Sokratikler

Sokrates’in ölümünden sonra küçük dostlar kümesi Atina’dan Megara’ya gitti. Platon da oraya geldi. Megara’ya daha önce yerleşmiş olan Öklides gelenleri memnuniyetle kabul etti. Sokrates’in suçlanması geri alındığında, suçlayanlardan kimileri cezalandırıldılar ve durum yeniden bir denge kazandı.


Öznel olarak, Sokrates bireyde bir uyumsuzluk yaratmıştı. Bilinçsiz törelliğin yıkılmasıyla tüm törel karar kişinin özgür istencine ve isteğine bırakılmıştı. Atina tini bundan böyle çözülme yoluna girdi.

Sokrates’in felsefi olarak ulaştığı en son nokta yalnızca İyi olanın gerçek olduğunu kabul ederek İyiyi bilincin kendisinde aramaktı. Ama İyinin özünü anlatması gereken belirli tasarımlarının ne olduğunu incelemedi. Evrenselden tikele, belirli iyilere geçişi yapmadı.

İlkesinin bu genelliği ya da belirsizliği Sokrates’in öğretisinden çeşitli okul ve ilkelerin doğmasının nedenidir. Bu ilkenin tikel biçimleri çevresinde kurulan dizgeler ‘Sokratik’ olarak anılırlar.


Ölümünden sonra dostlarının bir bölümü (1) yalnızca Sokrates’in kendilerinin doğrudan duydukları ya da başkalarından işittikleri diyaloglarını onun tarzında yazıya geçirmekle ilgilendiler. Kurgul irdelemeden uzak durdular. Xenofon bunların en ünlüsüdür. Aralarında Aeskines, Fedon, Antisthenes ve Simon gibi adlar da vardır (Diog. Laert.) Ama (2) ikinci bir küme Sokrates’in kendisinden de ileri gitti ve bunlar felsefesinin yalnızca kimi tikel yanlarını açındırdılar. Sokrates’in bakış açısı özbilincin kendi içinde saltık olduğunu doğruluyor, böylelikle bilinçli düşünce ilk kez kendini nesne alıyordu. Bundan böyle Doğa nedir? gibi sorular değil ama Gerçeklik nedir? sorusu duyuluyor, gerçeklik yalnızca nesnellik olarak değil ama düşüncede olan olarak alınıyor, bilinçli düşüncenin gerçeklik ile ilişkisi araştırılıyordu. Gerçek ve Öz aynı değildir: Gerçek düşünce olarak Özdür, düşünceye çevrilmiş olarak Özdür. Öz daha önce Varlık, Oluş, ya da Atom, ya da genelinde düşünce (Anaxagoras’ın Nous’u) olarak alınıyordu. Ama her durumda bilinçsizce Nesnelin ve Düşünselin birliği ileri sürülüyordu.


Ön-Sokratikler Gerçekliği (ya da kendinde olanı, nesnel olanı, öz olanı) özneden ya da bilinçten ayrı, salt kendi başına varolan birşey olarak gördüler. Bilinç henüz ayrımının (öznenin nesnesinden ayrımının) bilinci değildir. Düşüncenin bu özbilinçsiz evresinde Özne dikkate alınmaz. Yalnızca Nesne vardır. ‘Kendi’ ayrımsanmamakta ve sorgulanmamaktadır. ‘Ben’in dışsal varlık ile ilişkisinin bilinci henüz yoktur. Salt tek-yanlı bir nesnellik vardır.


Sokrates’ten sonra felsefe Özü salt kendi başına varolan nesnellik olarak almaz. Özü özbilinç ile, kendinin bilinci ile birlik içinde alır. Bundan böyle felsefe Özü kendi başına, tek-yanlı Nesnellik olarak bırakmaz.

Ama Sokratik felsefeler henüz Düşünce ve Varlığın birliğinin bilincinde değildirler. Öz-bilincin saltık olduğunu kabul ederler. Giderek Doğa bilgisini yararsız, anlamsız, gereksiz, aslında istenmeyen birşey olarak görürler. Yalnızca İyiyi vurgularlar — duygu olarak, erdem olarak, özgürlük olarak. Ama tümü de soyuttur.

Bu düşünürlerin öğretilerini onların ilkeleri çevresinde anlayabiliriz. İlke ile tutarlı olan tasarımlar öğretiye aittir. Düşünceleri ancak ve ancak ilkelerinin çevresinde açınabilir. İlkenin çürütülmesi öğretinin de çürütülmesi olacaktır.


 Megara okulu, Kireanikler ve Kinikler tümü de bilinci ilke alırlar ve onun nesnellik ile nasıl ilişkilendireceklerini bilemezler. Onlar için öznenin kendisi erektir.

1) Megaralılar en soyut dizgeyi geliştirdiler çünkü İyinin yalın olarak belirlenimini ilke yaptılar. İyinin yalın olduğunu ve belirli olan hiçbirşeyin gerçek olmadığını ileri sürdüler. Birincil nokta evrenseli bilmekti. Ama ilke belirlenime geçmediği için bilginin kendisine karşı çevrildi.

2) Kireanikler bilgiyi öznel yanında aldılar ve bireyselliği öz-pekinlik ya da duygunun pekinliği olarak gördüler. Bilincin etkinliğini özsel olarak duyguya sınırladılar. Böylece İyiyi yalnızca Haz olarak, genelde Haz olarak tanımladılar — herhangi bir haz olarak. Bu Sokrates’in ilkesinden en uzak bir başka ilke olarak, aslında geçici birşey olarak, İyi ile saltık karşıtlık içinde duran birşey olarak görünür. Ama bu doğru değildir ve görünüş aldatıcıdır. Kireanikler evrenseli savundukları için haz verici duyguyu düşünce yoluyla elde edilen haz olarak gördüler. (Bu ilke daha sonra Epikürcülüğe götürdü).

3) Kinikler İyi ilkesini Kireaniklerden ayrı olarak belirlediler. İyinin içeriği Doğa ile uyumlu olana ve Doğanın yalın gereksinimlerine sarılmaktı. İnsanın tikel ve sınırlı amaçlarını istenmeyen şeyler olarak gördüler. Tinsel doyum Evrenselin etkinliği yoluyla, düşünce yoluyla gelmeliydi. Kirenaikler böylece sıradan bilincin tüm içeriğine ilgisizliği kabul ettiler. Soyut evrensellik özgürlük ve bağımsızlık demekti, ve buna göre daha önce değerli sayılan herşeyden vazgeçilmeliydi. (Bu ilke daha sonra Stoacılığa götürdü).


1) Megaralılar. Evrensellik biçimine sarıldılar ve tüm tikel-belirli tasarımlardaki çelişkileri gösterdiler. Böylece Tartışmacılığa (Eristik) yöneldiler. Bunun için eytişimi kullandılar. Eleatik okula ve Sofistlere benzetilmiş olsalar da, Megaralılar İyinin gerçek olduğunu ileri sürerken Eleatikler tikel ya da belirli hiçbirşeyin gerçek ya da Varlık olmadığını ileri sürüyorlardı (Eleatiklerden ayrı olarak, Sofistler evrenseli değişmez olarak görmüyorlardı.) 

Megaralılar Varlığı, Gerçekliği, Özü vb. İyi olarak gördüler.

i) Euklides
Euklides (Geometrici Euklides ile bir ilgisi yoktur) Atina ile savaş sırasında Sokrates’i dinlemek için kadın kılğında Atina’ya gelirdi. “İyi Birdir, üstelik kimi zaman anlak, kimi zaman Tanrı, kimi zaman Düşünce-Nous adı altında bulunsa da. İyi ile karşıtlık içinde olan yoktur” Cicero bu öğretiye soylu der ve onu Platonik olarak görür. İyi ilke yapıldığı zaman, bunun anlamı yalnızca İyinin var olduğu ve başka herşeyin yok olduğudur. Megarikler İyiden başka herşeye bütün Gerçekliği yadsırlar. (Bunda Eleatiklere benzerler.)

ii) Eubulides
Miletuslu ve Euklides’in öğrencisi. Kötü bir eytişim, sıradan bir sofizm, gerçek bir çelişkiye varmayan kuru şakalar gibi görünen çıkarsamalar üretir. Böyle düşünürler soyluların masalarında eğlendiriciler olarak ağırlandılar. “Biri yalan söylediğini kabul ederse yalan mı söylemektedir yoksa gerçeği mi?”

Sıradan dili şaşırtmak için sözcük oyunları yaparlar. Aristoteles Sofistik Elenchi’de bu çelişkilerin sayısız örneğini irdeledi. Eubilides de Aristoteles’e karşı yazdı (Diog. Laert.; ama çalışması yitti).

Diodorus saray şakacısı oldu (Ptolemiler’e; Diog. Laert, II.111,112.) Yunanlılar konuşmada ve sıradan düşüncelerde çelişkiler bulmaya bayılırlardı. Ama bu tasarımsal çelişkiler Kavramı ilgilendirmezler ve kurgul değildirler.

Her Önermeyi oluşturan Özne ve Yüklem ayrıdır, ama sıradan tasarımda bunların birliklerini anlatırız. Kendi ile çelişmeyen bu yalın birlik sıradan düşünce için gerçekliktir. Ama yalın kendine-özdeş önerme (A = A) anlamsız bir genelemedir. Her doğrulamada ayrımlar vardır ve bilinç bu türlülüğü çelişki olarak görür. Özdeşlik ilkesine göre işleyen Anlak (sıradan bilinç) bu ayrımlarda takılıp kalır. Sıradan bilinç ancak ve ancak karşıtların birliğinin gerçeklik olduğunu anlayamaz. Her önermede gerçeklik ve yanlışlığın birliğinin yer aldığını anlayamaz (eğer yalınlık ya da özdeşlik gerçek ve karşıtlık ve çelişki yanlış olarak alınırsa. Bu bilinçte olumlu (birlik) ve olumsuz (karşıtlık) birbirinin dışına düşerler.

Eubilides’in önermelerinde ana nokta Gerçeklik yalın olduğu için, yalın bir yanıtın gerektiği biçimindeydi; herhangi bir irdeleme olmamalıydı; yalın bir ‘evet’ ya da bir ‘hayır’ yeterli olmalıydı. Bu anlağın istemidir. Ve hiç kimse bunlardan birini doğrulamayı göze alamadığı için karışıklık doğardı. Gerçekliğin yalınlığı böylece ilke olarak kabul edilirdi. Buna göre bir önerme ya yanlış ya da doğru olmalıdır, bir nesne iki karşıt yüklemi alamaz. Yine anlak ilkesi — principium exclusi tertii = ‘Gerçek evrenseldir.’ Bu özellikle Stilpo’da açığa çıkar.

Magarikler sıkı sıkıya anlak mantığının ilkesine sarıldılar. Ama örneklerinde evrenseli bir yana bırakıp sıradan tasarımları kullandılar ve halkı şaşırttılar.  

ÖRNEKLER
1) Bir ‘Elench’ (‘tartışma’) “Yalancı” olarak bilinirdi. “Eğer bir insan yalan söylediğini kabul ediyorsa, söylediği yalan mıdır yoksa yoksa gerçek mi?” Yalın bir yanıt istenir çünkü karşıtını dışlayan yanıt gerçek olarak kabul edilir. Eğer gerçek olduğu kabul edilirse, bu bildirimin içeriği ile çelişir çünkü yalan söylediğini itiraf etmektedir. Eğer yalan söylediği ileri sürülürse, itirafının gerçek olduğu ileri sürülebilir. Böylece hem yalan söylemekte hem de yalan söylememektedir. Soruya yalın bir yanıt verilemez, çünkü burada karşıtların, yalan ve gerçeğin bir birliği ve dolaysız çelişkileri vardır. Khrisippos konu üzerine altı kitap yazdı (Diog. Laert., VIII, 196). Kos’lu Filetas bu paradoksları irdelerken ölüp gitmiş. (Don Kişot’ta da benzer bir paradoks vardır — Köprü, Daraağacı vb.)


2) Menedemus’a babasını dövmeye son verip vermediği sorulur. İki yanıt da risklidir. Çünkü ‘evet’ dediğinde bir zamanlar dövdüğünü, ‘hayır’ dediğinde ise onu dövmeyi sürdürdüğünü kabul etmiş olacaktır. Buna göre ne onu dövmeye son verdiği ne de onu dövmüş olduğu yanıtını verir. Soranlar yanıtı doyurucu bulmazlar. (Diog. Laert., II, 135.) Yanıt çelişkilidir, ve çelişki ise gerçek değildir (yine Anlak tutumu).

3) “Gizli” ve Elektra. (Biraz anlamsız bir paradoks). “Elektra’nın önünde duran kardeşi Orestes’i bildiği söylenebilir mi yoksa söylenemez mi?”

a) Bilmek birini bir ‘bu’ olarak almaktır, ‘genel olarak’ değil. ‘Bu’ duyusaldır.
b) Elektra Orestes’i duyusal bir ‘bu’ olarak değil ama kendi düşüncesinde bilir. Onun için düşüncedeki ‘bu’ ile buradaki ya da görgül ‘bu’ aynı değildir. Böylece evrensel ve tikel ‘bu’ arasındaki çelişki ortaya çıkar.

4) Daha anlamlı oyunlardan biri de “Kel” (ya da “Yığın”) uslamlamasıdır. Bu kötü sonsuzluk ile ve hiçbir nitel karşıta ulaşamayan nicel ilerleme ile ilgilidir. “Tek bir saçın eksilmesi kel yapar mı?” diye sorulur. Yanıt “Hayır”dır. “Bir tane daha?” Yanıt yine “Hayır”dır. Bir saç daha eksildiğinde (ya da tersine bir buğday tanesi daha eklendiğinde) soru yinelenir. Ve sonunda bir kel kafaya (ya da buğday yığınına) ulaşılır. Yadsınan önerme sonunda doğrulanır. Nicelikten niteliğe geçiş vardır. Bu geçiş karşıtların birliği yoluyla olanaklıdır ve anlak bunu anlamaz.

5) Bireyselin evrensele alınışı da sorun yaratır. “Kimdir o (That)? Koriskus. Koriskus eril midir? Evet. O (That) yüksüz eşeydir ve böylece Koriskus’un yansız olduğu söylenir.”  (Aristoteles, De Soph. Elench. c 14.)

iii) Stilpo
Megaralı. Eristiklerin en ünlülerinden biri. “Çok güçlü bir tartışmacı, ve konuşma becerisi öylesine yüksekti ki tüm Yunanistan ona bakmakla Megaralılar olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.” (Diog. Laert.)

Büyük İskender zamanında yaşadı ve 324’te öldü. İskender’in kendi aralarında çarpışan generalleri Megara’yı aldıkları zaman onu onurlandırdılar.

Stilpo evrenseli soyut anlak özdeşliği anlamında aldı. Uslamlamalarında ana nokta tikel ile karşıtlık içinde evrensellik biçimine birincil önemin verilmesidir.

1) “Herhangi bir insandan söz eden biri hiç kimseden söz etmiş olmaz çünkü ne bu ne de şu insandan söz etmektedir. Çünkü niçin şundan değil de bundan söz ediyor olsun? Öyleyse bundan söz ediyor olamaz.”  İnsanın evrensel olduğu ve hiç kimsenin özel olarak belirtilmediği açıktır; ama gene de “biri”ni düşünürüz. Ama Stilpo “bu”nun varolmadığını ve anlatılamayacağını, yalnızca evrenselin varolduğunu söyler. Diogenes Laertius bunu “Stilpo cinslerin ayrımını ortadan kaldırdı” yolunda anlar. Ama alıntıdan evrensele sarıldığı ve bireyseli ortadan kaldırdığı sonucu da çıkar. Başka örnerlerde de bu böyledir: “Lahana burada gösterilen değildir. Çünkü lahana binlerce yıl boyunca vardı, ve öyleyse bu (görülen) lahana değildir.” Yalnızca evrensel vardır, ve ‘bu’ lahana yoktur.

Bireyselin kendinde evrensel olduğu gözlemi doğal bilinçte bulunmaz. Aslında modern felsefede de bulunmaz. Tekil ‘Bu’ gerçekte tüm şeylerin en “evrensel”idir.  

2) Stilpo evrenseli bağımsız olarak anlattığı için herşeyi dağıtıp çözdü. Simplikios şunları söyler:  

“Megaralılar değişik belirlenimleri olanın ayrı olduğunu ve türlü olanların birbirlerinden ayrılmış olduklarını doğru olarak kabul ettiklerinden, her bir şeyin kendisinden ayrılmış olduğunu tanıtlıyor göründüler. Bu yüzden müzikal Sokrates bilge Sokrates’ten daha başka bir belirlenim olduğundan, Sokrates kendi kendisinden ayırıldı.”   

Şeylerin belirlenimleri kendileri için belirlenimler oldukları için, bunlardan her biri bağımsız olarak saptanır, ve gene de şey bu bağımsız evrenselliklerin bir toplağıdır. Stilpo bunu ileri sürüyordu. Ona göre evrensel belirlenimler ancak ayrılıkları içinde gerçekten varoldukları ve birey değişik düşüncelerin ayrılmamış birliği olduğu için, onun için bireysel hiçbirşeyin hiçbir gerçekliği yoktur.  

3) Plutark ondan alıntı yapar:

“Ayrı bir yüklem hiçbir durumda bir nesneye yüklenemez. Böylece insan iyidir ya da insan bir generaldir diyemeyiz, ama ancak insan yalnızca insandır, iyi yalnızca iyidir, general yalnızca generaldir diyebiliriz. Ne de on bir şovalye diyebiliriz, çünkü şovalyeler yalnızca şovalyelerdir, on bin yalnızca on bindir, vb. Koşan bir attan söz ettiğimiz zaman, Stilpo yüklemin yüklendiği nesne ile özdeş olmadığını söyler. Çünkü insan kavram-belirlenimi iyi kavram-belirleniminden ayrıdır. Benzer olarak at ve koşma da ayrıdırlar: Birer tanımlarını vermemiz istendiğinde, ikisi için aynı tanımı vermeyiz. Bu yüzden ayrı olan için ayrı birşey söyleyenler yanılmaktadırlar. Çünkü eğer insan ve iyi aynı olsalardı, ve benzer olarak at ve koşma aynı olsalardı, iyi ekmek ve fizik için ve koşma aslanlar ve köpekler için nasıl söylenebilirdi?”

  Plutark şöyle sonlandırır:

  “Ama bu yüzden hangi insan daha kötü yaşamıştır? Bunun söylendiğini işiten ve ince bir şaka olduğunu bilmeyen kimse var mıdır?”


2) Kireanik Okul. Adını Afrika’da Kirene’li Aristippos’tan aldı. Sokrates gibi, bireysel yaşamı ve kılgısal felsefeyi asıl ilgi noktası yaptılar.

Kirenaikler iyinin genelde belirlenimi ile yetinmeyip onu bireyin Hazzı ile bir gördüler. Buna göre Kiniklerin onlarla karşıtlık içinde olduğu düşünülebilir çünkü Kinikler doğal isteklerin doyumunun belirli içeriklerini olumsuz olarak gördüler. Ama her iki okul da bireyin özgürlük ve bağımsızlığını hedef aldı.

Kireanikler mutluluğu insanın en yüksek ereği olarak gördüler. Ama mutluluk olarak mutluluk içeriksizdir, geneldir.

Bu konunun felsefi gelişimi genç Aristuppos’a yüklenir. Theodoros, Hegesias ve Annikeris ise ilkeyi daha öte geliştirdiler ve ilke sonunda bozularak Epikürcülüğe kaynaştı.

Duygu belirlenimsiz bireyseldir. Ama bu ilkeye düşünce katılırsa, düşüncenin evrenselliği yoluyla olumsallık, bireysellik, öznellik yiter.  Böylece Kireanik okulda evrenselin tutarlılığı bireysel-duyusal ilke açısından tutarsızlıktır.

i) Aristippos
Sokrates’in dostu. Onun tarafından eğitildi. Para alan ilk Sokratik oldu. Sokrates’e para gönderdi ama para geri gönderildi.

Genel iyilik ve güzellik ile yetinmedi ve varoluşu bireysellik olarak uç belirleniminde aldı. Hazzı insanın ussal olarak ilgilenmesi gereken tek şey olarak gördü. Öğretisinden çok kişiliği öne çıkar.

Bir ekin insanı olarak haz ile ilgilendi, böylece kendin itikel herşeyin, her tutkunun, her sınırın üzerine yükseltti. Haz ilke yapıldığı zaman ona bağımlı oluruz ve bu özgürlük ilkesi ile karşıtlık içindedir. Ama düşüncenin gelişimi biricik haz olarak alınırsa, tinin eksiksiz özgürlüğü korunur. Aristippos ekine en büyük değeri yükledi. Haz yalnızca felsefi ekinin insanları için bir ilkedir: Haz verici olan dolaysızca değil ama ancak düşünce aracılığıyla bilinir.

Aristippus ilkesi ile uyum içinde yaşadı. Hazzı düşünce ile birlikte aradığı için, geçici hazları kötülüğün kaynağı olarak gördü. Şeylere, özellikle değişken doğalı şeylere bağımlı olmayı yadsıdı. Geçici hazlar ile yetindiği ve olmayanın eksikliğini duymadığı için, kendini her koşula uydurdu. Platon yalnızca ona kaftan ve çaput giyme yeteneği verilmiştir der.

Öğretisi gerçek özün dolaysızca verili olduğu biçimiyle Varlık, e.d. yalın olarak duygu olduğu biçimindedir. Gerçeklik duyumsanan değil ama duyumsamanın kendisidir.  

“Böylece Kireanikler gerçek ölçütü duyumların oluşturduğunu söylerler; yalnızca onlar bilinebilir ve yanılmazdırlar, ama duygu üreten ne bilinebilir ne de yanılmazdır. Böylece bir beyaz ve tatlıyı algıladığımız zaman, bu koşulumuzu gerçeklik ve pekinlik ile ileri sürebiliriz. Ama bu duyguların nedenlerininin kendilerinin beyaz ve tatlı nesneler olduklarını pekinlikle doğrulayamayız. Bu insanların erekler konusunda söyledikleri de bununla uyum içindedir, çünkü duyumlar ereklere de genişlerler. Duyumlar ya hoş ya nahoş ya da ikisinden hiç biridir. Şimde nahoş duygulara kötü derler ve bunların ereği acıdır; hoş olan iyi olandır ve bunun değişmez ereği mutluluktur. Böylece duygular bilgi için ölçütler ve eylem için ereklerdir.”  (Sextus Empiricus, adv. Math. Vıı, 191, 199, 200.)  

Bilge insan düşüncesi doğar. Ne yaparlar? Kimler bilgelerdir? İyinin belirlenimini aramak düşünceyi bu açılıma götürür.

 

ii) Thedorus
Geç Kirenaiklerden. Tanrıların varoluşunu yadsıdı ve bu yüzden Atina’dan sürüldü. Pozitif tanrıların kurgul önemi olmadığına göre bu felsefi bir sorun değildir.  

“Sevinç ve üzüntüyü erek yaptı, ama öyle bir yolda ki birincisi anlak ile ve ikincisi anlak yokluğu ile ilişkiliydi. İyiyi anlak ve türe olarak, ve kötüyü karşıt olarak tanımladı. Haz ve acı ise ilgisizdiler.” (Diog. Laert. II, 97, 98).

Duygu olarak duygunun gerçek varoluşu yoktur. Düşünce ile anlaşılmalıdır. Ama evrensel olan düşünce kendi içinde hoş olanı olduğu gibi nahoş olanı da kapsar. Theodorus hazzı anlak ve türede aramamız gerektiğini düşündü. Ama mutluluğun düşünce ile aranması sözleri boş, düşüncesiz sözlerdir.

 iii) Hegesias
Hegesias duygu ve evrensellik arasındaki uyumsuzluğu duyguyu hiçliğe indirgeyerek çözdü. Ama gene de Hazzı erek aldığı için, onu evrensel yaptı. Ama haz tikel haz olarak evrensel ile uyum içinde değildir.

“Hiçbir eksiksiz mutluluk yoktur. Beden birçok acı ile karşılaşır, ve ruh onunla birlikte acı çeker. Bu yüzdendir ki ölümü mü yoksa yaşamı mı seçtiğimizin bir önemi yoktur. Kendinde hiçbirşey hoş ya da nahoş değildir.”  Hoş ve nahoş olma ölçütü evrenselini yitirdiği için bütünüyle belirsizleşir. Belirsizlik anlamsızlıktır. Biricik varlık olarak görülen Evrenselin önünde tüm belirlilikler yitince yaşamın kendisi de gerçekliğini yitirir. “Hazzın seyrekliği, yeniliği ya da aşırılığı kimi durumlarda haz, başkalarında hoşnutsuzluk yaratır. Yoksulluğun ve varsıllığın hoş olan için hiçbir anlamı yoktur, çünkü varsılların yoksullardan daha çok haz duyamadıklarını görürüz. Benzer olarak, kölelik ve özgürlük, soylu ve soysuz doğum, ün ve ünsüzlük haz açısından eşdeğerdirler. Ancak bir budala için yaşamanın bir önemi olabilir; bilge insan için önemsizdir” ve öyleyse o özgürdür.  

“Bilge insan kendi istencine göre davranır, ve başka hiçbirşeyi eşit ölçüde değerli görmez. Çünkü başkalarından en büyük yararları bile görse, bu kendisinin verdiğine eşit değildir. Hegesias ve dostları da duyguyu uzaklaştırırlar, çünkü yeterli bilgi vermez. Dahası, en iyi olduğunu düşünmek için nedenimizin olduğu şeyleri yapmalıyız derler. Günahkar bağışlanmalıdır, çünkü hiç kimse bile bile günah işlemez, ama tutkuya yenik düşmüştür. Bilge insan nefret etmez, ama bilgilendirir. Çabaları iyiye olmaktan çok kötülükten kaçınmaya yöneliktir, çünkü amacı sıkıntı ve üzüntü olmaksızın yaşamaktır.” (Diog. Laert., II, 93-95). 

Bireysel özbilincin özgürlüğünden doğan bu ilkeyi Hegesias bilge insanların eksiksiz ilgisizlik durumu olarak anlattı. İskenderiye’de yaşayan Hegesias’a zamanın krallarına ders verme izni verilmedi, çünkü dinleyicilerinden pek çoğunda yaşama karşı öylesine ilgisizlik yarattı ki kendi yaşamlarına son verdiler. (Cicero, Tusc. Quest. I. 34.)

iv) Annikeris.
Annikeris ve dostları Kireanik okulun ilkesinden saptılar.  

“Ortak yaşamda dostluğu, ana-babaya minnettarlık ve saygıyı ve kendi ülkesine hizmeti kabul ettiler. Ve bilge insanlar böyle yapmakla güçlük çekmek ve çalışmak zorunda kalsalar da, gene de mutlu olabilirler, üstelik çok az haz duymalarına karşın. Dostluklar yalnızca yararcı temeller üzerine değil ama gelişen iyi niyet üzerine kurulmalıdır. Ve dostlar için duyulan sevgiden ötürü giderek yükler ve güçlükler bile üstlenilmelidir.” (Diog. Laert. II. 96-7.)  

Okul böylelikle evrenselini, kurgul öğesini yitirdi ve popülerleşti.

 


3) Kinik Okul.

Kiniklerde kurgul öğe çok yetersizdir ve dizgeye benzer bir öğretileri yoktur. İlkeleri daha sonra Stoacılar tarafından felsefi bir yapıya örgütlendi.

Kinikler için (Kireanikler için olduğu gibi) sorun hem eylem hem de bilgi açısından bilinç için ilkenin ne olduğunu saptamaktı. Kinikler de İyiyi evrensel erek olarak aldılar ve bireysel insan için nede aranması gerektiğini sordular. Kireanikler bireysel duyguyu ilke ya da bilinç için gerçek varlık yaparken, Kinikler ise bu duyguyu evrensel biçimi içinde alarak tüm bireyselliğe ilgisiz saydılar. Kireanikler için duygu düşünce tarafından belirlendiği için evrenselliğe ve gerçek özgürlüğe genişlerken, Kinikler ise insanın özelliği olarak eksiksiz özgürlük ile başlarlar ve buna göre tüm düşüceye ve yaşama, tüm dışsal bireyselliğe, kişisel ereklere, gereksinim ve hazlara karşı ilgisizliği savundular. Buna göre tüm bu dışsallıklardan vazgeçmeyi ve gereksinimleri yalnızca doğanın zorunluklarına sınırlamayı seçtiler ve böylece iyinin içeriğini Doğadan en büyük bağımsızlık olarak, e.d. olanaklı en az gereksinim düzeyi olarak gördüler. Bu duygunun hazlarından bir geri çekiliştir. Burada olumsuz yan belirleyicidir. Böyle olumsuz özgürlük gerçek özgürlük değildir. Gerçek özgürlük doğal olanı doğrulamak ve karşısına almak, ve onun üzerinde ve ondan özgür durmaktır.

i) Antisthenes
Sokrates’in Atinalı dostu olan Antisthenes Kinik olduğunu ileri süren ilk düşünürdü. Atina’da yaşadı, bir gimnasiumda dersler verdi, ve “yalın köpek” olarak tanınırdı. Annesinin bir Trakyalı olması değersizlik sanı yapıldığında, tanrıların annesinin Frigyalı olduğu söyledi. Gorgias ve Sokrates tarafından eğitildi, her gün Pire’den Atina’ya Sokrates’i dinlemeye gelirdi. Çeşitli kitaplar yazdı.  

“Erdem kendine yeterlidir, ve Sokratik karakter gücünden daha çoğunu gerektirmez. İyi eşsizdir, kötü değersizdir. Erdem yapılanlardan oluşur ve bir nedenler ya da kuramlar çokluğu gerektirmez. İnsanın ereği erdemli bir yaşamdır. Bilge insan kendi ile yetinir, çünkü başkalarının iye olduğu herşeye iye görünür. Kendi erdemi ona doyum verir. Tüm dünyada kendi yuvasındadır. Eğer ünü yoksa, bu bir kötülük olarak değil ama bir iyilik olarak görülecektir.” (Diog. Laert. VI. 11, 12 (104). )  

Ama Antisthenes’in kendisi kuramlar ve nedenler üretir. Burada bir kez daha bilge insan üzerine aynı sıkıcı konuşmayı görürüz. Böyle bilgelik yalnızca vazgeçmeden, geri çekilmeden, baskıdan oluşur. Ama bu kaçıştır. Gerçek özgürlük ise olumsuzdan kaçmaktan değil ama onu karşısına alarak ondan bağımsızlığı başarmaktan oluşur. Bu moral yaşamdır. Kaçış ise kaçınılmaz olarak ahlaksızlığı getirir. Antisthenes’in tutumu kabalık, davranışta incelik yoksunluğu ve giderek utanmazlığa dek varır. Kinikler alay konusu edildiler. Antisthenes’in  yaşamda yoksulluğa değer yüklediği de söylenir. Kiniklerin zeytin ağacından yapılı kalın bir sopaları vardır, iç çamaşır giymeksizin bir çaput ile örtünürler ve yiyecek için bir dilenci çıkını ve su içmek için bir de kupa taşırlar. Gereksinimlerin yalınlaştırılması ve özgürlükleri budur. Ama bu özgürlük doğaya karşı belirlenir, tin ile ilişki içinde değil. Kinik doğallık tinin özgürlüğü ve açınımı değildir. Tersine, insanın küçülmesi, doğaya köleliliğinin arttırılmasıdır. Olumsuz özgürlük — anlak özgürlüğü — tersine döner.  

Sokrates Kiniklerin giyim yollarını kibir olarak eleştirir. Çünkü “Antisthenes giysisindeki bir deliği gösterdiği zaman, Sokrates ona giysindeki delikten kibirini görüyorum” der (Diog. Laert. VI. 8; II. 36).

ii) Diogenes
Sinoplu Diogenes en ünlü Kiniktir. İğneliyici ve ustaca vuruşları, acı ve alaycı sözleri vardır. Ama sık sık daha iyi yanıtlar alır. ‘Köpek’ olarak adlandırıldı. Kinikliği bir yaşam yolu olarak seçti, bir felsefe değil. Kendini en yalın yaşam gereksinimlerine sınırladı ve böyle yapmayanlarla alay etti. Ama kendisi alay konusu oldu. Bir çocuğun elleriyle su içtiğini görünce kupasını fırlatıp attı. Hiçbir gereksinimi olmamak tanrısaldır, diyordu; olanaklı olduğunca az gereksinimi olmak tanrısala yaklaşmaktır. Atina sokaklarında, pazar yerinde fıçılarda yaşadı. Atina’da Zeus’un Sundurmasında yaşarken Atinalıların ona harika bir konut yapmış olduklarını söyledi. (Diog. Laert., VI.)

Kabalık, utanmazlık olayları ile ünlüdür.

Bir keresinde Platon’un evindeki güzel halılar üzerinde çamurlu ayaklarıyla yürürken “Platon’un gururu üzerinde yürüyorum” dedi. Platon, “Evet,” dedi, “ama bir başka gururla.”

Bir yemekte bir konuk ona bir köpekmiş gibi kemik attığı zaman ona giderek bir köpek gibi davrandı. 
Daha sonraki Kinikler daha da utanmazdılar. Köpek adını tam olarak hak ederler.  



GELİŞTİRİLİYOR