Eros ve Uygarlık — Herbert Marcuse

Uygarlığın Eytişimi (Bölüm 4)

Çeviri — Aziz Yardımlı


Freud suçluluk duygusuna uygarlığın gelişiminde belirleyici bir rol yükler; dahası, ilerleme ile artmakta olan suçluluk duygusu arasında bir bağlılaşım kurar. Amacını ‘‘suçluluk duygusunu ekinin evriminde en önemli sorun olarak göstermek, ve uygarlıktaki ilerlemenin bedelinin mutluluğu suçluluk duygusunun yükselişi yoluyla yitirmede ödendiğini iletmek’’ olarak bildirir.1 Yineleyerek vurgular ki, uygarlık ilerlerken suçluluk duygusu ‘‘daha öte pekiştirilir,’’ ‘‘yeğinleşir,’’ ‘‘sürekli artar.’’2 Freud’un getirdiği kanıt ikilidir: İlk olarak, onu çözümsel olarak içgüdüler kuramından türetir, ve ikinci olarak, kuramsal çözümlemenin çağdaş uygarlığın büyük hastalık ve hoşnutsuzlukları tarafından doğrulandığını bulur: Genişlemiş bir savaşlar döngüsü, her yere yayılmış zulüm, anti-Semitizm, soykırım, bağnazlık ve ‘‘yanılsamaların’’ dayatılması, zahmet, hastalık, ve büyüyen varsıllığın ve bilginin ortasında sefalet.

1Civilization and Its Discontents (Londra: Hogarth Press, 1949), s. 123.
2A.g.y., s. 120-122.


Freud attributes to the sense of guilt a decisive role in the development of civilization; moreover, he establishes a correlation between progress and increasing guilt feeling. He states his intention ‘‘to represent the sense of guilt as the most important problem in the evolution of culture, and to convey that the price of progress in civilization is paid in forfeiting happiness through the heightening of the sense of guilt.’’1 Recurrently Freud emphasizes that as civilization progresses, guilt feeling is ‘‘further reinforced,’’ ‘‘intensified,’’ is ‘‘ever increasing.’’2 The evidence adduced by Freud is twofold: first, he derives it analytically from the theory of instincts, and, second, he finds the theoretical analysis corroborated by the great diseases and discontents of contemporary civilization: an enlarged cycle of wars, ubiquitous persecution, anti Semitism, genocide, bigotry, and the enforcement of ‘‘illusions,’’ toil, sickness, and misery in the midst of growing wealth and knowledge.

1Civilization and Its Discontents (London: Hogarth Press, 1949), p. 123.
2Ibid., pp. 120 122.

Suçluluk duygusunun tarih-öncesini kısaca yeniden gözden geçirmiştik; ‘‘kökeni Ödipus karmaşasında yatar, ve baba erkek kardeşlerin birleşmesi tarafından öldürüldüğü zaman kazanıldı.’’3 Kardeşler saldırgan içgüdülerini doyurdular; ama baba için duymuş oldukları sevgi pişmanlığa neden oldu, özdeşleşme yoluyla Üst-Beni yarattı, ve böylece ‘‘edimin bir yinelemesini önleyecek kısıtlamaları’’ yarattı.4 Daha sonra insan edimden kaçınır; ama kuşaktan kuşağa saldırgan dürtü babaya ve ardıllarına yönelmiş olarak yeniden dirilir, ve kuşaktan kuşağa saldırganlığın yeniden engellenmesi gerekir:

Her vazgeçiş o zaman diri bir duyunç pınarı olur; doyumun her yeni terkedilişi onun sertlik ve hoşgörüsüzlüğünü arttırır ... doyurmayı atladığımız her saldırganlık dürtüsü Üst-Ben tarafından üstlenilir ve onun (Bene karşı) saldırganlığını arttırmaya gider.5

3A.g.y., s. 118.
4A.g.y., s. 120.
5.g.y., s. 114.

We have briefly reviewed the prehistory of the sense of guilt; it has ‘‘its origin in the Oedipus complex and was acquired when the father was killed by the association of the brothers.’’3 They satisfied their aggressive instinct; but the love which they had for the father caused remorse, created the superego by identification, and thus created the ‘‘restrictions which should prevent a repetition of the deed.’’4 Subsequently man abstains from the deed; but from generation to generation the aggressive impulse revives, directed against the father and his successors, and from generation to generation aggression has to be inhibited anew:

... Every renunciation then becomes a dynamic fount of conscience; every fresh abandonment of gratification increases its severity and intolerance ... every impulse of aggression which we omit to gratify is taken over by the superego and goes to heighten its aggressiveness (against the ego).5

3Ibid., p. 118.
4Ibid., p. 120.
5Ibid., p. 114.

İsteği edim diye alan ve bastırılmış saldırganlığı bile cezalandıran Üst-Benin aşırı sertliği şimdi Eros ve ölüm içgüdüsü arasındaki bengi savaşımın terimlerinde açıklanır: Babaya (ve onun toplumsal ardıllarına) karşı saldırgan dürtü ölüm içgüdüsünün bir türevidir; çocuğu anneden ‘‘ayırmakla,’’ baba ayrıca ölüm içgüdüsünü, Nirvana dürtüsünü de engeller. Böylece Eros’un işini yapar; sevgi de Üst-Benin oluşumunda çalışır. Eros’un yasaklayıcı temsilcisi olarak Ödipus çatışmasında ölüm içgüdüsünü sindiren sert baba, ilk ‘‘topluluksal’’ (toplumsal) ilişkileri dayatır ve pekiştirir: Onun yasakları oğullar arasında özdeşleşme, hedefinde-engellenmiş sevgi (sevecenlik), dış-evlilik, yüceltme yaratır. Vazgeçme temelinde, Eros yaşamı daha da büyük birimlere bileştirme biçimindeki ekinsel işine başlar. Ve baba toplumun yetkeleri tarafından çoğaltılır, tümlenir ve yeri alınırken, yasaklamalar ve engellemeler yayılırken, saldırgan dürtü ve nesneleri için de aynı şey olur. Ve onunla, toplum payına, savunmaları güçlendirme gereksinimi büyür — suçluluk duygusunu pekiştirme gereksinimi:

Ekin ona insanlığı sıkıca örülü bir kitleye bağlamayı buyuran bir iç erotik dürtüye boyun eğdiği için, bu amacı ancak sürekli artan bir suçluluk duygusunu beslemedeki uyanıklığı aracılığıyla başarabilir. Baba ile ilişkide başlayan, topluluk ile ilişkide sonlanır. Eğer uygarlık aile kümesinden bir bütün olarak insanlık kümesine kaçınılmaz bir gelişim süreci ise, o zaman suçluluk duygusunun yeğinleşmesi — ki doğuştan ikircim çatışmasından, sevgi ile ölüm eğilimleri arasındaki bengi savaşımdan kaynaklanır — onunla ayrılmaz bir biçimde bağlı olacaktır, belki de sonunda suçluluk duygusu bireylerin pek dayanamayacakları bir büyüklüğe ulaşıncaya dek.6

6A.g.y., s. 121-122.

The excessive severity of the superego, which takes the wish for the deed and punishes even suppressed aggression, is now explained in terms of the eternal struggle between Eros and the death instinct: the aggressive impulse against the father (and his social successors) is a derivative of the death instinct; in ‘‘separating’ the child from the mother, the father also inhibits the death instinct, the Nirvana impulse. He thus does the work of Eros; love, too, operates in the formation of the superego. The severe father who as the forbidding representative of Eros subdues the death instinct in the Oedipus conflict, enforces the first ‘‘communal’’ (social) relations: his prohibitions create identification among the sons, aim inhibited love (affection), exogamy, sublimation. On the basis of renunciation, Eros begins its cultural work of combining life into ever larger units. And as the father is multiplied, supplemented, and replaced by the authorities of society, as prohibitions and inhibitions spread, so do the aggressive impulse and its objects. And with it grows, on the part of society, the need for strengthening the defences — the need for reinforcing the sense of guilt:

Since culture obeys an inner erotic impulse which bids it bind mankind into a closely knit mass, it can achieve this aim only by means of its vigilance in fomenting an ever increasing sense of guilt. That which began in relation to the father ends in relation to the community. If civilization is an inevitable course of development from the group of the family to the group of humanity as a whole, then an intensification of the sense of guilt — resulting from the innate conflict of ambivalence, from the eternal struggle between the love and the death trends — will be inextricably bound up with it, until perhaps the sense of guilt may swell to a magnitude that individuals can hardly support.6

6Ibid., pp. 121 122.

Suçluluk duygusunun büyümesinin bu nicel çözümlemesinde, suçluluk niteliğindeki değişim, artan usdışılığı yitiyor görünür. Aslında, Freud’un özeksel toplumbilimsel konumu onun bu yolu izlemesinin önüne geçti. Onun için, yürürlükteki ussallığın ölçülebilmesi için ölçüt olabilecek daha yüksek hiçbir ussallık yoktu. Eğer suçluluk duygusunun usdışı niteliği uygarlığın kendisinin usdışı niteliği ise, o zaman suçluluk duygusu ussaldır; ve eğer egemenliğin ortadan kaldırılması ekinin kendisini yok ederse, o zaman en yüksek suç olarak kalır, ve önlenmesi için etkili araçların hiç biri usdışı değildir. Bununla birlikte, Freud’un kendi içgüdüler kuramı onu daha ileri gitmeye ve bu dinamiğin bütün ölümcüllüğünü ve boşluğunu açığa sermeye zorladı. Saldırganlığa karşı güçlendirilmiş savunma zorunludur; ama etkili olabilmek için, genişlemiş saldırganlığa karşı savunmanın eşeysel içgüdüleri güçlendirmesi gerekir, çünkü ancak güçlü bir Eros yokedici içgüdüleri etkili olarak ‘‘durdurabilir.’’ Ve bu ise kesinlikle gelişmiş uygarlığın yapmaya yeteneksiz olduğu şeydir, çünkü varoluşunun kendisi genişletilmiş ve yeğinleştirilmiş bir yola-getirme ve denetleme üzerine dayanır. İçgüdüsel amaçlar üzerindeki engellemeler ve sapmalar zinciri kırılamaz. ‘‘Uygarlığımız, genel olarak konuşursak, içgüdülerin bastırılması üzerine kurulmuştur.’’7

7‘‘ ‘Civilized’ Sexual Morality and Modern Nervousness,’’ Collected Papers (Londra, Hogarth Press, 1950), II, 82.

In this quantitative analysis of the growth of the sense of guilt, the change in the quality of guiltiness, its growing irrationality, seems to disappear. Indeed, Freud’s central sociological position prevented him from following this avenue. To him, there was no higher rationality against which the prevailing one could be measured. If the irrationality of guilt feeling is that of civilization itself, then it is rational; and if the abolition of domination destroys culture itself, then it remains the supreme crime, and no effective means for its prevention are irrational. However Freud’s own theory of instincts impelled him to go further and to unfold the entire fatality and futility of this dynamic. Strengthened defense against aggression is necessary; but in order to be effective the defense against enlarged aggression would have to strengthen the sex instincts, for only a strong Eros can effectively ‘‘bind’’ the destructive instincts. And this is precisely what the developed civilization is incapable of doing because it depends for its very existence on extended and intensified regimentation and control. The chain of inhibitions and defections of instinctual aims cannot be broken. ‘‘Our civilization is, generally speaking, founded on the suppression of instincts.’’7

7‘‘ ‘Civilized’ Sexual Morality and Modern Nervousness,’’ in Collected Papers (London: Hogarth Press, 1950), II, 82.

Uygarlık herşeyden önce çalışmada ilerlemedir — eş deyişle, yaşam gereksinimlerinin sağlanması ve arttırılması için çalışmada. Bu çalışma bir kural olarak kendinde doyumsuzdur; Freud’a göre, hazsızlık verebilir, acılıdır. Freud’un metapsikolojisinde kökensel bir ‘‘işçilik içgüdüsü,’’ ‘‘efendilik içgüdüsü,’’ vb. için yer yoktur.8 Haz ve Nirvana ilkelerinin yönetimi altında içgüdülerin tutucu doğası kavramı böyle sayıltıları kesin olarak önler. Freud arada bir ‘‘insanın çalışmaya karşı doğal isteksizliği’’nden söz ederken,9 yalnızca temel kuramsal anlayışından çıkarsama yapmaktadır. İçgüdüsel ‘‘mutsuzluk ve çalışma’’ sendromu Freud’un yazılarında baştan sona yineler,10 ve Prometeus efsanesini yorumlayışı eşeysel tutkunun sınırlanışı ile uygar çalışma arasındaki bağıntı üzerinde özeklenir.11 Uygarlıktaki temel çalışma libidinal olmayan bir nitelik taşır, emektir; emek ‘‘nahoşluk’’tur, ve böyle nahoşluğun dayatılması gerekir. ‘‘Çünkü hangi güdü insanı eşeysel erkesini başka kullanımlara yatırmaya yöneltirdi, eğer herhangi bir biçimde tüketilmesiyle insan bütünüyle doyum verici hazzı elde edebilseydi? Hiçbir zaman bu hazzı bırakmaz ve daha öte ilerleme yapmazdı.’’12 Eğer hiçbir kökensel ‘‘çalışma içgüdüsü’’ yoksa, o zaman (hazsızlık verebilen) çalışma için gereken erke birincil içgüdülerden ‘‘çekilmelidir’’ — eşeysel ve yokedici içgüdülerden. Uygarlık başlıca Eros’un işi olduğu için, bu herşeyden önce libidonun çekilmesidir; ekin ‘‘gereksindiği ansal erkenin büyük bir bölümünü onu eşeysellikten çıkararak elde eder.’’13

8Ives Hendrick, ‘‘Work and the Pleasure Principle,’’ Psychoanalysis Quarterly, XII (1943), 314. Bu denemenin daha ileri bir tartışması için, bkz. aşağıda Bölüm 10.
9Civilization and Its Discontents, s. 34 not.
1016 Nisan 1896 da bir mektupta ‘‘yeğin çalışma için zorunlu ortalama sefalet’’ten sözeder. Ernest Jones, The Life and Work of Sigmund Freud, Cilt 1 (New York: Basic Books. 1953), s. 305.
11Civilization and Its Discontents, s. 50-51 not; Collected Papers, V. s. 288ss. Freud’un çalışma tarafından sağlanan libidinal doyum üzerine görünüşte çelişkili önermeleri (Civilization and Its Discontents, s. 34 not) için, bkz. aşağıda s. 154.
12‘‘The Most Prevalent Form of Degradation in Erotic Life,’’ Collected Papers, IV, 216.
13Civilization and Its Discontents, s. 74.

Civilization is first of all progress in work — that is, work for the procurement and augmentation of the necessities of life. This work is normally without satisfaction in itself; to Freud it is unpleasurable, painful. In Freud’s metapsychology there is no room for an original ‘‘instinct of workmanship,’’ ‘‘mastery instinct,’’ etc.8 The notion of the conservative nature of the instincts under the rule of the pleasure and Nirvana principles strictly precludes such assumptions. When Freud incidentally mentions the ‘‘natural human aversion to work,’’9 he only draws the inference from his basic theoretical conception. The instinctual syndrome ‘‘unhappiness and work’’ recurs throughout Freud’s writings,10 and his interpretation of the Prometheus myth is entered on the connection between curbing of sexual passion and civilized work.11 The basic work in civilization is non libidinal, is labor; labor is ‘‘unpleasantness,’’ and such unpleasantness has to be enforced. ‘‘For what motive would induce man to put his sexual energy to other uses if by any disposal of it he could obtain fully satisfying pleasure? He would never let go of this pleasure and would make no further progress.’’12 If there is no original ‘‘work instinct,’’ then the energy required for (unpleasurable) work must be withdrawn’’ from the primary instincts from the sexual and from the destructive instincts. Since civilization is mainly the work of Eros, it is first of all withdrawal of libido: culture ‘‘obtains a great part of the mental energy it needs by subtracting it from sexuality.’’13

8Ives Hendrick, ‘‘Work and the Pleasure Principle’’ in Psychoanalytic Quarterly, XII (1943), 314. For a further discussion of this paper, see Chapter 10 below.
9Civilization and Its Discontents, p. 34 note.
10In a letter of April 16, 1896, he speaks of the ‘‘moderate misery necessary for intensive work.’’ Ernest Jona, The Life and Work of Sigmund Freud, Vol. I (New York, Basic Books, 1953), p. 305.
11Civilization and Its Discontents, pp. 50 51 note; Collected Papers, V, 288ff. For Freud’s apparently contradictory statement on the libidinal satisfaction provided by work (Civilization and Its Discontents, pp. 50 51 note; Collected Papers, V, 288ff. For Freuds’s apparently contradictory statement on the libidinal satisfaction provided by work (Civilization and Its Discontents, p. 34 note), see page 212 below.
12‘‘The Most Prevalent Form of Degradation in Erotic Life,’’ in Collected Papers, IV, 216.
13Civilization and Its Discontents, p. 74.

Ama böyle hedefinde-engellenmiş eşeysellik tarafından beslenenler yalnızca çalışma içgüdüleri değildir. Belirli olarak ‘‘toplumsal içgüdüler’’ (‘‘anne babalar ve çocuklar arasındaki sevecen ilişkiler, ... arkadaşlık duyguları ve evlilikteki duygusal bağlar’’) hedeflerine erişmede ‘‘iç direnç tarafından durdurulan’’ dürtüler kapsarlar;14 ancak bu tür bir vazgeçme dolayısıyla toplumcul olurlar. Her birey kendi vazgeçişi ile katkıda bulunur (ilkin dış zorlamanın etkisi altında, daha sonra içsel olarak), ve ‘‘bu kaynaklardan uygarlığın özdeksel ve düşünsel varsıllığının ortak birikimi doğmuştur.’’15 Freud bir yandan bu toplumsal içgüdülerin ‘‘yüceltilmiş olarak betimlenmeleri gerekmez’’ derken (çünkü bunlar eşeysel hedeflerini terketmemişlerdir, ama ‘‘doyuma belli yaklaşımlar’’ ile yetinirler), öte yandan yüceltme ile ‘‘yakından ilgili’’ olduklarını da söyler.16 Böylece uygarlığın ana alanı bir yüceltme alanı olarak görünür. Ama yüceltme eşeyselsizleştirmeyi gerektirir. Üstelik yüceltme Bendeki ve O’daki bir ‘‘yansız yer değiştirebilir erke’’ kaynağını kullansa bile (ve kullandığı yerde bile), bu yansız erke ‘‘libidonun narsissistik kaynağından gelir,’’ e.d., eşeyselsizleştirilmiş Eros’tur.17 Yüceltme süreci içgüdüsel yapıdaki dengeyi değiştirir. Yaşam Eros ve ölüm içgüdülerinin kaynaşmasıdır; bu kaynaşmada, Eros düşman ortağını sindirmiştir. Bununla birlikte:

Yüceltmeden sonra erotik bileşen artık daha önce onunla bileşmiş olan yokedici öğelerin bütününü bağlama gücünü taşımaz, ve bunlar saldırganlık ve yoketme eğilimleri biçiminde salıverilir.18

14‘‘The Libido Theory,’’ Collected Papers, V, 134.
15‘‘ ‘Civilised’ Sexual Morality ...’’ s. 82.
16‘‘The Libido Theory,’’ s. 134.
17The Ego and the Id (Londra: Hogarth Press, 1950), s. 38, 61-63, Bkz. Edward Glover, ‘‘Sublimation, Substitution, and Social Anxiety,’’ International Journal of Psychoanalysis, Cilt XII. No. 3 (1931), s. 264.
18The Ego and the Id, s. 80.

But not only the work impulses are thus fed by aim inhibited sexuality. The specifically ‘‘social instincts’’ (such as the ‘‘affectionate relations between parents and children, ... feelings of friendship, and the emotional ties in marriage’’) contain impulses which are ‘‘held back by internal resistance’’ from attaining their aims;14 only by virtue of such renunciation do they become sociable. Each individual contributes his renunciations (first under the impact of external compulsion, then internally), and from ‘‘these sources the common stock of the material and ideal wealth of civilization has been accumulated.’’15 Although Freud remarks that these social instincts ‘‘need not be described as sublimated’’ (because they have not abandoned their sexual aims but rest content with ‘‘certain approximations to satisfaction’’), he calls them ‘‘closely related’’ to sublimation.16 Thus the main sphere of civilization appears as a sphere of sublimation. But sublimation involves desexualization. Even if and where it draws on a reservoir of ‘‘neutral displaceable energy’’ in the ego and in the id, this neutral energy ‘‘proceeds from the narcissistic reservoir of libido,’’ i.e., it is desexualized Eros.17 The process of sublimation alters the balance in the instinctual structure. Life is the fusion of Eros and death instinct; in this fusion, Eros has subdued its hostile partner. However:

After sublimation the erotic component no longer has the power to bind the whole of the destructive elements that were previously combined with it, and these are released in the form of inclinations to aggression and destruction.18

14‘‘The Libido Theory,’’ in Collected Papers, V, 134.
15‘‘ ‘Civilized’ Sexual Morality . . . ,’’ p. 82.
16‘‘The Libido Theory,’’ p. 134.
17The Ego and the Id (London: Hogarth Press, 1950 pp. 38, 61 63. See Edward Glover, ‘‘Sublimation, Substitution, and Social Anxiety,’’ in International Journal of Psychoanalysis, Vol. XII, No. 3 (1931), p. 264
18The Ego and the Id, p. 80.
Ekin sürekli yüceltme ister; böylece Eros’u, ekin kurucusunu zayıflatır. Ve eşeysizleştirme, Eros’u zayıflatmakla, yokedici dürtülerin bağını çözer. Uygarlık böylece içgüdüsel bir dağılma gözdağı altına düşer ki, bunda ölüm içgüdüsü yaşam içgüdüleri üzerinde üstünlük kazanmaya çalışır. Vazgeçişten köken alarak ve ilerleyici vazgeçiş altında gelişerek, uygarlık kendini yoketmeye doğru yönelir. Culture demands continuous sublimation; it thereby weakens Eros, the builder of culture. And desexualization, by weakening Eros, unbinds the destructive impulses. Civilization is thus threatened by an instinctual defusion, in which the death instinct strives to gain ascendancy over the life instincts. Originating in renunciation and developing under progressive renunciation, civilization tends toward self destruction.
Bu uslamlama doğru olamayacak denli pürüzsüzdür. Bir dizi karşıçıkış doğar. İlk olarak, tüm çalışma eşeysizleştirme içermez, ve tüm çalışma haz-duyulamaz değildir, vazgeçiş değildir. İkinci olarak, ekinin dayattığı engellemeler ayrıca ölüm içgüdüsünün türevlerine, saldırganlık ve yoketme dürtülerine de etki ederler — ve belki de başlıca bunlara etki ederler. En azından bu bakımdan, ekinsel engelleme Eros’un gücünü arttıracaktır. Dahası uygarlıktaki çalışmanın kendisi büyük bir düzeye dek saldırgan dürtülerin toplumsal kullanımı ve böylece Eros’un hizmetinde çalışmadır. Bu sorunların yeterli bir tartışması içgüdüler kuramının yalnızca edimleme ilkesi üzerine yönelimden kurtarılmasını, baskıcı-olmayan bir uygarlık imgesinin (ki bunu edimleme ilkesinin başarımlarının kendileri düşündürür) tözü açısından sorgulanmasını öngerektirir. Böyle bir girişim bu incelemenin son bölümünde yapılacaktır; burada kimi geçici açıklamalarla yetinebiliriz. This argument runs too smooth to be true. A number of objections arise. In the first place, not all work involves desexualization, and not all work is unpleasurable, is renunciation. Secondly, the inhibitions enforced by culture also affect — and perhaps even chiefly affect — the derivatives of the death instinct, aggressiveness and the destruction impulses. In this respect at least, cultural inhibition would accrue to the strength of Eros. Moreover, work in civilization is itself to a great extent social utilization of aggressive impulses and is thus work in the service of Eros. An adequate discussion of these problems presupposes that the theory of the instincts is freed from its exclusive orientation on the performance principle, that the image of a non repressive civilization (which the very achievements of the performance principle suggest) is examined as to its substance. Such an attempt will be made in the last part of this study; here, some tentative clarifications must suffice.

Çalışmanın ruhsal köken ve kaynakları, ve yüceltme ile ilişkisi ruhçözümleme kuramının en gözardı edilmiş alanlarından birini oluşturur. Belki de başka hiçbir yerde ruhçözümleme ‘‘üretkenliğin’’ nimetlerinin resmi ideolojisine böyle tutarlı olarak yenik düşmemiştir.19 Öyleyse, (Sonsözde göreceğimiz gibi) ruhçözümlemedeki ideolojik eğilimlerin ruhçözümleme kuramının kendisi üzerindeki utkusuna anlatım veren Yeni-Freudcu okullarda çalışma ahlakı düşüncesinin herşeyin içine işlemiş olması şaşırtıcı gelmemelidir. Neredeyse bütün bir ‘‘ortodoks’’ tartışma ‘‘yaratıcı’’ çalışma üzerinde, özellikle sanat üzerinde odaklaşırken, zorunluk alanındaki çalışma — emek — ise arkatasara sürülür.

19Ives Hendrick’in yukarıda anılan makalesi çarpıcı bir örnektir.

The psychical sources and resources of work, and its relation to sublimation, constitute one of the most neglected areas of psychoanalytic theory. Perhaps nowhere else has psychoanalysis so consistently succumbed to the official ideology of the blessings of ‘‘productivity.’’19 Small wonder then, that in the Neo Freudian schools, where (as we shall see in the Epilogue) the ideological trends in psychoanalysis triumph over its theory, the tenor of work morality is all pervasive. The ‘‘orthodox’’ discussion is almost in its entirety focused on ‘‘creative’’ work, especially art, while work in the realm of necessity — labor — is relegated to the background.

19Ives Hendrick’s article cited above is a striking example.

Hiç kuşkusuz, yüksek bir derecede libidinal doyum sunan ve yerine getirilişinde haz-duyulabilir olan bir çalışma kipi vardır. Ve sanatsal çalışma, gerçek olduğu yerde, baskıcı-olmayan içgüdüsel bir öbekleşmeden gelişiyor ve baskıcı-olmayan amaçları göz önüne alıyor görünür — öyle bir düzeyde ki, yüceltme terimi eğer bu tür çalışmaya uygulanırsa önemli ölçüde değişki istiyor görünür. Ama uygarlığın dayandığı iş ilişkilerinin büyük bir bölümü çok başka bir türdendir. Freud belirtir ki, ‘‘geçim sağlamak için gündelik çalışma özgür seçme yoluyla yeğlenmiş olduğunda tikel bir doyum sağlayabilir.’’20 Ne var ki, eğer ‘‘özgür seçme’’ önceden-saptanmış zorunluklar arasındaki küçük bir yeğlemeden daha çoğu demekse, ve çalışmada kullanılan eğilim ve dürtüler baskıcı bir olgusallık ilkesi tarafından önceden-şekillendirilenlerden başkaları iseler, o zaman gündelik çalışmada doyum ancak seyrek bir ayrıcalıktır. Uygarlığın özdeksel temelini yaratmış ve büyütmüş olan çalışma başlıca emek, yabancılaşmış emekti, acılı ve sefil — ve bugün de emektir. Böyle bir çalışmanın yerine getirilmesinin bireysel gereksinim ve eğilimleri doyurduğunu söylemek güçtür. Bu insana yabanıl zorunluk ve yabanıl zor tarafından dayatıldı; eğer yabancılaşmış emeğin Eros ile bir ilişkisi varsa, bu çok dolaylı olmalı, ve oldukça yüceltilmiş ve zayıflatılmış bir Eros ile olmalıdır.

20Civilization and Its Discontents, s. 34 not.

To be sure, there is a mode of work which offers a high degree of libidinal satisfaction, which is pleasurable in its execution. And artistic work, where it is genuine, seems to grow out of a non repressive instinctual constellation and to envisage non repressive aims — so much so that the term sublimation seems to require considerable modification if applied to this kind of work. But the bulk of the work relations on which civilization rests is of a very different kind. Freud notes that the ‘‘daily work of earning a livelihood affords particular satisfaction when it has been selected by free choice.’’20 However, if ‘‘free choice’’ means more than a small selection between pre established necessities, and if the inclinations and impulses used in work are other than those preshaped by a repressive reality principle, then satisfaction in daily work is only a rare privilege. The work that created and enlarged the material basis of civilization was chiefly labor, alienated labor, painful and miserable — and still is. The performance of such work hardly gratifies individual needs and inclinations. It was imposed upon man by brute necessity and brute force; if alienated labor has anything to do with Eros, it must be very indirectly, and with a considerably sublimated and weakened Eros.

20Civilization and Its Discontents, p. 34 note.


Ama saldırgan dürtülerin çalışmadaki uygar engellenişi Eros’un zayıflamasını dengelemez mi? Libidinal dürtüler gibi saldırgan dürtülerin de çalışmada ‘‘yüceltme yoluyla’’ doyurulmaları gerekir, ve çalışmanın ekinsel olarak yararlı ‘‘sadistik özelliği’’ sık sık vurgulanmıştır.21 Uygulayımların ve uygulayımbilimsel ussallığın gelişimi ‘‘değişkiye uğramış’’ yokedici içgüdüleri büyük bir düzeye dek soğurur:

Yoketme içgüdüsü, yumuşatıldığı, çalışacak duruma getirildiği (bir bakıma, amacında engellendiği) ve nesnelere doğru yöneltildiği zaman, Benin gereksinimlerini doyurmaya ve ona doğa üzerinde güç sağlamaya zorlanır.22

21Bkz. Alfred Winlerstein, ‘‘Zur Psychology der Arbeit,’’ Imago, XVIII (1932), 141.
22Civilization and Its Discontents, s. 101.


But does not the civilized inhibition of aggressive impulses in work offset the weakening of Eros? Aggressive as well as libidinal impulses are supposed to be satisfied in work ‘‘by way of sublimation,’’ and the culturally beneficial ‘‘sadistic character’’ of work has often been emphasized.21 The development of technics and technological rationality absorbs to a great extent the ‘‘modified’’ destructive instincts:

The instinct of destruction, when tempered and harnessed (as it were, inhibited in its aim) and directed towards objects, is compelled to provide the ego with satisfaction of its needs and with power over nature.22

21See Alfred Winterstein. ‘‘Zur Psychologie der Arbeit,’’ in Imago, XVIII (1932), 141.
22Civilization and Its Discontents, p. 101.

Uygulayımlar ilerleme için temelin kendisini sağlarlar; uygulayımbilimsel ussallık üretken edimleme için ansal ve davranışçı kalıbı kurar, ve ‘‘doğa üzerindeki gü璒 aşağı yukarı uygarlık ile özdeş olmuştur. Bu özgürlüklerde yüceltilmiş yokedicilik yeterince sindirilmiş ve Eros’un işini güvence altına almaya saptırılmış mıdır? Öyle görünür ki, toplumsal olarak yararlı yokedicilik toplumsal olarak yararlı libidodan daha az yüceltilir. Hiç kuşkusuz, yokediciliğin Benden dışsal dünyaya çevrilmesi uygarlığın büyümesini güvence altına almıştır. Ne var ki, dışa-dönük yoketme yoketme kalır: Nesneleri pek çok durumda edimsel olarak ve yeğin olarak saldırıya uğrar, biçimlerinden yoksun bırakılır, ve ancak bölümsel yokedişten sonra yeniden kurulurlar; birimler zorla bölünür, ve bileşen parçalar zorla yeniden düzenlenirler. Doğa sözel anlamda ‘‘çiğnenir.’’ Yalnızca belli yüceltilmiş saldırganlık türlerinde (cerrahi uygulamada olduğu gibi) böyle bir çiğneme doğrudan doğruya nesnesinin yaşamını güçlendirir. Yokedicilik, düzeyde ve amaçta, uygarlıkta libidodan daha doğrudan doyurulmuş olarak görünür.
Technics provide the very basis for progress; technological rationality sets the mental and behaviorist pattern for productive performance, and ‘‘power over nature’’ has become practically identical with civilization. Is the destructiveness sublimated in these activities sufficiently subdued and diverted to assure the work of Eros? It seems that socially useful destructiveness is less sublimated than socially useful libido. To be sure, the diversion of destructiveness from the ego to the external world secured the growth of civilization. However, extroverted destruction remains destruction: its objects are in most cases actually and violently assailed, deprived of their form, and reconstructed only after partial destruction; units are forcibly divided, and the component parts forcibly rearranged. Nature is literally ‘‘violated.’’ Only in certain categories of sublimated aggressiveness (as in surgical practice) does such violation directly strengthen the life of its object. Destructiveness, in extent and intent, seems to be more directly satisfied in civilization than the libido.
Bununla birlikte, yokedici dürtüler bu yolla doyurulurken, böyle bir doyum bunların erkelerini Eros’un hizmetinde kararlı kılamaz. Yokedici kuvvetleri onları bu kölelik ve yüceltmenin ötesine sürmelidir, çünkü amaçları özdek değil, doğa değil, herhangi bir nesne değil, ama yaşamın kendisidir. Eğer ölüm içgüdüsünün türevleri iseler, o zaman yaşam yerine herhangi birşeyi son diye kabullenemezler. O zaman, yapıcı uygulayımbilimsel yoketme yoluyla, doğanın yapıcı çiğnenmesi yoluyla, içgüdüler yaşamın ortadan kaldırılmasına doğru işlemeyi sürdüreceklerdir. Haz İlkesinin Ötesi’nin köktenci önsavı ayakta kalacaktır: Öz-sakınım, kendini öne sürme ve efendilik içgüdüleri, bu yokediciliği soğurmuş olmaları ölçüsünde, örgenliğin ‘‘kendi ölüm yolunu’’ güvence altına alma işlevini taşıyacaklardır. Freud bu varsayımı ileri sürer sürmez geri çekti, ama Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’ndaki formülasyonları onun özsel içeriğini yeniden doğruluyor görünürler. Ve yaşamın (insansal ve hayvansal) yokedilişinin uygarlığın ilerlemesi ile ilerlemiş olması, acımasızlık ve nefretin ve insanların bilimsel yokedilişinin baskının ortadan kaldırılmasının gerçek olanağı ile orantılı olarak artmış olması olgusu — geç-işleyimsel uygarlığın bu özelliği tüm ussallığın ötesinde yokediciliği sürdüren içgüdüsel kökler taşıyor olmalıdır. Doğa üzerindeki artan efendilik, emeğin artan üretkenliği ile, o zaman insan gereksinimlerini salt bir yan-ürün olarak geliştirip karşılayacaktır: Artmakta olan ekinsel varsıllık ve bilgi ilerleyen yoketme için gereci ve artan içgüdüsel baskı için gereksinimi sağlayacaktır.
However, while the destructive impulses are thus being satisfied, such satisfaction cannot stabilize their energy in the service of Eros. Their destructive force must drive them beyond this servitude and sublimation, for their aim is, not matter, not nature, not any object, but life itself. If they are the derivatives of the death instinct, then they cannot accept as final any ‘‘substitutes.’’ Then, through constructive technological destruction, through the constructive violation of nature, the instincts would still operate toward the annihilation of life. The radical hypothesis of Beyond the Pleasure Principle would stand: the instincts of self preservation, self assertion, and mastery, in so far as they have absorbed this destructiveness, would have the function of assuring the organism’s ‘‘own path to death.’’ Freud retracted this hypothesis as soon as he had advanced it, but his formulations in Civilization and Its Discontents seem to restore its essential content. And the fact that the destruction of life (human and animal) has progressed with the progress of civilization, that cruelty and hatred and the scientific extermination of men have increased in relation to the real possibility of the elimination of oppression — this feature of late industrial civilization would have instinctual roots which perpetuate destructiveness beyond all rationality. The growing mastery of nature then would, with the growing productivity of labor, develop and fulfil the human needs only as a by product: increasing cultural wealth and knowledge would provide the material for progressive destruction and the need for increasing instinctual repression.

Bu sav verili bir uygarlık evresindeki içgüdüsel baskının derecesini saptamak için nesnel ölçütlerin bulunduğunu imler. Bununla birlikte, baskı büyük ölçüde bilinçsiz ve özedimlidir, ama derecesi ise ancak bilincin ışığında ölçülebilirdir. Baskı (soygelişimsel olarak zorunlu) ve artık-baskı23 arasındaki ayrım gerekli ölçütleri sağlayabilir. Baskılanmış kişiliğin bütünsel yapısı içersinde, artık-baskı belirli egemenlik çıkarına sürdürülen belirli toplumsal koşulların sonucu olan paydır. Bu artık-baskının düzeyi ölçme ölçününü sağlar: Ne denli küçükse, uygarlık evresi o denli az baskıcıdır. Ayrım insan acısının yaşambilimsel ve tarihsel kaynakları arasındaki ayrıma eşittir. ‘‘İnsan acısının kaynakları’’ olarak Freud’un sıraladığı üçünden — eş deyişle, ‘‘doğanın üstün gücü, bedenlerimizin çürümeye yatkınlığı, aile, topluluk ve devlet içindeki insan ilişkilerini düzenleme yöntemlerimizin yetersizliği’’24 — en azından ilki ve sonuncusu sözcüğün tam anlamıyla tarihsel kaynaklardır; doğanın üstünlüğü ve toplumsal ilişkilerin örgütlenişi uygarlığın gelişiminde özsel olarak değişmişlerdir. Buna göre, baskının ve ondan türeyen acının zorunluğu, uygarlığın olgunluğu ile, doğa ve toplum üzerinde kazanılmış ussal üstünlüğün düzeyi ile değişir. Nesnel olarak, içgüdüsel engelleme ve kısıtlama için gereksinim zahmete ve geciktirilmiş doyuma olan gereksinim üzerine dayanır. İçgüdüsel yola-getirmenin aynı ve üstelik küçülmüş bir alanı uygarlığın olgun bir evresinde daha yüksek bir baskı derecesi oluşturacaktır — vazgeçmeye ve zahmete gereksinim özdeksel ve anlıksal ilerleme tarafından büyük ölçüde indirgendiği zaman, uygarlık egemenlik ve emek için harcanan içgüdüsel erkenin önemli bir bölümünü salıvermeye gerçekten dayanabileceği zaman. İçgüdüsel baskının alan ve yeğinliği tam imlemlerini ancak özgürlüğün tarihsel olarak olanaklı düzeyi ile ilişki işinde kazanırlar. Freud için uygarlıktaki ilerleme özgürlükteki ilerleme midir?

23Bkz. yukarda sayfa 46.
24Civilization and Its Discontents, s. 43.

This thesis implies the existence of objective criteria for gauging the degree of instinctual repression at a given stage of civilization. However, repression is largely unconscious and automatic, while its degree is measurable only in the light of consciousness. The differential between (phylo genetically necessary) repression and surplus repression23 may provide the criteria. Within the total structure of the repressed personality, surplus repression is that portion which is the result of specific societal conditions sustained in the specific interest of domination. The extent of this surplus repression provides the standard of measurement: the smaller it is, the less repressive is the stage of civilization. The distinction is equivalent to that between the biological and the historical sources of human suffering. Of the three ‘‘sources of human suffering’’ which Freud enumerates — namely, ‘‘the superior force of nature, the disposition to decay of our bodies, and the inadequacy of our methods of regulating human relations in the family, the community and the state’’24 — at least the first and the last are in a strict sense historical sources; the superiority of nature and the organization of societal relations have essentially changed in the development of civilization. Consequently the necessity of repression, and of the suffering derived from it, varies with the maturity of civilization, with the extent of the achieved rational mastery of nature and of society. Objectively, the need for instinctual inhibition and restraint depends on the need for toil and delayed satisfaction. The same and even a reduced scope of instinctual regimentation would constitute a higher degree of repression at a mature stage of civilization, when the need for renunciation and toil is greatly reduced by material and intellectual progress — when civilization could actually afford a considerable release of instinctual energy expended for domination and toil. Scope and intensity of instinctual repression obtain their full significance only in relation to the historically possible extent of freedom. For Freud, is progress in civilization progress in freedom?

23See page 37 above.
24Civilization and Its Discontents, p. 43.

Gördük ki Freud’un kuramı yineleyen ‘‘egemenlik — başkaldırı — egemenlik’’ döngüsü üzerinde odaklanır. Ama ikinci egemenlik ilkinin salt bir yinelemesi değildir; döngüsel devim egemenlikte ilerlemedir. İlksel babadan kardeş klân yoluyla olgun uygarlığın ırasalı olan kurumsal yetke dizgesine doğru egemenlik artan bir biçimde kişisellikten uzaklaşır, nesnelleşir, evrenselleşir, ve artan bir biçimde ussal, etkili, üretken olur. Sonunda, tam olarak gelişmiş edimleme ilkesinin yönetimi altında, altgüdüm toplumsal iş bölümünün kendisi tarafından yerine getiriliyor olarak görünür (üstelik fiziksel ve kişisel zorun vazgeçilmez bir araç olarak kalmasına karşın). Toplum yararlı edimlemelerin kalıcı ve genişleyen bir dizgesi olarak doğar; işlevler ve ilişkiler hiyerarşisi nesnel us biçimini alır: Yasa ve düzen toplumun yaşamının kendisi ile özdeştirler. Aynı süreçte, baskı da kişisellikten uzaklaştır: Hazzın kısıtlanması ve sıkıdüzeni şimdi emeğin toplumsal bölünüşünün bir işlevi (ve ‘‘doğal’’ sonucu) olur. Hiç kuşkusuz, baba, paterfamilias olarak, henüz içgüdüleri sıkıdüzen altına alma temel görevini yerine getirmektedir, ve bu süreç çocuğu yetişkin yaşamı boyunca toplumdan göreceği artık-baskı için hazırlar. Bununla birlikte, bu işlevi anneye ‘‘iye’’ olarak değil ama toplumsal işbölümünde ailenin konumunun temsilcisi olarak yerine getirir. Daha sonra, bireyin içgüdüleri onun işgücünün toplumsal kullanımı yoluyla denetlenirler. Yaşayabilmek için çalışması gerekir, ve bu çalışma yalnızca zamanının günde sekiz, on, oniki saatini ve böylece buna karşılık düşen bir erke sapmasını değil, ama ayrıca bu saatler ve geri kalanlar boyunca edimleme ilkesinin ölçünleri ve ahlak ilkeleri ile bağdaşan bir davranışı da gerektirir. Tarihsel olarak, Eros’un doğurgan tek-eşli eşeyselliğe indirgenmesi (ki haz ilkesinin olgusallık ilkesine boyun eğişini tamamlar) ancak birey kendi toplum aygıtı içinde emeğin bir özne-nesnesi olduğu zaman tamamlanır; ama öte yandan, özgelişimsel olarak, çocuk eşeyselliğinin birincil bastırılması bu başarım için önkoşul olarak durur.
We have seen that Freud’s theory is focused on the recurrent cycle ‘‘domination — rebellion — domination.’’ But the second domination is not simply a repetition of the first one; the cyclical movement is progress in domination. From the primal father via the brother clan to the system of institutional authority characteristic of mature civilization, domination becomes increasingly impersonal, objective, universal, and also increasingly rational, effective, productive. At the end, under the rule of the fully developed performance principle, subordination appears as implemented through the social division of labor itself (although physical and personal force remains an indispensable instrumentality). Society emerges as a lasting and expanding system of useful performance; the hierarchy of functions and relations assumes the form of objective reason: law and order are identical with the life of society itself. In the same process, repression too is depersonalized: constraint and regimentation of pleasure now become a function (and ‘‘natural’’ result) of the social division of labor. To be sure, the father, as paterfamilias, still performs the basic regimentation of the instincts which prepares the child for the surplus repression on the part of society during his adult life. But the father performs this function as the representative of the family’s position in the social division of labor rather than as the ‘‘possessor’’ of the mother. Subsequently, the individual’s instincts are controlled through the social utilization of his labor power. He has to work in order to live, and this work requires not only eight, ten, twelve daily hours of his time and therefore a corresponding diversion of energy, but also during these hours and the remaining ones a behavior in conformity with the standards and morals of he performance principle. Historically, the reduction of Eros to procreative monogamic sexuality (which completes the subjection of the pleasure principle to the reality principle) is consummated only when the individual has become a subject object of labor in the apparatus of his society; whereas, ontogenetically, the primary suppression of infantile sexuality remains the precondition for this accomplishment.
Toplumsal emeğin hiyerarşik bir dizgesinin gelişimi egemenliği yalnızca ussallaştırmakla kalmaz, ama egemenliğe karşı başkaldırıyı da ‘‘durdurur.’’ Bireysel düzeyde, ilk başkaldırı normal Ödipus çatışmasının çerçevesi içersinde durdurulur. Toplumsal düzeyde, yineleyen ayaklanmaları ve devrimleri karşı-devrimler ve geriye dönüşler izlemiştir. Antik dünyadaki köle ayaklanmalarından toplumcu devrime dek, ezilenlerin savaşımı yeni, ‘‘daha iyi’’ bir egemenlik dizgesi kurmada sonlanmıştır; ilerleme gelişen bir denetleme zinciri yoluyla yer almıştır. Her devrim bir yönetici kümeyi bir başkası ile değiştirmek için bilinçli çaba olmuştur; ama her devrim ‘‘hedefi aşmış olan,’’ egemenlik ve sömürünün ortadan kaldırılması için çabalamış olan güçleri de salıvermiştir. Bunların öyle kolayca yenilmiş olmaları açıklama gerektirir. Ne egemen erk öbeği, ne üretici güçlerin hamlığı, ne de sınıf bilincinin yokluğu yeterli bir yanıt sunarlar. Her devrimde, öyle görünür ki, egemenliğe karşı savaşımın utkulu olabilecek olduğu tarihsel bir kıpı olmuştur — ama kıpı geçip gitmiştir. Bu dinamikte sanki bir kendini-yenme öğesi içerilir (güçlerin hamlığı ve eşitsizliği gibi nedenlerin geçerliğine bakılmaksızın). Bu anlamda, her devrim bir de ihanet edilmiş bir devrim olmuştur. The development of a hierarchical system of social labor not only rationalizes domination but also ‘‘contains’’ the rebellion against domination. At the individual level, the primal revolt is contained within the framework of the normal Oedipus conflict. At the societal level, recurrent rebellions and revolutions have been followed by counter revolutions and restorations. From the slave revolts in the ancient world to the socialist revolution, the struggle of the oppressed has ended in establishing a new, ‘‘better’’ system of domination; progress has taken place through an improving chain of control. Each revolution has been the conscious effort to replace one ruling group by another; but each revolution has also released forces that have ‘‘overshot the goal,’’ that have striven for the abolition of domination and exploitation. The ease with which they have been defeated demands explanations. Neither the prevailing constellation of power, nor immaturity of the productive forces, nor absence of class consciousness provides an adequate answer. In every revolution, there seems to have been a historical moment when the struggle against domination might have been victorious — but the moment passed. An element of self defeat seems to be involved in this dynamic (regardless of the validity of such reasons as the prematurity and inequality of forces). In this sense, every revolution has also been a betrayed revolution.
Suçluluk duygusunun kökeni ve sürdürülmesi üzerine Freud’un önsavı, ruhbilimsel terimlerde, bu toplumbilimsel dinamiği durulaştırır: Başkaldıranlar ile başkaldırdıkları erkin ‘‘özdeşleşmesini’’ açıklar. Bireylerin hiyerarşik emek dizgesi içersine ekonomik ve politik katılımlarına egemenliğin insan nesnelerini kendi baskılarını yeniden-üretmeye götüren bir içgüdüsel süreç eşlik eder. Ve erkin artan ussallaşmasının baskının artan bir ussallaşmasında yansıdığı görülür. Bireyleri emeğin araçları olarak tutarak, onları vazgeçme ve zahmete zorlayarak, egemenlik bundan böyle yalnızca ya da birincil olarak belirli ayrıcalıkları değil ama ayrıca genişleyen bir ölçekte bir bütün olarak toplumu da destekler. Başkaldırma suçu böylece büyük ölçüde yeğinleşir. İlksel babaya karşı başkaldırı yeri başka kişiler tarafından alınabilecek (ve alınmış) bireysel bir kişiyi yokediyordu; oysa babanın egemenliği toplumun egemenliğine genleştiği zaman, böyle bir yer değiştirme olanaklı görünmez, ve suç öldürücü olur. Suçluluk duygusunun ussallaşması tamamlanmıştır. Ailede ve bireysel yaşambilimsel yetkesinde kısıtlanmış baba, toplumun yaşamını koruyan yönetimde, ve yönetimi koruyan yasalarda, çok daha güçlü olarak yeniden dirilir. Babanın bu en son ve en yüksek bedenselleşmeleri ‘‘simgesel olarak,’’ esenlik yoluyla yenilemez: Yönetimden ve onun yasalarından hiçbir özgürlük yoktur çünkü bunlar özgürlüğün temel güvenceleri olarak görünürler. Onlara karşı ayaklanma yine en yüksek suç olacaktır — bu kez doyumu yasaklayan despot-hayvana karşı değil ama insan gereksinimlerinin ilerleyen doyumu için şeyleri ve hizmetleri sağlama bağlayan bilgece düzene karşı. Başkaldırı şimdi insan toplumunun bütününe karşı bir suç olarak ve dolayısıyla ödülün ötesinde ve kefaretin ötesinde görünür. Freud’s hypothesis on the origin and the perpetuation of guilt feeling elucidates, in psychological terms, this sociological dynamic: it explains the ‘‘identification’’ of those who revolt with the power against which they revolt. The economic and political incorporation of the individuals into the hierarchical system of labor is accompanied by an instinctual process in which the human objects of domination reproduce their own repression. And the increasing rationalization of power seems to be reflected in an increasing rationalization of repression. In retaining the individuals as instruments of labor, forcing them into renunciation and toil, domination no longer merely or primarily sustains specific privileges but also sustains society as a whole on an expanding scale. The guilt of rebellion is thereby greatly intensified. The revolt against the primal father eliminated an individual person who could be (and was) replaced by other persons; but when the dominion of the father has expanded into the dominion of society, no such replacement seems possible, and the guilt becomes fatal. Rationalization of guilt feeling has been completed. The father, restrained in the family and in his individual biological authority, is resurrected, far more powerful, in the administration which preserves the life of society, and in the laws which preserve the administration. These final and most sublime incarnations of the father cannot be overcome ‘‘symbolically,’’ by emancipation: there is no freedom from administration and its laws because they appear as the ultimate guarantors of liberty. The revolt against them would be the supreme crime again — this time not against the despot animal who forbids gratification but against the wise order which secures the goods and services for the progressive satisfaction of human needs. Rebellion now appears as the crime against the whole of human society and therefore as beyond reward and beyond redemption.

Bununla birlikte, uygarlığın ilerlemesinin kendisi bu ussallığı düzmece bir ussallık yapma eğilimindedir. Varolan özgürlükler ve varolan doyumlar egemenliğin istemlerine bağlanırlar; kendileri birer baskı aracı olurlar. Kurumsallaşmış baskıyı başından beri aklamış olan darlık gerekçesi, insanın doğa üzerindeki bilgi ve denetimi onun gereksinimlerini enaz bir zahmet ile karşılama araçlarını arttırdıkça zayıflar. Dünyanın geniş alanlarının henüz sürmekte olan yoksullaştırılması bundan böyle başlıca insan ve doğa kaynaklarının yoksulluğuna değil ama bunların dağıtım ve kullanım yollarına bağlıdır. Bu ayrım politika ve politikacılar için önemsiz olabilir, ama baskı için gereksinimi insan istekleri ve bu istekleri doyurması gereken çevre arasındaki ‘‘doğal’’ ve sürekli oransızlıktan türeten bir uygarlık kuramı için belirleyici bir önem taşır. Baskı için gerekçeyi belli politik ve toplumsal kurumlar değil ama böyle bir ‘‘doğal’’ koşul sağlıyorsa, o zaman baskı uşdışı olmuştur. İşleyimsel uygarlığın ekini insan örgenliğini her zamankinden daha duyarlı, ayrımlaşmış, değiş-tokuş edilebilir bir araca döndürmüş, ve bu aracı kendinde bir ereğe dönüştürmeye yetecek denli büyük bir toplumsal varsıllık yaratmıştır. Eldeki kaynaklar insan gereksinimlerinde nitel bir değişimin yönünü gösterirler. Emeğin ussallaşması ve makineleşmesi zahmete (yabancılaşmış emek) akıtılan içgüdüsel erke nicesini indirgeme, ve böylece bireysel yetilerin özgür oyunu tarafından saptanan amaçlara ulaşmak için erkeyi özgürleştirme eğilimindedir. Uygulayımbilim yaşam zorunluklarının üretimi için gereken zamanı enaza indirdiği, böylece gereksinimlerin zorunluk alanı ve zorunlu savurganlık alanı ötesinde gelişmesi için zaman arttırdığı sürece erkenin baskıcı kullanımına karşı işlemektedir.

However, the very progress of civilization tends to make this rationality a spurious one. The existing liberties and the existing gratifications are tied to the requirements of domination; they themselves become instruments of repression. The excuse of scarcity, which has justified institutionalized repression since its inception, weakens as man’s, knowledge and control over nature enhances the means for fulfilling human needs with a minimum of toil. The still prevailing impoverishment of vast areas of the world is no longer due chiefly to the poverty of human and natural resources but to the manner in which they are distributed and utilized. This difference may be irrelevant to politics and to politicians but it is of decisive importance to a theory of civilization which derives the need for repression from the ‘‘natural’’ and perpetual disproportion between human desires and the environment in which they must be satisfied. If such a ‘‘natural’’ condition, and not certain political and social institutions, provides the rationale for repression, then it has become irrational. The culture of industrial civilization has turned the human organism into an ever more sensitive, differentiated, exchangeable instrument, and has created a social wealth sufficiently great to transform this instrument into an end in itself. The available resources make for a qualitative change in the human needs. Rationalization and mechanization of labor tend to reduce the quantum of instinctual energy channelled into toil (alienated labor), thus freeing energy for the attainment of objectives set by the free play of individual faculties. Technology operates against the repressive utilization of energy in so far as it minimizes the time necessary for the production of the necessities of life, thus saving time for the development of needs beyond the realm of necessity and of necessary waste.
Ama bireyi bir zamanlar darlık ve hamlık tarafından aklanmış olan zorlamalardan kurtarmanın gerçek olanağı yakınlaştıkça, yerleşik egemenlik düzeni çözülmesin diye bu zorlamaları sürdürme ve pürüzsüzleştirme gereksinimi de artar. Uygarlığın kendini özgür olabilecek bir dünya hayaletine karşı savunması gerekir. Eğer toplum artan üretkenliğini baskıyı azaltmak için kullanamıyorsa (çünkü böyle bir kullanım statükonun hiyerarşisini bozacaktır), üretkenlik bireylere karşı çevirilmelidir; böylece kendisi bir evrensel denetim aracı olur. Egemenlik çıkarlarının üretkenliğe baskın çıktığı, onun gizilliklerini durdurup saptırdığı her yerde totaliterlik geç işleyimsel uygarlığın üzerine yayılır. İnsanların sürekli bir iç ve dış seferberlik durumunda tutulmaları gerekir. Egemenliğin ussallığı onun kendi temellerini geçersiz kılma gözdağını verme noktasına dek ilerlemiştir; öyleyse her zaman olduğundan daha etkili olarak yeniden doğrulanmalıdır. Bu kez babayı öldürme olmayacaktır, ‘‘simgesel’’ bir öldürme bile — çünkü bir ardıl bulamayabilir. But the closer the real possibility of liberating the individual from the constraints once justified by scarcity and immaturity, the greater the need for maintaining and streamlining these constraints lest the established order of domination dissolve. Civilization has to defend itself against the specter of a world which could be free. If society cannot use its growing productivity for reducing repression (because such usage would upset the hierarchy of the status quo), productivity must be turned against the individuals; it becomes itself an instrument of universal control. Totalitarianism spreads over late industrial civilization wherever the interests of domination prevail upon productivity, arresting and diverting its potentialities. The people have to be kept in a state of permanent mobilization, internal and external. The rationality of domination has progressed to the point where it threatens to invalidate its foundations; therefore it must be reaffirmed more effectively than ever before. This time there shall be no killing of the father, not even a ‘‘symbolic’’ killing — because he may not find a successor.

Üst-benin ‘‘özedimlileşmesi’’25 toplumun gözdağını karşılamasını sağlayan savunma düzeneklerini belirtir. Savunma başlıca içgüdüler üzerinde olduğundan daha çok olmak üzere bilinç üzerindeki denetimlerin bir güçlendirilmesinden oluşur: Bilinç ki, eğer özgür bırakılacak olursa, gereksinimlerin daha büyük ve daha iyi doyumunda baskının işini tanıyabilecektir. Çağdaş işleyim uygarlığının yörüngesi boyunca yer almış olan bilinç ayarlamaları totaliter ve ‘‘popüler ekinlerin’’ çeşitli yorumlarında betimlenmiştir: Kişisel ve kamusal varoluşun, kendiliğinden ve istenen tepkilerin eş-güdümü. Düşüncesiz boş zaman etkinliklerinin desteklenmesi, düşünmeye düşman ideolojilerin utkusu bu eğilimi örnekler. Denetimlerin bilincin ve boş zamanın daha önceki özgür alanlarına bu genleşmesi eşeysel tabuların (daha önce daha önemliydiler çünkü genel denetimler daha az etkiliydi) bir gevşemesine izin verir. Bugün Puritan ve Viktorian dönemlerle karşılaştırıldığında, eşeysel özgürlük sorgulanamayacak bir biçimde artmıştır (gerçi 1920’lere karşı bir tepki açıkça göze çarpsa da). Bununla birlikte, aynı zamanda eşeysel ilişkilerin kendileri toplumsal ilişkilerle çok daha yakından benzeştirilmişlerdir; eşeysel özgürlük kârlı uyuşumculuk ile uyumlu kılınmıştır. Eşeysellik ve toplumsal yararlık arasındaki zıtlık — kendisi haz ilkesi ve olgusallık ilkesi arasındaki çatışmanın yansısı — olgusallık ilkesinin haz ilkesi üzerine giderek artan bir biçimde taşması tarafından bulanıklaştırılır. Bir yabancılaşma dünyasında, Eros’un özgürleşmesi zorunlu olarak yokedici, öldürücü bir güç olarak işleyecektir — baskıcı olgusallığı yöneten ilkenin bütünüyle olumsuzlanması olarak. Batı uygarlığının büyük yazınının yalnızca ‘‘mutsuz aşkı’’ kutlaması, Tristan efsanesinin onu temsil eden anlatım olmuş olması bir raslantı değildir. Efsanenin hastalıklı romantizmi sağın bir anlamda ‘‘gerçekçi’’dir. Özgürleşmiş Eros’un yokediciliğine karşıt olarak, iyice sağlamlaştırılmış tekelci denetimler dizgesi içersinde gevşetilmiş eşeysel ahlakın kendisi dizgeye hizmet eder. Olumsuzlama ‘‘olumlu’’ ile eşgüdümlüdür: Gece gündüz ile, düş dünyası çalışma dünyası ile, düşlem düşkırıklığı ile. Sonra, bu tek-düze denetimli olgusallıkta gevşeyen bireyler, düşü değil ama günü, peri masalını değil ama onun kınanışını anımsarlar. Erotik ilişkilerinde, ‘‘randevularına bağlı kalırlar’’ — alımlılıkla, romantik aşkla, en sevdikleri reklamlarıyla.

25Bkz. yukarıda s.43-44.

The ‘‘automatization’’ of the superego25 indicates the defense mechanisms by which society meets the threat. The defense consists chiefly in a strengthening of controls not so much over the instincts as over consciousness, which, if left free, might recognize the work of repression in the bigger and better satisfaction of needs. The manipulation of consciousness which has occurred throughout the orbit of contemporary industrial civilization has been described in the various interpretations of totalitarian and ‘‘popular cultures’’: co ordination of the private and public existence, of spontaneous and required reactions. The promotion of thoughtless leisure activities, the triumph of anti intellectual ideologies, exemplify the trend. This extension of controls to formerly free regions of consciousness and leisure permits a relaxation of sexual taboos (previously more important because the over all controls were less effective). Today compared with the Puritan and Victorian periods, sexual freedom has unquestionably increased (although a reaction against the 1920’s is clearly noticeable). At the same time, however, the sexual relations themselves have become much more closely assimilated with social relations; sexual liberty is harmonized with profitable conformity. The fundamental antagonism between sex and social utility — itself the reflex of the conflict between pleasure principle and reality principle — is blurred by the progressive encroachment of the reality principal on the pleasure principle. In a world of alienation, the liberation of Eros would necessarily operate as a destructive, fatal force — as the total negation of the principle which governs the repressive reality. It is not an accident that the great literature of Western civilization celebrates only the ‘‘unhappy love,’’ that the Tristan myth has become its representative expression. The morbid romanticism of the myth is in a strict sense ‘‘realistic.’’ In contrast to the destructiveness of the liberated Eros, the relaxed sexual morality within the firmly entrenched system of monopolistic controls itself serves the system. The negation is co ordinated with ‘‘the positive’’: the night with the day, the dream world with the work world, phantasy with frustration. Then, the individuals who relax in this uniformly controlled reality recall, not the dream but the day, not the fairy tale but its denunciation. In their erotic relations, they ‘‘keep their appointments’’ — with charm, with romance, with their favorite commercials.

25See pages 32 33 above.


Ama, birleşmiş ve yeğinleşmiş denetimler dizgesi içersinde, belirleyici değişimler yer almaktadır. Bunlar Üst-Benin yapısını ve suçluluk duygusunun içerik ve belirişini etkilerler. Dahası, bütünüyle yabancılaşmış dünyanın tüm gücünü harcayarak yeni bir olgusallık ilkesi için gereç hazırlıyor gibi göründüğü bir duruma yönelirler.


But, within the system of unified and intensified controls, decisive changes are taking place. They affect the structure of the superego and the content and manifestation of guilt feeling. Moreover, they tend toward a state in which the completely alienated world, expending its full power, seems to prepare the stuff and material for a new reality principle.

Üst-ben kökeninden kopar, ve yaralayıcı baba deneyiminin yeri daha dışsal imgeler tarafından alınır. Aile bireyin topluma uyarlanışını yönlendirmede daha az belirleyici olurken, baba-oğul çatışması artık örnek-çatışma olmaktan çıkar. Bu değişim, yüzyılın başından bu yana ‘‘özgür’’ anamalcılığın ‘‘örgütlü’’ anamalcılığa dönüşümünü nitelendirmiş olan temel ekonomik süreçlerden türer. Bağımsız aile şirketi, ve daha sonra bağımsız kişisel şirket toplumsal dizgenin birimleri olmaya son verirler; bunlar kişisel olmayan büyük-ölçek kümeleşmeler ve birleşmeler içersine soğrulurlar. Aynı zamanda, bireyin toplumsal değeri özerk yargı ve kişisel sorumluluktan çok birincil olarak ölçünleştirilmiş becerilerin ve uyarlanım niteliklerinin terimlerinde ölçülür. The superego is loosened from its origin, and the traumatic experience of the father is superseded by more exogenous images. As the family becomes less decisive in directing the adjustment of the individual to society, the father son conflict no longer remains the model conflict. This change derives from the fundamental economic processes which have characterized, since the beginning of the century, the transformation of ‘‘free’’ into ‘‘organized’’ capitalism. The independent family enterprise and, subsequently, the independent personal enterprise cease to be the units of the social system; they are being absorbed into large scale impersonal groupings and associations. At the same time, the social value of the individual is measured primarily in terms of standardized skills and qualities of adjustment rather than autonomous judgment and personal responsibility.

Bireyin uygulayımbilimsel ortadan kaldırılışı ailenin toplumsal işlevindeki düşüşte yansır.26 Önceleri bireyi iyi ya da kötü yetiştiren ve eğiten aile idi, ve başat kural ve değerler kişisel olarak iletilir ve kişisel yazgı yoluyla dönüştürülürdü. Hiç kuşkusuz, Ödipus durumunda, bireyler değil ama ‘‘kuşaklar’’ (soyun birimleri) karşı karşıya gelirdi; ama Ödipus çatışmasının geçişi ve kalıtlanışı içinde birer birey olurlar, ve çatışma bir bireysel yaşam tarihi içersine uzanırdı. Kişisel sevgi ve saldırganlık hedefleri olarak baba ve anne ile savaşım yoluyla, genç kuşak büyük ölçüde kendilerinin olan dürtü, düşünce ve gereksinimlerle toplumsal yaşama girerdi. Buna göre, Üst-Benlerinin oluşumu, dürtülerinin baskıcı değişkileri, vazgeçme ve yüceltmeleri oldukça kişisel deneyimler idiler. Tam olarak bu yüzdendir ki uyum sağlamaları acılı izler bırakır, ve edimleme ilkesi altındaki yaşam henüz kişisel bir uyuşmama alanını içinde barındırırdı.

26Bu süreçlerin çözümlemesi için, bkz. Studien über Autorität und Familie, yay. haz. Max Horkheimer (Paris: Felix Alcan, 1936); Max Horkheimer, Eclipse of Reason (New York: Oxford University Press, 1946).

The technological abolition of the individual is reflected in the decline of the social function of the family.26 It was formerly the family which, for good or bad, reared and educated the individual, and the dominant rules and values were transmitted personally and transformed through personal fate. To be sure, in the Oedipus situation, not individuals but ‘‘generations’’ (units of the genus) faced each other; but in the passing and inheritance of the Oedipus conflict they became individuals, and the conflict continued into an individual life history. Through the struggle with father and mother as personal targets of love and aggression, the younger generation entered societal life with impulses, ideas, and needs which were largely their own. Consequently, the formation of their superego the repressive modification of their impulses, their renunciation and sublimation were very personal experiences. Precisely because of this, their adjustment left painful scars, and life under the performance principle still retained a sphere of private non conformity.

26For the analysis of these processes, see Studien über Autorität und Familie, ed. Max Horkheimer (Paris: Felix Alcan, 1936); Max Horkheimer Eclipse of Reason (New York: Oxford University Press, 1946).

Bununla birlikte, şimdi ekonomik, politik ve ekinsel tekellerin yönetimi altında, olgun Üst-Benin biçimlenişi bireyselleşme evresini atlıyor görünür: Soysal atom doğrudan toplumsal bir atom olmaktadır. İçgüdülerin baskıcı örgütlenişi ortaklaşa olarak görünür, ve Ben bütün bir aile dışı aracılar ve aracılıklar dizgesi tarafından zamanından önce toplumsallaştırılmış olarak görünür. Daha okul-öncesi düzeyi gibi erken bir evrede çeteler, radyo, ve televizyon uyuşum ve başkaldırı için kalıbı saptar; kalıptan sapmalar aile içersinde olmaktan çok aile dışında ve aileye karşı cezalandırılır. Kitle iletişim uzmanları istenen değerleri iletirler; etkililik, sıkılık, kişilik, düşte ve romantik aşkta eksiksiz bir eğitim sunarlar. Aile bundan böyle bu eğitimle yarışamaz. Kuşaklar arasındaki savaşımda, yanlar yer değiştirmiş görünürler: Oğul daha iyi bilir; olgunlaşmış olgusallık ilkesini bunun eskimiş babasal biçimlerine karşı temsil eder. Ödipus durumunda saldırganlığın ilk nesnesi olan baba daha sonra saldırganlığın oldukça uygunsuz bir hedefi olarak görünür. Varsıllığın, becerilerin, deneyimlerin ileticisi olarak yetkisi büyük ölçüde azalmıştır; sunacak çok az şeyi ve dolayısıyla yasaklayacak çok az şeyi vardır. İlerici baba çok uygunsuz bir düşman ve çok uygunsuz bir ‘‘ideal’’dir — ama bundan böyle çocuğun ekonomik, duygusal, ve anlıksal geleceğini şekillendirmeyen her baba böyledir. Gene de, yasaklar yürürlükte kalırlar, içgüdülerin baskıcı denetimi sürer, ve saldırgan dürtü de. Kimler dürtünün birincil hedefi olmak üzere babanın yerini alacaktır? Now, however, under the rule of economic, political, and cultural monopolies, the formation of the mature superego seems to skip the stage of individualization: the generic atom becomes directly a social atom. The repressive organization of the instincts seems to be collective, and the ego seems to be prematurely socialized by a whole system of extra familial agents and agencies. As early as the pre school level, gangs, radio, and television set the pattern for conformity and rebellion; deviations from the pattern are punished not so much within the family as outside and against the family. The experts of the mass media transmit the required values; they offer the perfect training in efficiency, toughness, personality, dream, and romance. With this education, the family can no longer compete. In the struggle between the generations, the sides seem to be shifted: the son knows better; he represents the mature reality principle against its obsolescent paternal forms. The father, the first object of aggression in the Oedipus situation, later appears as a rather inappropriate target of aggression. His authority as transmitter of wealth, skills, experiences is greatly reduced; he has less to offer and therefore less to prohibit. The progressive father is a most unsuitable enemy and a most unsuitable ‘‘ideal’’ — but so is any father who no longer shapes the child’s economic, emotional, and intellectual future. Still, the prohibitions continue to prevail, the repressive control of the instincts persists, and so does the aggressive impulse. Who are the father substitutes against which it is primarily directed?
Egemenlik nesnel bir yönetim dizgesine yoğunlaşırken, Üst-Benin gelişimini yöneten imgeler kişisel olmaya son verirler. Önceleri Üst-Ben efendi, reis, başkan tarafından ‘‘beslenirdi.’’ Bunlar olgusallık ilkesini kendi duyulur kişiliklerinde temsil ederlerdi: Sertlikle ve bağışkanlıkla, acımasızlıkla ve ödüllendirerek başkaldırı isteğini kışkırtır ve cezalandırırlardı; uyuşumculuğu dayatmak onların kişisel işlev ve sorumluluklarıydı. Saygıya ve korkuya öyleyse onların kişiler olarak olmuş ve yapmış olduklarına duyulan nefret eşlik edebilirdi; dürtüler için ve bunları doyurmaya yönelik bilinçli çabalar için canlı birer nesne sunarlardı. Ama bu kişisel baba-imgeleri yavaş yavaş kurumların arkasında yitmiştir. Üretken aygıtın ussallaştırılması ile, işlevlerin çoğalması ile, tüm egemenlik yönetim biçimini alır. Doruğunda, ekonomik erkin yoğunlaşması anonimliğe dönüyor görünür: Herkes, giderek en tepedeki bile, aygıtın kendisinin devim ve yasalarının önünde güçsüz gibi görünür. Denetim normal olarak bürolar tarafından uygulanır ki oralarda işverenlerin ve işverilenlerin kendileri denetlenirler. Efendiler bundan böyle bireysel bir işlev yerine getirmezler. Sadistik şefler, anamalcı sömürücüler, bürokrasinin aylıklı üyelerine dönüşmüşlerdir ki, uyrukları onların karşısına başka bir bürokrasinin üyeleri olarak çıkarlar. Bireyin acısı, düşkırıklığı, güçsüzlüğü, çok üretken olan ve etkili olarak işlev gören ve bireye her zaman olduğundan çok daha iyi bir yaşam sağlayan bir dizgeden doğar. Yaşamının örgütlenmesi için sorumluluk bütünde, ‘‘dizge’’de, gereksinimlerini belirleyen, doyuran, ve denetleyen kurumların toplamında yatar. Saldırgan dürtü bir boşluğa gömülür — ya da daha doğrusu nefret gülümseyen meslektaşlar, uğraşıp didinen yarışmacılar, söz dinleyen memurlar, yardımsever toplumsal görevliler ile karşı karşıya gelir ki bunların tümü de ödevlerini yapmaktadırlar ve tümü de suçsuz kurbanlardır. As domination congeals into a system of objective administration, the images that guide the development of the superego become depersonalized. Formerly the superego was ‘‘fed’’ by the master, the chief, the principal. These represented the reality principle in their tangible personality: harsh and benevolent, cruel and rewarding, they provoked and punished the desire to revolt; the enforcement of conformity was their personal function and responsibility. Respect and fear could therefore be accompanied by hate of what they were and did as persons; they presented a living object for the impulses and for the conscious efforts to satisfy them. But these personal father images have gradually disappeared behind the institutions. With the rationalization of the productive apparatus, with the multiplication of functions, all domination assumes the form of administration. At its peak, the concentration of economic power seems to turn into anonymity: everyone, even at the very top, appears to be powerless before the movements and laws of the apparatus itself. Control is normally administered by offices in which the controlled are the employers and the employed. The masters no longer perform an individual function. The sadistic principals, the capitalist exploiters, have been transformed into salaried members of a bureaucracy, whom their subjects meet as members of an other bureaucracy. The pain, frustration, impotence of the individual derive from a highly productive and efficiently functioning system in which he makes a better living than ever before. Responsibility for the organization of his life lies with the whole, the ‘‘system,’’ the sum total of the institutions that determine, satisfy and control his needs. The aggressive impulse plunges into a void — or rather the hate encounters smiling colleagues, busy competitors, obedient officials, helpful social workers who are all doing their duty and who are all innocent victims.
Böylece geri püskürtülen saldırganlık yine içe-yansıtılır: Bastırma değil ama bastırılanlar suçludur. Neyin suçlusu? Özdeksel ve anlıksal ilerleme dinin gücünü suçluluk duygusunu yeterli olarak açıklayabileceği noktanın altına dek zayıflatmıştır. Bene karşı dönmüş saldırganlık anlamsız olma gözdağını verir: Bilinci eşgüdümlü kılınmış, özel yaşamı ortadan kaldırılmış, duyguları uyuşumculukla bütünleşmiş olarak, birey bundan böyle kendini kendi suçluluk duygusuna karşı geliştirmek için, kendi duyuncu ile yaşamak için yeterli bir ‘‘ansal yer’’ bulamaz. Beni öyle bir düzeye ek büzülmüştür ki O, Ben ve Üst-Ben arasındaki çok-biçimli zıt süreçler kendilerini klasik biçimlerinde açığa seremezler. Thus repulsed, aggression is again introjected: not suppression but the suppressed is guilty. Guilty of what? Material and intellectual progress has weakened the force of religion below the point where it can sufficiently explain the sense of guilt. The aggressiveness turned against the ego threatens to become senseless: with his consciousness co ordinated, his privacy abolished, his emotions integrated into conformity, the individual has no longer enough ‘‘mental space’’ for developing himself against his sense of guilt, for living with a conscience of his own. His ego has shrunk to such a degree that the multiform antagonistic processes between id, ego, and superego cannot unfold themselves in their classic form.
Gene de, suçluluk oradadır; bireylerinkinden çok bütünün bir niteliği olarak görünmektedir — ortaklaşa suçluluk, elindeki özdeksel ve insansal kaynakları savurganlıkla kullanan ve durduran kurumsal bir dizgenin problemi. Bu kaynakların düzeyi üretken sığanın gerçekten ussal kullanımı yoluyla erişilebilir tam bir insan özgürlüğü düzeyi tarafından tanımlanabilir. Eğer bu ölçün uygulanacak olursa, görünen olgu işleyim uygarlığının özeklerinde insanın bir yoksullaşma durumunda tutulduğudur — hem ekinsel hem de fiziksel. Toplumbilimin günümüz kitle ekinindeki insanlıktan uzaklaşma sürecini betimlemede kullandığı klişelerin çoğu doğrudur; ama bunlar yanlış yöne yatmış görünürler. Geriletici olan şey makineleştirme ve ölçünleştirme değil, ama bunların sınırlanması, evrensel eş-güdüm değil ama bunun düzmece özgürlükler, seçmeler, ve bireysellikler altında gizlenmesidir. Büyük şirketlerin alanı içersinde yüksek yaşam ölçünü somut toplumbilimsel bir anlamda kısıtlayıcıdır: Bireylerin satın aldıkları eşyalar ve hizmetler onların gereksinimlerini denetler ve yetilerini taşlaştırırlar. Yaşamlarını varsıllaştıran metalar için değiş tokuşta, bireyler yalnızca emeklerini değil ama özgür zamanlarını da satarlar. Daha iyi yaşama yaşam üzerindeki herşeye yayılan denetim tarafından dengelenir. İnsanlar apartman yoğunlaşmalarında yaşarlar — ve bundan böyle onları değişik bir dünyaya kaçıramayacak özel arabaları vardır. Donmuş yiyeceklerle dolu dev buzdolapları vardır. Aynı idealleri benimseyen düzinelerle gazete ve dergileri vardır. Sayısız seçenekleri, tümü de aynı türde olan ve onları oyalayarak dikkatlerini asıl sorundan saptıran sayısız oyuncakları vardır — asıl sorun ki, hem daha az çalışabileceklerinin hem de kendi gereksinim ve doyumlarını belirleyebileceklerinin bilincidir. Still, the guilt is there; it seems to be a quality of the whole rather than of the individuals — collective guilt, the affliction of an institutional system which wastes and arrests the material and human resources at its disposal. The extent of these resources can be defined by the level of fulfilled human freedom attainable through truly rational use of the productive capacity. If this standard is applied, it appears that, in the centres of industrial civilization, man is kept in a state of impoverishment, both cultural and physical. Most of the cliches with which sociology describes the process of dehumanization in present day mass culture are correct; but they seem to be slanted in the wrong direction. What is retrogressive is not mechanization and standardization but their containment, not the universal co ordination but its concealment under spurious liberties, choices, and individualities. The high standard of living in the domain of the great corporations is restrictive in a concrete sociological sense: the goods and services that the individuals buy control their needs and petrify their faculties. In exchange for the commodities that enrich their life, the individuals sell not only their labor but also their free time. The better living is offset by the all pervasive control over living. People dwell in apartment concentrations — and have private automobiles with which they can no longer escape into a different world. They have huge refrigerators filled with frozen foods. They have dozens of newspaper and magazines that espouse the same ideals. They have innumerable choices, innumerable gadgets which are all of the same sort and keep them occupied and divert their attention from the real issue — which is the awareness that they could both work less and determine their own needs and satisfactions.
Bugünün ideolojisi üretim ve tüketimin egemenliği yeniden-üretmesinde ve aklamasında yatar. Ama bunların ideolojik özellikleri yararlarının bir olgu olduğu gerçeğini değiştirmez. Bütünün baskıcılığı büyük bir düzeye dek etkerliğinde yatar: Özdeksel ekin alanını genişletir, yaşam gereklerinin üretilmesini kolaylaştırır, konforu ve lüksü ucuzlaştırır, her zamankinden daha da büyük alanları işleyimin yörüngesine çeker — ama aynı zamanda zahmeti ve yoketmeyi de sürdürür. Birey zamanından, bilincinden, düşlerinden özveri ile öderken, uygarlık ise herkes için özgürlük, türe ve barış sözlerinden özveri ile öder. The ideology of today lies in that production and consumption reproduce and justify domination. But their ideological character does not change the fact that their benefits are real. The repressiveness of the whole lies to a high degree in its efficacy: it enhances the scope of material culture, facilitates the procurement of the necessities of life, makes comfort and luxury cheaper, draws ever larger areas into the orbit of industry — while at the same time sustaining toil and destruction. The individual pays by sacrificing his time, his consciousness, his dreams; civilization pays by sacrificing its own promises of liberty, justice, and peace for all.
Gizil kurtuluş ve edimsel baskı arasındaki eşitsizlik olgunlaşmıştır: Dünya üzerinde tüm yaşam alanlarına yayılmaktadır. İlerlemenin ussallığı örgütlenişinin ve yönünün uşdışı niteliğini arttırır. Toplumsal iç-bağ ve yönetici erk bütünü doğrudan saldırganlıktan korumak için yeterince güçlüdür, ama birikmiş saldırganlığı ortadan kaldıracak denli güçlü değil. Bu sonuncusu bütüne ait olmayanlara, varoluşları onun yadsınması olanlara karşı döner. Bu düşman başdüşman ve Antichrist’in kendisi olarak görünür: Her zaman her yerdedir; gizli ve uğursuz güçleri temsil eder, ve her-yerde-bulunması bütünsel seferberliği gerektirir. Savaş ve barış arasındaki, sivil ve askeri nüfuslar arasındaki, gerçeklik ve propaganda arasındaki ayrım bulanıklaşmıştır. Çoktandır geçip gitmiş tarihsel evrelere gerileme vardır, ve bu gerileme sado-mazoşistik evreyi ulusal ve uluslararası bir ölçekte yeniden-etkinleştirmektedir. Ama bu dönemin dürtüleri yeni, ‘‘uygarlaşmış’’ bir yolda yeniden-etkinleştirilir: Hemen hemen yüceltme olmaksızın, toplama ve çalışma kamplarında, sömürge savaşlarında ve içsavaşlarda, cezalandırma seferlerinde vb. toplumsal olarak ‘‘yararlı’’ etkinlikler olurlar. The discrepancy between potential liberation and actual repression has come to maturity: it permeates all spheres of life the world over. The rationality of progress heightens the irrationally of its organization and direction. Social cohesion and administrative power are sufficiently strong to protect the whole from direct aggression, but not strong enough to eliminate the accumulated aggressiveness. It turns against those who do not belong to the whole, whose existence is its denial. This foe appears as the archenemy and Antichrist himself: he is everywhere at all times; he represents hidden and sinister forces, and his omnipresence requires total mobilization. The difference between war and peace, between civilian and military populations, between truth and propaganda, is blotted out. There is regression to historical stages that had been passed long ago, and this regression reactivates the sado masochistic phase on a national and international scale. But the impulses of this phase are reactivated in a new, ‘‘civilized’’ manner: practically without sublimation, they become socially ‘‘useful’’ activities in concentration and labor camps, colonial and civil wars, in punitive expeditions, and so on.
Bu koşullar altında, uygarlığın şimdiki evresinin öncekilerden belirgin bir biçimde daha yokedici olup olmadığı sorusu çok ilgili bir soru olarak görünmez. Her ne olursa olsun, tarih boyunca yürürlükte olmuş yokediciliği göstererek sorudan kaçınılamaz. İçinde bulunduğumuz dönemin yokediciliği tam imlemini ancak eğer şimdiki evre geçmiş evrelerin terimlerinde değil, ama kendi gizilliklerinin terimlerinde ölçülürse ortaya serer. Savaşların profesyonel ordular tarafından sınırlı yerlerde mi yoksa bütün bir nüfusa karşı küresel bir ölçekte mi sürdürüldüğü, dünyayı sefaletten kurtarabilecek uygulayımsal yeniliklerin acıyı yenmek için mi yoksa yaratmak için mi kullanıldığı, binlerin çarpışmalarda mı öldürüldüğü yoksa milyonların doktor ve mühendislerin yardımıyla bilimsel olarak mı yokedildiği, sığınıkların sınır ötelerinde sığınak bulabildikleri mi yoksa tüm yeryüzü üzerinde kovalanmakta mı oldukları, insanların doğal olarak mı bilgisiz oldukları yoksa gündelik bilgi ve eğlence alışları tarafından mı bilgisiz kılındıkları — tüm bunlar arasında nicel bir ayrımdan daha çoğu vardır. Yeni bir kolaylıkladır ki terör normalliğe ve yokedicilik yapıcılığa benzeştirilmektedir. Gene de, ilerleme sürmekte, ve baskının temelini daraltmayı sürdürmektedir. İlerici başarımlarının doruğunda, egemenlik yalnızca kendi temellerini zayıflatmakla kalmaz ama egemenliğe karşı karşıtçılığı da yozlaştırır ve sulandırır. Geriye kalan şey usun olumsuzluğudur ki, varsıllık ve erki güder ve edimleme ilkesinin içgüdüsel köklerini kurutan bir iklim yaratır. Under these circumstances, the question whether the present stage of civilization is demonstrably more destructive than the preceding ones does not seem to be very relevant. In any case, the question cannot be avoided by pointing to the destructiveness prevalent throughout history. The destructiveness of the present stage reveals its full significance only if the present is measured, not in terms of past stages, but in terms of its own potentialities. There is more than a quantitative difference in whether wars are waged by professional armies in confined spaces, or against entire populations on a global scale; whether technical inventions that could make the world free from misery are used for the conquest or for the creation of suffering; whether thousands are slain in combat or millions scientifically exterminated with the help of doctors and engineers; whether exiles can find refuge across the frontiers or are chased around the earth; whether people are naturally ignorant or are being made ignorant by their daily intake of information and entertainment. It is with a new ease that terror is assimilated with normality and destructiveness with construction. Still, progress continues, and continues to narrow the basis of repression. At the height of its progressive achievements, domination not only undermines its own foundations, but also corrupts and liquidates the opposition against domination. What remains is the negativity of reason, which impels wealth and power and generates a climate in which the instinctual roots of the performance principle are drying up.

Emeğin yabancılaşması neredeyse tamamlanmıştır. Montaj zincirinin düzenekleri, büronun rutini, satın alma ve satma ayini insan gizillikleri ile tüm bağıntılardan kurtarılmıştır. Çalışma ilişkileri büyük bir düzeye dek bilimsel yönetimin ve etkililik uzmanlarının takas edilebilir nesneleri durumundaki kişiler-arası ilişkiler olmuşlardır. Hiç kuşkusuz, henüz yürürlükte olan yarışmacılık belli bir bireysellik ve kendiliğindenlik derecesini gerektirir; ama bu özellikler kendisine ait oldukları yarışmacılık denli yüzeysel ve yanıltıcı olmuşlardır. Bireysellik sözcüğün tam anlamıyla yalnızca adda, tiplerin belirli temsillerindedir27 (örneğin ayartıcı kadın, ev kadını, Ondine, erkek adam, meslek kadını, çabalayan genç çift), tıpkı yarışmacılığın da ıvır zıvır aygıtların, paketleme kağıtlarının, tatlandırıcıların, boyaların vb. üretiminde önceden ayarlanmış değişikliklere indirgenme eğiliminde olması gibi. Bu yanılsama yüzeyinin altında, bütün bir çalışma dünyası ve yalnızca onu yeniden yaratan dinlence süreci, tümü de eşit ölçüde yönetime konu olan dirimli ve dirimsiz şeylerin bir dizgesi olmuştur. İnsan varoluşu bu dünyada salt bir şey, bir özdek, bir gereçtir ki, kendi devim ilkesini kendi içinde taşımaz. Bu kemikleşme durumu içgüdüleri, onların engelleniş ve değişkilerini de etkiler. Kökensel dinamikleri statik olur: Ben, Üst-Ben ve O arasındaki karşılıklı etkileşimler özedimli tepkilere katılaşır. Üst-Benin cisimselleşmesine Benin cisimselleşmesi eşlik eder, ve bu uygun fırsatlarda ve uygun saatlerde yaratılan donuk özellik ve tavırlarda belirir. Bilinç, giderek özerklik yükü altına daha az girerek, kendini bireyin bütün ile eş-güdümünü düzenleme görevine indirgenmeye bırakır.

27Bkz. Leo Lowenthal, ‘‘International Who’s Who 1937,’’ Studies in Philosophy and Social Science’da (eski Zeitschrift für Sozialforschung), VIII (1939), 262 ss; ve ‘‘Historical Perspectives of Popular Culture,’’ American Journal of Sociology’de, LV (1950), 323 ss.


The alienation of labor is almost complete. The mechanics of the assembly line, the routine of the office, the ritual of buying and selling are freed from any connection with human potentialities. Work relations have become to a great extent relations between persons as exchangeable objects of scientific management and efficiency experts. To be sure, the still prevailing competitiveness requires a certain degree of individuality and spontaneity; but these features have become just as superficial and illusory as the competitiveness to which they belong. Individuality is literally in name only, in the specific representation of types27 (such as vamp, housewife, Ondine, he man, career woman, struggling young couple), just as competition tends to be reduced to prearranged varieties in the production of gadgets, wrappings, flavors, colors, and so on. Beneath this illusory surface, the whole work world and its recreation have become a system of animate and inanimate things — all equally subject to administration. The human existence in this world is mere stuff, matter, material, which does not have the principle of its movement in itself. This state of ossification also affects the instincts, their inhibitions and modifications. Their original dynamic becomes static: the interactions between ego, superego, and id congeal into automatic reactions. Corporealization of the superego is accompanied by corporealization of the ego, manifest in the frozen traits and gestures, produced at the appropriate occasions and hours. Consciousness, increasingly less burdened by autonomy, tends to be reduced to the task of regulating the co ordination of the individual with whole.

27See Leo Lowenthal ‘‘International Who’s Who 1937,’’ in Studies in Philosophy and Social Science (formerly Zeitschrift für Sozialforschung), VIII (1939), 262ff.; and ‘‘Historical Perspectives of Popular Culture,’’in American Journal of Sociology, LV (1950), 323ff.

Bu eş-güdüm öyle bir düzeye dek etkilidir ki, genel mutsuzluk artmaktan çok azalmıştır. Öne sürmüştük ki28 bireyin yürürlükteki baskıyı ayrımsaması bilincinin ayarlanan kısıtlanışı ile bulanıklaştırılır. Bu süreç mutluluğun içeriğini değiştirir. Kavram özelden-öte, öznelden-öte bir koşulu belirtir;29 mutluluk salt doyum duygusunda değil ama özgürlüğün ve doyumun olgusallığındadır. Mutluluk bilgi gerektirir: Ussal hayvanın ayrıcalığıdır. Bilinçteki düşüş ile, bilişimin denetlenmesi ile, bireyin kitle iletişimine soğrulması ile, bilgi yönetilir ve durdurulur. Birey gerçekte neyin olmakta olduğunu bilmez; eğitim ve eğlence makinesi ezici gücüyle bireyi tüm zararlı düşünceleri dışlama eğiliminde
olan bir duyu-yitimi durumunda tüm başkalarıyla birleştirir. Ve bütün gerçekliğin bilgisi mutluluğa pek katkıda bulunmadığı için, bu genel duyu-yitimi bireyleri mutlu kılar. Eğer endişe genel bir rahatsızlıktan daha çoğu ise, eğer bir varoluşsal koşul ise, o zaman bu sözde ‘‘endişe çağı’’ endişenin anlatımdan yitmiş olduğu düzey tarafından ayırdedilir.

28Bkz. yukarda s. 80-81
29
Bkz. Herbert Marcuse, ‘‘Zur Kritik des Hedonismus,’’ Zeitschrift für Sozialforschung, VII (1938), 55 ss.

This co ordination is effective to such a degree that the general unhappiness has decreased rather than increased. We have suggested28 that the individual’s awareness of the prevailing repression is blunted by the manipulated restriction of his consciousness. This process alters the contents of happiness. The concept denotes a more than private, more than subjective condition;29 happiness is not in the mere feeling of satisfaction but in the reality of freedom and satisfaction. Happiness involves knowledge: it is the prerogative of the animal rationale. With the decline in consciousness, with the control of information, with the absorption of individual into mass communication, knowledge is administered and confined. The individual does not really know what is going on; the overpowering machine of education and entertainment unites him with all the others in a state of anaesthesia from which all detrimental ideas tend to be excluded. And since knowledge of the whole truth is hardly conducive to happiness, such general anaesthesia makes individuals happy. If anxiety is more than a general malaise, if it is an existential condition, then this so called ‘‘age of anxiety’’ is distinguished by the extent to which anxiety has disappeared from expression.

28See page 94 above.
29See Herbert Marcuse,‘‘Zur Kritik des Hedonismus,’’ in Zeitschrift für Sozialforschung, VII (1938), 55ff.

Bu eğilimler kişinin kendi engellemelerini geliştirme için erke ve çaba-harcamasının büyük ölçüde azaldığını düşündürecek gibi görünürler. Birey ve ekini arasındaki dirimli halkalar gevşerler. Bu ekin, bireyde ve birey için, başat değer ve kurumları yaratmış ve yeniden-yaratmış olan engellemeler dizgesi idi. Şimdi, öyle görünür ki olgusallık ilkesinin baskıcı gücü bundan böyle baskılanmış bireyler tarafından yenilenmez ve gençleştirilmez. Onlar kendi yaşamlarının etmenleri ve kurbanları olarak işlev görmekten uzaklaştıkça, olgusallık ilkesi de ekinin kampını varsıllaştıran ve aynı zamanda koruyan ‘‘yaratıcı’’ özdeşleşmeler ve yüceltmeler yoluyla daha az güçlendirilir. Kümeler ve küme idealleri, felsefeler, henüz insanlığın korku ve umutlarını ödünsüzce anlatan sanat ve yazın çalışmaları yürürlükteki olgusallık ilkesine karşı çıkarlar: Bunlar onun saltık kınanışıdırlar.
These trends seem to suggest that the expenditure of energy and effort for developing one’s own inhibitions is greatly diminished. The living links between the individual and his culture are loosened. This culture was, in and for the individual, the system of inhibitions that generated and regenerated the predominant values and institutions. Now, the repressive force of the reality principle seems no longer renewed and rejuvenated by the repressed individuals. The less they function as the agents and victims of their own life, the less is the reality principle strengthened through ‘‘ creative ’’ identifications and sublimations, which enrich and at the same time protect the household of culture. The groups and group ideals, the philosophies, the works of art and literature that still express without compromise the fears and hopes of humanity stand against the prevailing reality principle: they are its absolute denunciation.

İlerici yabancılaşmanın olumlu yanları kendini gösterir. Edimleme ilkesini desteklemiş olan insan erkeleri giderek vazgeçilebilir olur. Zorunluk ve savurganlığın, emek ve eğlencenin özedimlileşmesi bu alanda bireysel gizilliklerin olgusallaşmasını engeller. Libidinal katheksisi püskürtür. Darlığın, zahmete, egemenliğe ve vazgeçmeye dayalı üretkenliğin ideolojisi, ussal olduğu gibi içgüdüsel zemininden de koparılır. Yabancılaşma kuramı insanın kendini emeğinde gerçekleştirmediği, yaşamının emeğinin bir aracı olduğu, çalışmasının ve bunun ürünlerinin bir birey olarak ondan bağımsız bir biçim ve güç kazandıkları olgusunu tanıtladı. Oysa bu durumdan kurtuluş yabancılaşmanın durdurulmasını değil ama tamamlanmasını, baskılanmış ve üretken kişiliğin yeniden etkinleştirilmesini değil ama ortadan kaldırılmasını gerektiriyor görünür. İnsanın gizilliklerinin (yabancılaşmış) emek dünyasından uzaklaştırılması emeğin insan gizillikleri dünyasından kaldırılmasının önkoşullarını yaratır.


Uygarlığın Eytişimi (4’üncü Bölüm) SONU

The positive aspects of progressive alienation show forth. The human energies which sustained the performance principle are becoming increasingly dispensable. The automatization of necessity and waste, of labor and entertainment, precludes the realization of individual potentialities in this realm. It repels libidinal cathexis. The ideology of scarcity, of the productivity of toil, domination, and renunciation is dislodged from its instinctual as well as rational ground. The theory of alienation demonstrated the fact that man does not realize himself in his labor, that his life has become an instrument of labor, that his work and its product have assumed a form and power independent of him as an individual. But the liberation from this state seems to require, not the arrest of alienation, but its consummation, not the reactivation of the repressed and productive personality but its abolition. The elimination of human potentialities from the world of (alienated) labor creates the preconditions for the elimination of labor from the world of human potentialities.
Politik Önsöz
Giriş

Freud: Erotik Eleştiri