Sokrates
Frederick
Copleston
1. Sokrates’in Yaşamının
Erken Dönemi
SOKRATES’İN
ÖLÜMÜ İÖ 399 yılına düştü, ve Platon Sokrates
öldüğü zaman onun yetmişinde ya da bunun biraz üzerinde olduğunu söylediği
için, İÖ 470 yakınlarında doğmuş olmalıdır.1
Antiokhid soyundan ve Alopekae yöresinden Sofroniskus ve Faenarete’nin oğullarıydı.
Kimileri babasının bir taş işçisi olduğunu söylemişlerdir,2 ama
A. E. Taylor, Burnet ile birlikte, öykünün Eutifro’da şakacı bir biçimde
Daedalus’tan Sokrates’in atası olarak söz edilmesinden doğan bir yanlış anlama
olduğunu düşünür.3 Her ne olursa olsun, bu babasının işi olmuşsa
bile, Sokrates’in kendisi onun izinden yürümüş görünmez, ve Akropolis’te daha
sonra Sokrates’in çalışmaları olarak gösterilecek güzellik tanrıçası yontuları
arkeoolglar tarafından daha erken bir yontucuya yüklenirler.4 Bununla
birlikte, Sokrates’i daha sonra tam-zırhlı bir hoplit olarak hizmet ediyor
bulduğumuz için, çok yoksul bir aileden gelmiş olamaz, ve ona böyle bir hizmeti
üstlenmesini sağlayabilecek yeterli bir kalıt bırakılmış olmalıdır. Faenarete,
Sokrates’in annesi, Theaetetus’ta5 bir ebe olarak anlatılır;
ama eğer ebe olmuşsa bile, bu, Taylor’un da belirttiği gibi, sözcüğün çağdaş
anlamında bir ebe olduğu anlamında alınmamalıdır.6 Sokrates’in
erken yaşamı böylece Atina görkeminin büyük çiçekleniş dönemine düşer. Persler
479’da Plataea’da yenilmişler ve 472’de Aeskilus Persae’yi yazmıştı:
Sofokles ve Euripides he-nüz çocukluk çağındaydılar.7 Dahası, Atina
şimdiden deniz imparatorluğunun temellerini atmıştı.
Platon’un
Simpozyum’unda Alkibiades Sokrates’i bir satire ya da Silenus’a benziyor
olarak betimler,8 ve Aristofanes onun bir ördek gibi çalım satarak
yürüdüğünü söyler ve gözlerini yuvarlama alışkanlığıyla alay ederdi.9
Ama ayrıca biliyoruz ki özel bir bedensel dinçliği ve dayanıklı bir yapısı
vardı. Kış ve yaz aynı giysileri giyerdi ve üstelik bir kış seferinde bile
yalın ayak yürüme alışkanlığını bırakmamıştı. Yemede ve içmede oldukça ölçülü
olmasına karşın, kötüleşmeksizin oldukça içebilirdi. Gençliğinden bu yana
kendi gizemli ‘‘ses’’ ya da ‘‘işaret’’ ya da daimonundan yasaklayıcı
iletiler ya da uyarılar alırdu. Simpozyum onun biri bütün bir gün ve
gece boyunca—ve üstelik askeri bir sefer sırasında—süren dalgınlık nöbetlerini
anlatır. Profesör Taylor bu dalgınlıkları esrimeler olarak yorumlamayı istese
de, öyle görünür ki bunlar büyük bir olasılıkla belli bir sorun üzerinde yeğin
ansal yoğunlaşmaya bağlı uzun dalgınlık nöbetleriydiler—bir olgu ki başka
bir düşünürün durumunda bilinmez, üstelik böylesine büyük bir ölçekte olmasa
bile. Simpozyum’da sözü edilen ‘‘esrime’’nin uzunluğunun kendisi bunun
gizemsel-dinsel anlamda gerçek bir kendinden geçme olmasıyla çelişiyor gibi
görünür,10 üstelik böyle uzun bir dalgınlık nöbeti ayrıca kuraldışı
olacak olsa da.
Gördüğümüz
gibi Sokrates yirmilerinin başındayken felsefi düşünce İyonyalıların evrenbilimsel
kurgularından insanın kendisine doğru dönmeye başladı. Ama Sokrates büyük
bir olasılıkla Arkelaus, Apollonialı Diogenes, Empedokles ve başkalarının
felsefelerinde Doğunun ve Batının evrenbilimsel kuramlarını inceleyerek başladı.
Teofrastus Sokrates’in Anaxagoras’ın Atina’daki ardılı olan Arkelaus’un Okulunun
bir üyesi olmuş olduğunu ileri sürer.11 Her ne olursa olsun, Sokrates
Anaxagoras tarafından düşkırıklığına uğratıldı. Değişik felsefi kuramların
bağdaşmazlıkları karşısında kafası karışan Sokrates, Anaxagoras’ın Anlıkan
tüm doğal yasa ve düzenin nedeni olarak söz ettiği pasajda beklenmedik bir
aydınlanma buldu. Pasajdan duyduğu sevinçle Sokrates Anaxagoras’ın Anlığın
evrende nasıl çalıştığını, tüm şeyleri nasıl en iyiye doğru düzenlediğini
açıklayacağı umuduyla onu incelemeye girişti. Gerçekte bulduğu ise Anaxagoras’ın
Anlığı yalnızca burgaç-devimini işletmek için getirmiş olduğuydu. Bu düşkırıklığı
ile Sokrates kendi inceleme çizgisine dönerek yalnızca karışıklıktan ve karşıt
görüşlerden başka hiçbir yere götürmediğini gördüğü Doğal Felsefeyi bıraktı.12
A.
E. Taylor Arkelaus’un ölümü üzerine, Sokrates’in tüm amaç ve niyetlere karşın
onun ardılı olduğunu düşünür,13 ve bu savı Aristofanes’in Bulutlar
adlı oyununun yardımıyla desteklemeye çalışır. Bu oyunda Sokrates ve onun
kavram-fabrikasındaki astları doğal bilimlere düşkün ve Apollonialı Diogenes’in
hava-öğretisini savunuyor olarak temsil edilirler.14 Öyleyse, Sokrates’in
hiçbir zaman ‘‘öğrenci’’ almamış olduğu yolundaki sözleri,15 eğer
Taylor’un yorumu doğruysa, ödemede bulunan hiçbir öğrenci almamış olduğu anlamında
gelecektir. Buna karşı Sokrates’in Savunma’daki şu kesin bildirimi
ileri sürülebilir: ‘‘Ama yalın gerçek, ey Atinalılar, benim fiziksel kurgularla
hiçbir işimin olmadığıdır.’’16 Sokrates’in Savunma’da konuşuyor
olarak betimlendiği sırada evrenbilimsel kurguyu çoktandır bırakmış olduğu
ve sözlerinin zorunlu olarak hiçbir zaman böyle kurgularla uğraşmamış
olduğunu imlemediği doğrudur; gerçekten de, bunlarla uğraşmış olduğunu
bir olgu olarak biliyoruz; ama yazara öyle görünüyor ki pasajın bütün bir
tonu Sokrates’in bir zamanlar bu tür bir kurguya adanmış bir Okulun başı olmuş
olduğu düşüncesi ile karşıtlık içindedir. Savunma’da söylenenler hiç
kuşkusuz Sokrates’in ‘‘dönmeden’’ önce böyle bir Okulun başı olmamış olduğunu
tam olarak tanıtlamaz; ama öyle görünür ki doğal yorum hiçbir zaman böyle
bir konumu doldurmamış olduğudur.
![]() |
|
Delfi’nin Maketi |
Sokrates’in
ironik ahlak felsefecisi Sokrates’’e doğru kesin değişimini yaratmış olan
‘‘dönme’’ ünlü Delfi Bilicisi olayına bağlı gibi görünür. Ksaerefon, Sokrates’in
candan bir arkadaşı, Biliciye Sokrates’ten daha bilgili olan yaşayan bir insan
olup olmadığını sormuş ve ‘‘Hayır’’ yanıtını almıştı. Bu Sokrates’i düşünmeye
götürdü ve tanrının onun kendi bilgisizliğini kabul ettiği için en bilge insan
olduğunu demek istediği vargısına ulaştı. Sonra görevini kalıcı ve pekin gerçekliği,
gerçek bilgeliği arama, ve onu dinlemeyi onaylayacak her insandan yardım alma
olarak düşünmeye başladı.17 Bilici öyküsü ne denli yadırgatıcı
görünürse görünsün, büyük bir olasılıkla gerçekten olmuştur, çünkü Platon’un
açıkça felsefecinin yargılanışının tarihsel bir açıklamasını verme amacındaki
bir diyalogda Sokrates’in sözlerine salt bir uydurmayı koyması pek olası görünmez,
özellikle Savunma erken bir tarihte yazılmışken ve olayları bilenlerin
pekçoğu henüz sağken.
Sokrates’in
Ksantippe ile evliliği özellikle karısının aksi karakterine—ki doğru olabilir
ya da olmayabilir—ilişkin öyküler yüzünden bilinir. Hiç kuşkusuz bunlar Sokrates’in
karısının Fedon’daki betimlenişiyle pek desteklenmezler. Evliliğin
Peloponez Savaşının ilk on yılı sırasındaki bir zamanda yer almış olması olasıdır.
Bu savaşta Sokrates kendini 431/30’da, Potidaea kuşatmasındaki ve yine 424’de
Atinalıların Boeotianlara yenilişindeki yürekliliği ile gösterdi. Ayrıca 422’de
Amfipolis dışında yer alan çarpışmada da bulundu.18
2. Sokrates Sorunu
Sokrates
sorunu felsefi öğretisinin ne olduğunu tam olarak saptama sorunudur. Elimizdeki
kaynaklar—Ksenofon’un Sokratik çalışmaları (Memorabilia ve Simpozyum),
Platon’un diyalogları, Aristoteles’in çeşitli bildirimleri, Aristofanes’in
Bulutlar’ı—bunu güç bir sorun durumuna getirirler. Örneğin, yalnızca
Ksenofon’a dayanacak olsaydık, onun başlıca ilgisi ortaya iyi insanlar ve
yurttaşlar çıkarmak olan, ama mantık ve metafizik sorunlarıyla ilgilenmeyen
bir insan, törel bir halk öğretmeni olduğu izlenimini edinirdik. Eğer, öte
yandan, Sokrates’in ne olduğu bir bütün olarak alınan Platonik diyaloglarda
aranacak olsaydı, en yüksek düzeyde bir metafizikçi, kendini gündelik davranışa
ilişkin sorularla doyuramayan ama aşkınsal bir felsefenin temellerini atan
ve metafiziksel bir Biçimler dünyası öğretisiyle tanınan bir insan izlenimi
edinilirdi. Öte yandan, Aristoteles’in bildirimleri (eğer doğal yorumları
verilecek olursa) bize Sokrates’in kurama karşı ilgisiz olmamasına karşın,
gene de kendisinin Platonizmin ırasalı olan kalıcı bir Biçimler ya da İdealar
öğretisini öğretmemiş olduğunu anlatacaklardır.
Ortak
görüş şöyledir. Ksenofon’un özellikle kendi felsefi yetenek ve ilgi eksikliğine
bağlı olarak Sokrates’i betimleyişinin çok ‘‘sıradan’’ ve ‘‘basma kalıp’’
olmasına karşın (gerçekten de, pek olanaklı gibi görünmese de, Ksenofon’un
savunma amaçlarıyla Sokrates’i gerçekte olduğundan ve onu bildiğinden daha
‘‘sıradan’’ göstermeye çalışmış olduğu görüşü savunulmuştur), Aristoteles’in
tanıklığını yadsıyamayız, ve buna göre Platon’un örneğin Savunma gibi
erken Sokratik çalışmalar dışında Sokrates’in konuşmalarında kendi öğretilerini
sunmuş olduğu vargısına zorlanırız. Bu görüş Ksenofon’un ve Platon’un Sokrates’lerinin
keskin bir karşıtlık ve tutarsızlık içine koyulmamış olmaları gibi büyük bir
üstünlüğü taşır (çünkü Ksenofon’un tablosunun yetersizlikleri onun kendi karakterinin
ve başat ilgilerinin bir sonucu olarak açıklanabilir), ve bu arada Aristoteles’in
açık tanıklığı ise bir yana atılır. Bu yolda Sokrates’in az çok tutarlı bir
tablosu çizilir, ve kaynaklardan hiç birine (kuramın savunucularının ileri
sürecekleri gibi) haksızlık yapılmış olmaz.
Bununla
birlikte, bu görüşe karşı çıkılmıştır. Örneğin Karl Joel, kendi Sokrates anlayışını
Aristoteles’in tanıklığına dayandırarak, Sokrates’in Atina tipini temsil eden
bir anlıkçı ya da ussalcı olduğunu, Ksenofon Sokrates’inin bir Willensethiker
ya da istenç-törecisi olarak Sparta tipini temsil ettiğini ve tarihsel olmadığını
ileri sürer. Joel’e göre öyleyse Ksenofon Sokrates’e Dorik bir ton vermiş
ve onu yanlış sunmuştur.19
Döring
ise, tersine, tarihsel Sokrates tablosunu bulmak için Ksenofon’a bakmamız
gerektiğini ileri sürdü. Aristoteles’in tanıklığı yalnızca Eski Akademinin
Sokrates’in felsefi önemi üzerine yargısının bir özetini kapsarken, Platon
ise Sokrates’i üzerine kendi felsefi öğretilerini asmak için bir askı olarak
kullandı.20 Bu yüzyılda Burnet ve Taylor tarafından bir başka görüş
savunulmuştur. Onlara göre tarihsel Sokrates Platonik Sokrates’tir.21
Platon hiç kuşkusuz Sokrates’in düşüncesini geliştirmiştir, ama, herşeye karşın,
diyaloglarda onun sözlerinde dile getirilen felsefi öğreti tözsel olarak Sokrates’in
gerçek öğretisini temsil eder. Eğer bu doğruysa, o zaman metafiziksel Biçimler
ya da İdealar kuramı için Sokrates’in kendisi sorumlu olacak ve Aristoteles’in
bildiriminin (Sokrates’in Biçimleri ‘‘ayırmamış’’ olduğu) ya bilgisizliğe
bağlı olarak yadsınması ya da açıklanıp bir yana bırakılması gerekecektir.
Burnet ve Taylor’a göre, Platon’un kendi kuramlarını Sokrates’in sözlerine
koymuş olması, eğer Sokrates bunları hiçbir zaman savunmadıysa, pek olacak
birşey gibi görünmez—üstelik Sokrates’i edimsel olarak tanıyan ve gerçekte
ne öğrettiğini bilen insanlar henüz sağken. Dahası, Platon’un geç diyaloglarından
kimilerinde Sokrates’in bundan böyle diyalogları sürükleyici olmaktan çıktığını,
ve Yasalar’da ise bütünüyle dışarda kaldığını belirtirler—ve çıkarılan
sonuç Sokrates’in diyalog yöneticisi bir rol oynadığı yerlerde verdiği düşüncelerin
yalnızca Platon’un değil ama kendisinin düşünceleri olduğu, oysa geç diyaloglarda
Platon’un bağımsız görüşler (en azından Sokrates’ten bağımsız) geliştirdiği
ve böylece Sokrates’in arkatasara düşmesine izin verildiğidir. Bu son uslamlama
hiç kuşkusuz güçlü bir uslamlamadır, tıpkı Sokrates’in ölümünü ele alan Fedon
gibi ‘‘erken’’ bir diyalogda da Biçimler kuramının önemli bir yeri doldurması
olgusu gibi. Ama, eğer Platonik Sokrates tarihsel Sokrates ise, mantıksal
olarak söylememiz gerek ki, örneğin Timaeus’ta Platon en önemli konuşmacının
ağzına sorumluluğunu kendi üzerine almadığı görüşleri koyar, çünkü, eğer Sokrates
Platon’un kendisini temsil etmiyorsa, Timaeus’un da onu temsil etmesini gerektirecek
hiçbir zorlayıcı neden yoktur. Gerçekten de, A. E. Taylor tutarlı ama aşırı
olan bu konumu benimsemede hiçbir duraksama göstermez; ama böylelikle Platon’u
diyaloglarda söylediklerinin çoğu için sorumluluktan kurtarmamızın ilk bakışta
aşırı ölçüde olanaksız olmasından öte, ayrıca, Timaeus açısından, eğer
Taylor’un görüşü doğruysa, bu çarpıcı olgunun ilk kez İS
20’nci yüzyılda ortaya çıkarılmış olduğu olgusunu nasıl açıklayacağız?22
Yine, Burnet ve Taylor’un Platonik Sokrates’e ilişkin görüşünün tutarlı sürdürülüşü
Sokrates’e İdeal Kuramın incelikle işlenmesini, arındırılmasını ve açıklanmasını
yüklemeyi gerektirir—bir kuram ki tarihsel Sokrates tarafından gerçekten geliştirilmiş
olması bütünüyle olasılık dışıdır. Ve bu yaklaşım Aristoteles’in tanıklığının
da bütünüyle gözardı edilmesine götürür.
Metafizik’te
Aristoteles tarafından İdeal Kurama karşı getirilen eleştirinin çoğunun kuramın
Platon tarafından Akademideki derslerde ileri sürülen matematiksel biçimine
yöneldiği, ve belli özel noktalarda Platon’un diyaloglarda söylemiş olduklarının
tuhaf bir biçimde gözardı edilmiş olduğu doğrudur—bir olgu ki Aristoteles’in
yalnızca Akademide geliştirilmiş ama yayımlanmamış kuramı Platonik kuram olarak
kabul etmiş olduğunu belirtiyor olabilir; ama hiç kuşkusuz kurama Aristoteles’in
(haklı ya da haksız olarak) verdiği biçim ile Diyalogların gelişen kuramı
arasında tam bir ayrılık olduğunu söylemek yerinde olmayacaktır. Dahası, kuramın
diyaloglarda bir evrim, değişim ve arınmaya uğraması olgusu onun, en azından
bir düzeye dek, Platon’un kendi konumu üzerine kendi düşüncelerini temsil
ettiğini imler. Geç Antik Çağ yazarları hiç kuşkusuz Diyaloglara Platon’un
kendi felsefesi olarak bakılabileceğine inanıyorlardı, gerçi diyalogların
Sokrates’in öğretisi ile ilişkisi konusunda ayrılıyor ve aralarında özellikle
erken yazarlar Platon’un kendi düşüncelerinden çoğunu diyaloglara geçirmiş
olduğuna inanıyor olsalar da. Sirianus Aristoteles ile çelişir; ama Profesör
Field onun nedenlerinin ‘‘öğretmen ve öğrenci ilişkisinde neyin uygun olduğu
konusunda kendi anlayışı’’ olarak göründüğünü ileri sürer.23
Burnet-Taylor
önsavından yana bir uslamlama ikinci Mektuptaki bir pasajda bulunur. Orada
Platon yazılarda söylemiş olduklarının ‘‘güzelleştirilmiş ve gençleştirilmiş’’
Sokrates’ten başka birşey olmadığını ileri sürer.24 Bununla birlikte,
ilk olarak pasajın ya da giderek bütün bir mektubun asıllığı kuşkulu görünür;
ve ikinci olarak bunu diyaloglar Platon’un Sokrates’in edimsel olarak söylemiş
oldukları temelinde kendisi tarafından haklı olarak geliştirilmiş metafiziksel
üstyapı olarak düşündüklerini veriyor olarak yorumlamak da olanaklıdır. (Field
ki bu pasajın Sokratik yöntemin uygulanışına ve ‘‘çağdaş’’ sorunların tinine
iletmede bulunuyor olabileceğini ileri sürer.) Çünkü hiç kimse diyalogların
tarihsel Sokrates’ten hiçbirşey kapsamadığını ileri sürecek denli aptal olamaz.
Açıktır ki erken diyaloglar doğallıkla başlangıç noktaları olarak tarihsel
Sokrates’i alırlar, ve eğer Platon daha sonraki diyalogların epistemolojik
ve ontolojik kuramlarını bu öğreti üzerine düşünerek geliştirmişse, erişilen
sonuçlara haklı olarak Sokrates’in öğreti ve yönteminin aklanabilir bir gelişim
ve uygulaması olarak bakabilirdi. Mektuptaki sözlerine ağırlık kazandırabilecek
bir başka etmen de Diyaloglarda geliştirildiği biçimiyle İdeal Kuramın, yersiz
bir vurgu olmaksızın, Sokratik öğretinin bir sürdürülüşü ve geliştirilmesi
olarak görülebilirken, bunun kurama Akademide verilen matematiksel biçim açısından
eşit ölçüde doğru olmayacağı yolunda Platon’un kendi kanısıdır.
Hiç
kuşkusuz, Profesör Taylor ve Profesör Burnet gibi felsefeciler tarafından
desteklenen bir görüşün kolayca bir yana itilebileceğini düşünmek saçma olacaktır,
ve yazarın böyle birşeyi imleme gibi bir amacı yoktur; ama Yunan felsefesi
üzerine genel bir kitapta soruyu yeterli bir uzunlukta ele almak ya da Burnet-Taylor
kuramına hak ettiği tam ve ayrıntılı irdelemeyi vermek olanaksızdır. Gene
de, örneğin Mr. Hackforth’un Aristoteles’in Sokrates’in Biçimleri ayırmamış
olduğu yolundaki tanıklığının gözardı edilmesinin yeterince haklı olmadığı
yolundaki sözleriyle25 anlaştığımı bildirmem gerekir. Aristoteles
Akademide yirmi yıl bulunmuş ve felsefe tarihi ile ilgilenmiş olduğu için,
Biçimler kuramı denli önemli bir Platonik öğretinin kökenini saptamayı gözardı
etmiş olduğu pek düşünülemez. Buna Aeskines’in Diyaloglarından elimize geçen
parçaların bize Aristoteles’in görüşünden ayrılmak için hiçbir neden sunmadıkları
olgusunu da eklememiz gerekir, ve Aeskines’in en doğru Sokrates tablosunu
verdiği söyleniyordu. Bu nedenlerle en iyisi Aristoteles’in tanıklığını kabul
etmek, ve Ksenofon’un Sokrates’inin tam Sokrates olmadığını kabul ederken,
geleneksel görüşü, eş deyişle Platon’un kendi kuramlarını büyük saygı duyduğu
Ustasının sözlerine koymuş olduğunu ileri sürmek olarak görünür: Sokrates’in
felsefi etkinliğinin şimdi verilecek olan kısa açıklaması bu yüzden geleneksel
görüş üzerine kurulmuştur. Burnet-Taylor kuramını savunanlar hiç kuşkusuz
bununla Platon’a haksızlık yapıldığını söyleyeceklerdir; ama Aristoteles’e
haksızlık yapmakla durum daha iyileştirilmiş mi olur? Eğer Aristoteles Platon
ve öğrencileri ile uzun süre kişisel ilişkide bulunmamış olsaydı, onun payına
bir yanlışlık olanağını kabul edebilirdik; ama Akademideki yirmi yılını göz
önüne alırsak, böyle bir yanlışlık bütünüyle ortadan kalkıyor görünür. Gene
de, Sokrates’in tarihsel olarak doğru bir tablosuna ilişkin saltık bir pekinliğe
erişmemiz olanaksız görünür, ve kişinin kendi düşüncesi dışındaki tüm düşünceleri
göz önüne almaya değmez olarak dışlaması hiç de akıllıca olmayacaktır. Kişi
ancak Sokrates’in şu değil de bu tablosunu kabul etmenin nedenlerini belirtebilir,
ve daha öteye gidemez.
(Sokrates’in
öğretisinin izleyeceğiniz kısa açıklamasında Ksenofon’dan yararlanılmıştır:
Ksenofon’un bir budala ya da bir yalancı olduğunu kabul edemeyiz. Bütünüyle
doğrudur ki, Platon ve Sokrates’i birbirlerinden ayırdetmenin güç—kimi zaman,
hiç kuşkusuz, olanaksız—olmasına karşın, ‘‘Sokrates ve Ksenofon’u birbirlerinden
ayırdetmek te o denli güçtür. Çünkü emorabilia herhangi bir Platonik
diyalog denli güçlü bir sanat çalışmasıdır, gerçi biçem Ksenofon’un Platon’dan
ayrı olduğu denli ayrı olsa da.’’26 Ama, Mr. Lindsay’ın belirttiği
gibi, Ksenofon Memorabilia’nın yanısıra başka pek çok şey daha yazmıştı,
ve genel olarak yazılarının bir irdelenişi bize çoğu kez Ksenofon’un ne olduğunu
gösterebilir, üstelik her zaman Sokrates’in ne olduğunu göstermiyor olsa da.
Memorabilia bize Sokrates’in Ksenofon’dan yararlandığı izlenimini verir,
ve inanıyoruz ki özünde güvenilirdir, üstelik eski skolastik deyişi anımsamak
da her zaman gerekli olsa da—Quidquid recipitur, secundum modum recipientis
recipitur.)
3. Sokrates’in Felsefi
Etkinliği
1.
Aristoteles bilimde haklı olarak Sokrates’e yükleyebileceğimiz iki gelişmenin
olduğunu bildirir—‘‘tümevarımcı uslamlamaları ve evrensel tanımları’’ kullanımı.27
Bu sözler şu izleyeceğimiz bildirimle bağıntı içinde anlaşılmalıdır: ‘‘Sokrates
evrensellerin ya da tanımların ayrı olarak varolduklarını düşünmüyordu; bununla
birlikte, ardılı onlara ayrı varoluş verdi, ve İdealar dedikleri bu tür birşeydi.’’
Sokrates
öyleyse evrensel tanımlara, e.d. değişmez kavramlara erişmekle ilgileniyordu.
Sofistler göreci öğretiler ileri sürüyor, zorunlu ve evrensel olarak geçerli
olanı yadsıyorlardı. Bununla birlikte, Sokrates evrensel kavramın aynı kalması
olgusu ile derinden etkilendi: tikel örnekler değişebilirler, ama tanım sapasağlam
durur. Bu düşünce bir örnekle açıklanabilir. Aristoteles’in insan tanımı ‘‘ussal
hayvan’’dır. Şimdi, bireysel insanlar doğal yetilerinde birbirlerinden ayrıdırlar:
kimilerinin büyük anlıksal yetileri varken, başkalarının ise yoktur. Kimileri
yaşamlarını usa göre yönetirler; başkaları ise düşünmeksizin içgüdüye ve geçici
dürtülere teslim olurlar. Kimi insanlar uslarının engelsiz kullanımından yararlanamazlar—bunun
nedeni ister uyuşuk olmaları isterse ‘‘ansal olarak kusurlu’’ olmaları olsun.
Ama us yetisine iye tüm hayvanlar—onu edimsel olarak kullanıyor olsunlar ya
da olmasınlar, ister onu özgürce kullanabiliyor isterse örgensel bir bozukluk
tarafından engelleniyor olsunlar—insanlardırlar: insan tanımı onlarda gerçekleşir,
ve bu tanım değişmez kalır, tümü için geçerlidir. Eğer ‘‘insan’’ ise, o zaman
‘‘ussal hayvan’; eğer ‘‘ussal hayvan’’ ise, o zaman ‘‘insan.’’ Bu noktada
soysal ve türsel kavramlarımızın sağın konumlarını ya da nesnel göndermelerini
tartışamayız: yalnızca tikel ve evrensel arasındaki zıtlığı örneklemek ve
tanımın değişmez ırasını belirtmek istiyoruz. Kimi düşünürler evrensel kavramın
yalnızca öznel olduğunu ileri sürmüşlerdir; ama böyle evrensel kavramları
nasıl oluşturabildiğimizi, ve niçin onları oluşturmak zorunda kaldığımızı,
onlar için olguda bir temel olmadıkça anlamak çok güçtür. Evrensellerin nesnel
göndermeleri ve metafiziksel konumları sorusuna daha sonra dönmemiz gerekiyor:
şimdilik evrensel kavram ya da tanımın bize değişmez ve kalıcı birşey sunduğunu,
ve bunun bu ıralara iyeliği yoluyla yiten tikeller dünyasının dışında durduğunu
belirtmekle yetinelim. Tüm insanlar varoluştan silinmiş olsalar bile, ‘‘ussal
hayvan’’ olarak insan tanımı değişmez kalacaktır. Yine, bir parça altından
‘‘gerçek altın’’ olarak söz edebiliriz, ve altın tanımının, ölçünün ya da
evrensel ölçütün bu altın parçasında olgusallaşmış olduğunu imleriz. Benzer
olarak, şeylerin az ya da çok güzel olmalarından söz ederken onların az ya
da çok belli bir düzeyde Güzellik ölçününe yaklaştıklarını imleriz—bir ölçün
ki görgül dünyamızın güzel nesnelerinin tersine değişmeyip olduğu gibi kalır
ve, deyim yerindeyse, tüm tikel güzel nesneleri ‘‘yönetir.’’ Hiç kuşkusuz,
Güzellik ölçününü bildiğimizi sanmakla yanılıyor olabiliriz, ama nesnelerin
az ya da çok güzel olmalarından söz ederken bir ölçünün var olduğunu
imlemekteyizdir. Son bir örnek alalım. Matematikçiler çizgi, çember vb. üzerine
söz eder ve bunları tanımlarlar. Oysa eksiksiz çizgi ve eksiksiz çember görgül
nesneler arasında bulunmaz: olsa olsa ancak çizgi ya da çember tanımlarına
yaklaşımlar vardır. Öyleyse bir yanda günlük görgül dünyanın eksikli ve değişebilir
nesneleri ile öte yanda evrensel kavram ya da tanım arasında bir karşıtlık
vardır. O zaman Sokrates’in evrensel tanıma neden böylesine önem yüklemeye
yöneldiğini anlamak kolaydır. Ağırlıklı olarak törel davranışa yönelik bir
ilgiyle görüyordu ki tanım göreci Sofist öğretiler denizi ortasında üzerinde
insanların durabilecekleri sağlam bir kaya parçası sağlar. Göreci bir törellik
anlayışına göre, örneğin türe kentten kente, topluluktan topluluğa değişir:
hiçbir zaman türenin şu ya da bu olduğunu, ve bu tanımın tüm Devletler için
geçerli olduğunu değil, ama ancak türenin Atina’da bu ve Trakya’da şu olduğunu
söyleyebiliriz. Ama eğer bir kez türenin en iç doğasını anlatan ve tüm insanlar
için geçerli olan evrensel bir türe tanımına erişebilirsek, o zaman üzerine
gidebileceğimiz sağlam birşey bulmuş oluruz, ve yalnızca bireysel eylemleri
değil, ama evrensel türe tanımını nesnelleştirdikleri ya da bundan uzaklaştıkları
düzeye dek değişik Devletlerin ahlaksal ilkelerini de yargılayabiliriz.
2.
Aristoteles haklı olarak Sokrates’e ‘‘tümevarımcı uslamlamalar’’ın yüklenebileceğini
söyler. Şimdi, ‘‘evrensel tanımlar’’ üzerine kafa yorduğu için Sokrates’in
evrenselin metafiziksel konumunu tartışmakla ilgilendiğini düşünmenin yanlış
olması gibi, ‘‘tümevarımcı uslamlamalar’’ üzerine kafa yormakla mantık sorunlarıyla
ilgilenmiş olduğunu düşünmek de yanlış olacaktır. Aristoteles, geriye Sokrates’in
edimsel tutumuna ve yöntemine bakarak, bunu mantıksal terimlerde toparlar;
ama bunun Sokrates’in bir mantıkçının bakış açısından belirtik bir Tümevarım
kuramı geliştirmiş olduğu anlamında alınmaması gerekir.
Sokrates’in
kılgısal yöntemi neydi? Bu diyalektik ya da söyleşi biçimini aldı. Sokrates
biriyle bir söyleşi ya da konuşmaya girer ve ondan belli bir konu üzerindeki
görüşlerini çıkarmaya çalışırdı. Örneğin, yürekliliğin gerçekte ne olduğu
konusunda bilgisizliğini ileri sürebilir ve karşısındakine konu üzerine bir
ışık düşürüp düşüremeyeceğini sorardı. Ya da konuşmayı o yöne götürür, ve
karşısındaki ‘‘yüreklilik’’ sözcüğünü kullandığı zaman, ona yürekliliğin ne
olduğunu sorar, kendi bilgisizliğini ve öğrenme isteğini ileri sürerdi. Karşısındaki
sözcüğü kullanmıştı, öyleyse ne demek olduğunu bilmesi gerekiyordu. Ona bir
tanım ya da betimleme verildiği zaman, Sokrates büyük bir hoşnutluk duyduğunu
belirtir, ama aydınlığa çıkarılmasını istediği bir iki küçük güçlük daha olduğunu
söylerdi. Böylece sorular sorar, konuşmanın çoğunu karşısındakine bırakır
ama konuşmanın gidişini denetler ve böylece önerilen yüreklilik tanımının
yetersizliğini açığa çıkarırdı. Öteki geriye yeni ya da değiştirilmiş bir
tanıma döner ve böylece süreç sonundaki başarı ya da başarsızlığa doğru ilerlerdi.
Eytişim,
öyleyse, daha az yeterli tanımlardan daha yeterli bir tanıma, ya da tikel
örneklerin irdelenişinden evrensel bir tanıma ilerliyordu. Zaman zaman gerçekten
hiçbir belirli sonuca erişilemiyordu;28 ama ne olursa olsun amaç
aynıydı: gerçek ve evrensel tanıma erişmek. Ve uslamlama tikelden evrensele,
ya da daha az eksiksizden daha eksiksiz olana ilerlediği için, gerçekten bir
tümvarım süreci olduğu söylenebilir. Ksenofon Sokrates’in araştırmaya çalıştığı
ve doğalarını tanımlarda saptamayı umudettiği kimi törel fenomenlerden söz
eder—örneğin, dindarlık ve dinsizlik, haklılık ve haksızlık, yüreklilik ve
korkaklık.29 (Platon’un erken diyalogları aynı törel değerlerle
ilgilidir—Eutifron dindarlık ile (sonuç yok); Çarmides ölçülülük
ile (sonuç yok); Lisis dostluk ile (sonuç yok).) Araştırma örneğin
haksızlığın doğasını ilgilendirir. Ortaya örnekler getirilir—aldatmak, zarar
vermek, köleleştirmek vb. Sonra belirtilir ki bunlar ancak dostlara yapıldıkları
zaman haksızdırlar. Ama belli bir noktada güçlükler doğar. Eğer biri geçici
bir umutsuzluk durumunda kendini öldürmek için bir dostunun kılıcını çalmışsa,
burada herhangi bir haksızlık yapılmış değildir. Ne de, eğer bir baba hasta
oğluna onu iyileştirecek ilaçları aldırmak için yalana başvurursa, onun payına
bir haksızlık söz konusudur. Bu yüzden, öyle görünür ki, eylemler ancak dostlara
karşı onlara zarar verme niyetiyle yapıldıkları zaman haksızdırlar.30
3.
Bu eytişim hiç kuşkusuz bilgisizlikleri sergilenmiş ve aşırı güvenleri kırılmış
olanlara biraz kızdırıcı ya da giderek sinirlendirici ve utandırıcı görünebiliyordu—ve
büyüklerinin ‘‘çuvala konduğunu’’ görmek için Sokrates’in çevresinde toplanan
genç insanları eğlendirmiş de olabilir—, ama Sokrates’in amacı utandırmak
ya da rahatsız etmek değildi. Amacı gerçeği bulmaktı, salt bir kurgu sorunu
olarak değil ama iyi yaşamı göz önünde bulundurarak: güzel davranmak için
iyi yaşamın ne olduğu bilinmelidir. O zaman ‘‘ironisi,’’ bilgisizliğini ileri
sürmesi, içtendi; bilmiyordu, ama bulmayı istiyordu ve başkalarını kendileri
için düşünmeye ve ruhlarına özen gösterme gibi olağanüstü önemdeki bir görev
üzerine kafa yormaya yöneltmeyi istiyordu. Sokrates düşünen ve isteyen özne
anlamında ruhun değerine derinden inandı, ve ruha ona yaraşır bir özeni göstermek
için bilginin, gerçek bilgeliğin önemini açıkça gördü. İnsan yaşamının davranışta
somutlaşmaları gereken gerçek değerleri nelerdir? Sokrates yöntemini ‘‘ebelik’’
olarak adlandırıyordu, yalnızca annesine şakacı bir anıştırmada bulunmak için
değil, ama, doğru eylemi göz önünde tutarak, başkalarını kafalarında gerçek
düşünceler üretmeye götürme niyetini anlatmak için. Bu böyle olunca, Sokrates’in
tanıma neden böylesine önem verdiğini anlamak kolaylaşır. Bilgiçlik taslamıyordu,
yaşamın doğru bir biçimde denetlenmesi için gerçeğin açık bir bilgisinin özsel
olduğuna inanıyordu. Açık tanım biçiminde gerçek düşünceleri doğurmak istiyordu,
ve kurgul değil ama kılgısal bir erek için. Törebilim ile uğraşmasının nedeni
budur.
4.
Sokrates’in ilgisinin başlıca törel olduğunu söylemiştim. Aristoteles bütünüyle
açık olarak Sokrates ‘‘Törel sorunlarla ilgilendi’’31 der. Ve yine
‘‘Sokrates karakter yücelikleri ile de ilgilendi, ve bunlarla bağıntı içinde
evrensel tanımlar sorununu ortaya süren ilk o oldu.’’32 Aristoteles’in
bu bildirimi hiç kuşkusuz Ksenofon tarafından verilen Sokrates tablosu tarafından
desteklenir.
![]() |
|
Delfi tiyatrosunun kalıntıları. |
Savunma’da
Platon yargılanmakta olan Sokrates’in üstlendiği görevi anlatır. O herhangi
birine en büyük iyiliği yapabileceği yere gider, ‘‘aranızdaki herkesi kendine
bakması, ve kişisel çıkarlarına eğilmeden önce erdem ve bilgeliği araması,
ve Devletin çıkarlarına bakmadan önce Devlete bakması, ve bunun tüm eylemlerinde
izlediği düzen olması gerektiğine inandırmaya’’ çalışırdı.33 Sokrates’in
‘‘görevi’’ buydu, ve bunu insanları bilgelik ve erdemin kazanılması yoluyla
en soylu iyelikleri, ruhları için özen göstermeye uyarmak için Delfi tanrısı
tarafından ona verilmiş bir görev olarak görüyordu. O salt bilgiç bir mantıkçı,
salt yokedici bir eleştirmen değil, ama toplumsal sorumluluğu olan bir insandı.
Eğer yüzeysel görüşleri ve gevşek varsayımları eleştirip açığa sermişse, bunun
nedeni kendi yüksek eytişimsel inceliğini sergilemek için duyulan kof bir
istek değil, ama onunla konuşanların iyiliğine ve kendini öğrenmeye yönelik
bir istekti.
Hiç
kuşkusuz bir Yunan Kent devletinin üyesinde törel bir ilginin politik bir
ilgiden bütünüyle ayrılmış olmasını beklemek doğru değildir, çünkü Yunanlı
özsel olarak bir yurttaştı, ve iyi yaşamı kent çerçevesi içersinde sürdürmek
zorundaydı. Böylece Ksenofon Sokrates’in kent, yurttaş, egemen ve yöneticiyi
incelediğini anlatır; ve Sokrates’in Savunma’da Devletin çıkarlarına
bakmadan önce Devletin kendisine bakma konusunda söylediklerini görmüştük.34
Ama bu tam bu sözlerin imlediği ve Sokrates’in yaşamından açıkça görüldüğü
gibi, o genelde parti politikası ile değil ama törel yanı içindeki politik
yaşam ile ilgileniyordu. İyi bir yaşam sürdürmeyi isteyen Yunanlı için Devletin
ne olduğunu ve bir yurttaş olmanın ne anlama geldiğini anlamanın büyük önemi
vardı, çünkü Devletin doğası ve iyi bir Devletin ne olduğu bilinmedikçe Devlet
için özen gösterilemezdi. Bilgi törel eyleme bir araç olarak araştırılır.
5.
Bu son söylenenleri biraz daha geliştirmek gerekir, çünkü bilgi ve erdem arasındaki
ilişki konusundaki Sokratik kuram Sokratik törenin ırasalıdır. Sokrates’e
göre bilgi ve erdem birdir, şu anlamda ki, bilge insan, neyin doğru olduğunu
bilen kişi, ayrıca doğru olanı yapacaktır. Başka bir deyişle,
hiç kimse bilerek ve amaçlayarak kötülük yapmaz; kimse kötülük olarak kötülüğü
seçmez.
Bu
‘‘törel anlıksalcılık’’ ilk bakışta gündelik yaşamın olgularıyla açık çelişki
içinde duruyor gibi görünür. Zaman zaman kendimizin yanlışlıklarını bildiğimiz
şeyleri bilerek yaptığımızın bilincinde olmaz mıyız, ve başkalarının da zaman
zaman aynı yolda davrandıklarına inanmaz mıyız? Bir insandan kötü bir eylemin
sorumlusu olarak söz ettiğimizde, o eylemi kötülüğünü bile bile yapmış olduğunu
düşünmez miyiz? Eğer o insanın eylemin kötülüğünü bilmediğini düşünmek için
nedenlerimiz varsa, onu ahlaksal olarak sorumlu görmeyiz. Öyleyse, Sokrates’in
ruhun usdışı parçalarını unutması ve bir insanı yanlış olduğunu bildiği şeyi
yapmaya götüren ahlaksal zayıflık olgusuna yeterince önem vermemiş olması
zemininde, bilgi ve erdemin özdeşleştirilmesini eleştiren Aristoteles ile
anlaşma eğilimindeyiz.35
Öne
sürülmüştür ki, Sokrates’in kendisi olağandışı bir yolda ahlaksal davranış
açısından tutkuların etkisinden özgür olduğu için, aynı koşulu başkalarına
da yükleme eğilimdeydi ve doğru olanı yapma başarısızlığının ahlaksal zayıflıktan
çok bilgisizliğe bağlı olduğu vargısına ulaştı. Yine ileri sürülmüştür ki,
Sokrates erdemi bilgi ya da bilgelik ile özdeşleştirirken düşündüğü şey herhangi
bir tür bilgi değil ama gerçek bir kişisel kanıydı. Böylece Profesör Stace
belirtir ki insanlar kiliseye gidebilir ve bu dünyanın şeylerinin değersiz
olduklarına inandıklarını söyleyebilirler. Ama sanki değer verdikleri biricik
şeyler bunlarmış gibi davranırlar. Sokrates’in göz önünde tuttuğu şey
bu tür bilgi değildir: Demek istediği gerçek bir kişisel kanıydı.36
Bunlar
pekala kabul edilebilir, ama Sokrates’in ‘‘doğru’’ ile ne demek istediğini
gözden kaçırmamak önemlidir. Sokrates’e göre, insanın gerçek mutluluğunu (eudamonia)
geliştirme anlamında onun gerçek yararına hizmet eden eylem doğrudur. Herkes
hiç kuşkusuz kendi iyiliğini ister. Öte yandan, yerine getirildiği sırada
ne denli hoş görünürse görünsün, her tür eylem insanın gerçek mutluluğuna
katkıda bulunmaz. Örneğin, sürekli sarhoş olmak birine hoş gelebilir, özellikle
derin bir üzüntüden acı çekiyorsa. Ama bu insanın gerçek iyiliği değildir.
Sağlığını bozmanın yanısıra, onu bir alışkanlığa köleleştirme etkisi de vardır,
ve insanın en yüksek iyeliğinin, onu hayvanlardan ayıran usunun işleyişini
engeller. Eğer bir insan sürekli olarak sarhoş olur ve bunun gerçekten iyiliğine
olduğuna inanırsa, o zaman bilgisizlikten, gerçek iyiliğinin ne olduğunu anlamamaktan
ötürü yanılır. Sokrates diyecektir ki eğer sarhoş olmamanın gerçek iyiliği
olduğunu ve mutluluğuna katkıda bulunduğunu bilecek olsaydı, o zaman sarhoş
olmazdı. Buna karşı hiç kuşkusuz Aristoteles ile birlikte belirtmek gerek
ki, bir insan pekala bir sarhoşluk alışkanlığına kapılmanın enson mutluluğuna
katkıda bulunmadığını bilebilir, ve gene de kendini alışkanlığa bırakabilir.
Bu kuşkusuz doğrudur; Aristoteles’in eleştirisi yadsınabilecek gibi görünmez;
ama bu noktada (Stace ile birlikte) belirtebiliriz ki, eğer insan sarhoşluk
alışkanlığının kötülüğü konusunda gerçek bir kişisel kanı taşıyor olsaydı,
onu edinmezdi. Bu Aristoteles’in karşıçıkışını ortadan kaldırmaz, ama bize
Sokrates’in söylemiş olduğunu nasıl söyleyebildiğini anlamada yardımcı olur.
Ve, gerçekten de, ruhbilimsel açıdan bakıldığında, Sokrates’in yaklaşımında
anlamlı hiçbirşey yok denebilir mi? Bir insan anlıksal olarak bilebilir ki
sarhoş olmak bir insan olarak enson mutluluk ve vakarına katkıda bulunucu
birşey değildir; ama dürtü onu ele geçirdiği zaman, dikkatini bu bilgiden
ayırıp mutsuz yaşamının arkatasarında görünen sarhoşluk durumuna çevirebilir,
ta ki bu durum ve istenebilirliği tüm dikkatini dolduruncaya ve gerçek bir
iyilik ırasını taşımaya başlayıncaya dek. Neşe sönüp gittiği zaman, sarhoşluğun
kötülüğünü anımsar ve kabul eder ki: ‘‘evet, yanlış yaptım, yanlış olduğunu
bilerek.’’ Ama, dürtüye teslim olduğu anda bu bilginin ansal dikkat alanından
kayıp gittiği (üstelik kınanacak bir biçimde olsa bile) olgusu ortada kalır.
Hiç
kuşkusuz, Sokrates’in yararcı bakış açısının haz verici her şeyin izlenmesini
öngördüğünü düşünmemeliyiz. Bilge insan öz-denetimli olmanın öz-denetimsiz
olmaktan, haklı olmanın haksız olmaktan, yürekli olmanın yüreksiz olmaktan
daha üstünlük verici olduğunu anlar—‘‘üstünlük verici’’ gerçek ruh sağlığına
ve uyumuna katkıda bulunanı imlemek üzere. Sokrates hiç kuşkusuz hazzın bir
iyilik olduğunu düşünüyordu, ama gerçek hazzın ve kalıcı mutluluğun ahlaksızdan
çok ahlaklı insana eşlik ettiğini ve mutluluğun büyük bir dışsal şeyler bolluğuna
iye olmaktan oluşmadığını düşünüyordu.
Sokrates’in
aşırı-anlıksalcı tutumunu kabul edemezken ve ahlaksal zayıflığın Sokrates’in
gözden kaçırma eğiliminde olduğu bir olgu olduğu konusunda Aristoteles ile
anlaşırken, hiç kuşkusuz gene de Sokrates’in töresine bilinçli bir saygı duyuyoruz.
Çünkü ussal bir töre insan doğası üzerine ve genel olarak insan doğasının
iyiliği üzerine kurulmalıdır. Böylece Hippias yazılmamış yasalara izin vererek,
ama bunların arasından Devletten Devlete değişen yasaları dışlayarak, ebeveynler
ile çocuklar arasında cinsel ilişkinin yasaklanmasının evrensel bir yasak
olmadığını belirttiği zaman, Sokrates böyle bir ilişkinin sonucu olan ırksal
zayıflığın yasaklamayı akladığını bildirerek doğru yanıt veriyordu.37
Bu ‘‘Doğal Yasa’’ diyebileceğimiz şeye başvuruya eşittir—bir yasa ki, insan
doğasının bir anlatımıdır ve onun uyumlu gelişimine götürür. Böyle bir töre
aslında elverişsizdir, çünkü Doğal Yasa metafiziksel bir temel taşımadıkça
ve aşkınsal bir Kaynakta, İstenci insan için Doğal Yasada anlatılan Tanrıda
temellendirilmedikçe, ahlaksal olarak bağlayıcı ve duyunçta yükümlülük yaratıcı
bir güç kazanamaz—en azından bizim çağdaş ‘‘Ödev’’ anlayışımız anlamında.
Ama, elverişsiz de olsa, bu töre ussal bir ahlak felsefesinin gelişimi için
özsel olan oldukça önemli ve değerli bir gerçeği onaylar. ‘‘Ödevler’’ yalnızca
anlamsız ya da keyfi buyruklar ya da yasaklamalar değildirler; tersine, genel
olarak insan doğası ile ilişki içinde görülmeleri gerekir: Ahlak Yasası insanın
gerçek iyiliğine yönelik olanı anlatır. Yunan töreleri ağırlıklı olarak mutçuluk
ırasalını taşıyorlardı (örneğin, Aristoteles’in törel dizgesi), ve gerçi,
inanıyoruz ki, gerçek gelişimlerine erişmek için Tanrıtanırcılık tarafından
tamamlanma ve Tanrıtanırcılık arkatasarına karşı görülme gereksiniminde olsalar
da, tamamlanmamış durumlarında bile, Yunan felsefesinin sürekli bir övüncü
olarak kalırlar. İnsan doğası değişmezdir ve böylece törel değerler de değişmezdir,
ve bu değerlerin değişmezliğini anlamış ve onları insan davranışında yol gösterici
birer ilke ve ölçün olarak alınabilecek evrensel tanımlarda saptamaya çalışmış
olması Sokrates’in ölümsüz ünüdür.38
6.
Bilgelik ve erdemin özdeşliğinden erdemin birliği sonucu çıkar. Gerçekte salt
bir erdem, insan için gerçekten iyi olana, onun ruhunun sağlık ve uyumuna
gerçekten katkıda bulunana yönelik içgörü ya da bilgi vardır. Bununla birlikte,
daha da önemli bir sonuç erdemin öğretilebilirliğidir. Sofistler hiç kuşkusuz
erdem sanatını öğreteceklerini ileri sürüyorlardı; ama Sokrates yalnızca kendisinin
henüz öğrenen biri olduğunu bildirmesi olgusuyla değil, ama törel araştırmalarının
evrensel ve değişmez ahlaksal ölçünlerin bulunuşuna yönelmiş olmaları olgusuyla
da onlardan ayrılıyordu. Ama Sokrates’in yöntemi söylev vermekten çok eytişim
olmuş olsa da, erdemi bilgi ile özdeşleştirmesinden zorunlu olarak erdemin
öğretilebileceği sonucu çıkar. Bir ayrım yapabiliriz: neyin erdem olduğunun
anlıksal bilgisi eğitim yoluyla öğretilebilir, ama erdemin kendisi değil.
Bununla birlikte, eğer bilgelik gerçek bir kişisel kanı olarak vurgulanırsa,
o zaman, eğer böyle bilgelik öğretilebilirse, belki de erdem de öğretilebilir.
Belirtilmesi gereken başlıca nokta ‘‘öğretme’’nin Sokrates için yalnızca kavramsal
bilgilendirme anlamını değil ama dahaçok bir insanı gerçek bir içgörüye götürme
anlamını taşımış olduğudur. Gene de, böyle düşünceler hiç kuşkusuz Sokrates’in
erdemin öğretilebilirliği öğretisini daha anlaşılır kılsalar da, gene de bu
öğretide törellikte aşırı-anlıksalcılığının yine görünürde olduğu olgusu ortada
kalır. Sokrates örneğin doktorun tıbbı öğrenmiş biri olması gibi doğru insanın
da neyin doğru olduğunu öğrenmiş biri olacağında diretiyordu.
7.
Bu anlıksalcılık Sokrates’i Atina’da uygulanmakta olan demokrasi biçimine
özellikle yandaş kılacak gibi görünmüyordu. Eğer doktor tıbbı öğrenmiş olan
insansa, ve eğer hiçbir hasta kendini hiçbir tıp bilgisi edinmemiş birinin
ellerine bırakmayacaksa, kamu görevlilerini kura ile ya da giderek deneyimsiz
çoğunluğun oylarıyla seçmek de ussal değildir.39 Gerçek yöneticiler
yönetmeyi bilenlerdir. Eğer dümencilik sanatından ve geçilecek yolun tüm bilgisinden
yoksun birini bir tekneye dümenci olarak atamayacaksak, niçin hiçbir yönetme
bilgisi olmayan ve Devlet için iyi olanı bilmeyen birini Devletin yöneticisi
olarak atayalım?
8.
Dine gelince, Sokrates genel olarak ‘‘tanrılar’’dan çoğul kipte söz etmiş
ve bununla geleneksel Yunan tanrılarını demek istemiş görünür; ama daha arı
bir Tanrı düşüncesine doğru bir eğilimi ayrımsamak olanaklıdır. Böylece, Sokrates’e
göre, tanrıların bilgisi sınırlı değildir, her yerde bulunur ve söylenen ve
yapılan herşeyi bilirler. Neyin iyi olduğunu en iyi onlar bildikleri için,
insan yalnızca iyi olan için yakarmalıdır, altın gibi tikel nesneler için
değil.40 Zaman zaman tek Tanrıya inanç öne çıkar,41
ama Sokrates’in tektanrıcılık ya da çoktanrıcılık sorusuna pek ilgi göstermiş
olduğunu söylemek güçtür. (Platon ve Aristoteles bile Yunan tanrıları için
bir yer buldular.)
Sokrates
insan bedenin özdeksel dünyadan toplanan gereçlerden oluşmuş olması gibi,
insan usunun da evrensel Usun ya da Anlığın bir parçası olduğunu ileri sürdü.42
Bu düşünce de, tıpkı erekbilim üzerine insanözeksel ıradaki öğretisi gibi,
yine başkaları tarafından geliştirilecekti. Yalnızca örneğin duyu-örgenlerinin
insana onu karşılık düşen duyuları uygulamaya yetenekli kılabilmek için verilmiş
olması söz konusu değildir: insanözeksel erekbilim tüm evrensel olaylara da
genişletilir. Böylece tanrılar bize ışığı verirler ki onsuz göremeyiz, ve
Kayra insana toprağın armağanı olan besinlerde sergilenir. Güneş dünyaya insanı
kurutacak ya da kavuracak denli yaklaşmaz, ne de onu ısıtmayacak denli uzakta
durur. Bu ve benzeri düşünceler Evrenbilimcilerin okulunda eğitilmiş ve Anaxagoras’ın
kendi Anlık ilkesinden neredeyse hiç yararlanmamış olmasından düşkırıklığına
uğramış biri için doğaldır; ama Sokrates bir Evrenbilimci ya da bir Tanrıbilimci
değildi, ve gerçi onu ‘‘evrenin irdelenişinde Erekbilimin gerçek kurucusu’’43
olarak adlandırabilmek olanaklı olsa da, gördüğümüz gibi, birincil olarak
insan davranışıyla ilgileniyordu.44
9.
Aristofanes’in Sokrates’e ilişkin olarak Bulutlar’da çizdiği tablonun
bizi oyalaması gerekmez.45 Sokrates eski felsefecilerin bir öğrencisi
olmuş ve açıkça Anaxagoras’ın öğretisinden etkilenmişti. Bulutlar’da
karakterine yüklenen ‘‘Sofistik’’ havaya gelince, anımsamak gerek ki, Sokrates
de Sofistler gibi dikkatini Özne üzerinde, insanın kendisi üzerinde yoğunlaştırıyordu.
Kamu için tanıdık biriydi ve onu tüm tanıyanlarca eytişimsel etkinliğiyle
tanınıyor, kimilerine hiç kuşkusuz ‘‘ussalcı,’’ eleştirel olarak yokedici
ve karşı-gelenekçi eğilimde görünüyordu. Aristofanes’in kendisinin Sokrates
ve Sofistler arasında varolan ayrımı anlamış olduğu kabul edilecek olsa bile—ki
bu hiç de açık değildir—, bundan zorunlu olarak onun bu anlayışını kamu önünde
anlatması gerektiği sonucu çıkmaz. Ve Aristofanes’in bir gelenekçi ve Sofistlerin
bir karşıtı olmuş olduğu bilinir.
4. Sokrates’in Yargılanması ve Ölümü
İÖ
406’da Sokrates Arginusae’deki savsaklıkları nedeniyle kendilerine suçlama
yöneltilecek sekiz komutanın birarada yargılanması istemine yasaya karşı olduğu
ve iveğen bir hükmü kışkırtmak için hesaplandığı zemininde karşı çıkarak ahlaksal
yürekliliğini gösterdi. O zaman kendisi prutaneis komitesinin ya da
Senato Komitesinin bir üyesiydi. Ahlaksal yürekliliği yine 404/3’de Otuzların
Salamisli Leon’un tutuklanmasında yer alması istemlerini geri çevirdiği zaman
da görüldü. Oligarşlar mülkiyetine el koyabilme amacıyla Leon’u öldürmeyi
tasarlamışlardı. Hiç kuşkusuz son hesap verme gününü göz önünde bulundurarak
olabildiğince çok sayıda ünlü yurttaşı yaptıklarına karıştırmayı istiyorlardı.
Ama Sokrates suçlarına katılmayı doğrudan reddetti ve belki de Otuzlar devrilmeseydi
reddedişini yaşamıyla ödeyecekti.
400/399
yılında Sokrates yeniden kurulan demokrasinin önderleri tarafından mahkemeye
verildi. Anitus, arkatasarda kalan politikacı, Meletus’u suçlamayı sürdürmesi
için kışkırttı. Kral Arton’un mahkemesi önündeki savca şöyle kayıtlıdır:46
‘‘Pitus yöresinden Miletus oğlu Meletus, Alopekae yöresinden Sofroniskus oğlu
Sokrates’i, andı üzerine, şu konuda suçlar. Sokrates (i) Devletin tapındığı
tanrılara tapınmamakla, ve yeni ve tanıdık olmayan dinsel kılgılar getirmekle
suçludur; (ii) ve, dahası, gençleri yozlaştırmaktadır. Savcının istemi ölüm
cezasıdır.’’
![]() |
|
Sokrates’in son günlerinci geçirdiği hücrenin kalıntıları. |
İlk
suçlama hiçbir zaman belirtik olarak tanımlanmadı, ve bunun nedeni savcının
jürinin eski İyonya evrenbilimcilerinin ünlerini ve belki de 415’te Alkibiades’in
de karışmış olduğu gizemlere saygısızlık olayını anımsamasına dayanması gibi
görünür. Ama Anitus’un kendisinin başlıca destekleyicisi olduğu 404/3 Genel
Affı göz önüne alınacak olursa, sözü edilen saygısızlığa bir göndermede bulunulabileceği
düşünülemez. İkinci suçlama, gençleri yozlaştırma suçlaması ise, gerçekte
gençlere Atina Demokrasisi açısından bir eleştiri ruhunu aşılama suçudur.
Bunun arkasında hiç kuşkusuz Sokrates’in ‘‘Alkibiades ve Kritias’ı eğitmiş’’
olmaktan sorumlu olması düşüncesi yatıyordu: Alkibiades bir süre için Sparta’dan
yana geçerek Atina’yı büyük sıkıntılara düşürmüştü, ve Kritias Oligarşların
en zorbasıydı. Buna da açıkça iletmede bulunmak 404/3 Genel Affı nedeniyle
olanaksızdı, ama izleyiciler ne denmek istendiğini kolayca kavradılar. Aeskines’in
elli yıl kadar sonra şunları söylemesinin nedeni budur: ‘‘Siz Sofist Sokrates’i
ölüme gönderdiniz, çünkü Kritias’ı eğittiği gösterildi.’’47
Suçlayanlar
hiç kuşkusuz Sokrates’in duruşmayı beklemeksizin gönüllü sürgüne gideceğini
sanıyorlardı, ama gitmedi. 399’daki yargılanma için kaldı ve mahkemede kendini
savundu. Yargılanmada Sokrates askerlik hizmetini yapmış ve Oligarşi sırasında
Kritias’a karşı çıkmış olmasından büyük ölçüde yararlanabilirdi; ama yalnızca
olguları sundu, bunları komutanların yargılanması sorununda demokrasiye karşı
çıkmasıyla birleştirdi. 500 ya da 501 kişilik bir jüride 60 ya da 6 oyluk
bir çoğunluk tarafından ölüme mahkum edildi.48 Bundan sonra almaşık
bir ceza önermek Sokrates’e düşüyordu, ve açıktır ki yeterince ağır bir cezayı
üstlenmek en akıllıca yol olacaktı. Bu durumda eğer Sokrates sürgünü önermiş
olsaydı, ölüm cezasına karşı bu almaşık hiç kuşkusuz kabul edilecekti. Bununla
birlikte, Sokrates uygun ‘‘ödülü’’ olarak Pritaneumda—kentin kamusal salonunda—parasız
yemek yemeyi istedi, ve bundan sonra küçük bir para cezası önermekle yetindi—ve
tüm bunları alışılageldiği gibi mahkemeye ağlayan bir eş ve çocuklar getirerek
jüriyi etkileyecek herhangi bir girişimde bulunmaksızın yaptı. Jüri Sokrates’in
şovalyece davranışından rahatsız oldu ve onu suçlu bulmuş olandan daha büyük
bir çoğunlukla ölüme mahkum etti.49 Ama kararın yerine getirilmesinin
Delos’tan ‘‘kutsal gemi’’nin dönüşünün beklenmesi nedeniyle yaklaşık bir ay
kadar ertelenmesi gerekti (Teseus’un kenti Knossoslu Minos tarafından dayatılan
yedi erkek yedi kız haracından kurtarmasının anısına); bir kaçış düzenlemek
için yeterince zaman vardı ve Sokrates’in dostları bunun için gerekenleri
hazırladılar. Sokrates böyle bir yola başvurmanın ilkelerine ters düştüğü
zemininde bu ince tekliflerinden yararlanmayı reddetti. Sokrates’in dünyadaki
son günü Platon tarafından Fedon’da anlatılır—bir gün ki Sokrates Tebesli
dostları Kebes ve Simnias ile ruhun ölümsüzlüğü üzerine konuşarak geçirdi.50
Baldıranı içtikten ve ölmek üzere yattıktan sonra son sözleri şunlardı: ‘‘Krito,
Aeskulapius’a bir horoz borçluyuz; bu yüzden onu öde, sakın unutma.’’ Zehir
yüreğine ulaştığında sarsıldı ve öldü, ‘‘ve Krito bunu görerek ağzını ve gözlerini
kapadı. Bu, Ekhekrates, dostumuzun sonuydu, öyle bir insan ki tüm çağının
bizim bildiğimiz en iyisi, ve dahası, en bilgesi ve en doğrusuydu.’’51
Notlar:
1Savunma, 17 d.
2Krş. Diog. Laert. (Böylece Praechter kabaca şunları söyler. Der
Vater des Sokrates war Bildhauer [Sokrates’in babası yontucuydu], s. 132.)
3Eutifro, 10 c.
4Diog. Laert. belirtir ki ‘‘Kimileri Akropolis’teki Üç Güzel Kız
Kardeş çalışmasının onun olduğunu söylerler.’
5Thaet., 149 a.
6Taylor, Socrates, s. 38.
7‘‘Perikles çağında Atina’yı varsıllaştırmış tüm büyük yapılar
ve sanat çalışmaları, kenti Pire limanına bağlayan Uzun Duvarlar, Partenon,
Polignotus’un freskleri onun gözetimi altında başladı ve tamamlandılar.’’
8Simpoz., 215 b 3 vs.
9Bulutlar, 362 (krş. Simpoz., 221).
10Bununla birlikte, hiç kuşkusuz gizemcilik tarihi uzun esrime
durumlarının örneklerini kaydeder. Bkz. Poulain, Grâces d’oraison,
s. 256.
11Phys. Opin., parça 4.
12Fedon, 97-9.
13Socr., s. 67.
14Savunma, 19.
15Savunma., 19.
16Savunma., 19.
17Savunma., 20 vs.
18Savunma., 28 e. Burnet göndermenin Amfipolis’in kuruluşundaki
kavgalara (onbeş yıl kadar önce) olabileceğini düşünür.
19Der echte und der Xenophontische Sokrates, Berlin. 1893,
1901.
20Die Lehre des Sokrates als sozialesreform system. Neuer Versuch
zur Lösung des Problems der sokratischen Philosophie. Münih, 1895.
21‘‘Aristofanes’in Sokrates’i ile Ksenofon’unkini aynı kişi olarak
görmek bütünüyle olanaksızken, ikisini de Platon’dan bildiğimiz Sokrates’in
çarpıtılmış imgeleri olarak görmek güç değildir. Birincisi haklı olarak güldürü
amacıyla çarpıtılırken, ikincisi haksız olarak, savunma nedenleriyle çarpıtıldı.’’
Burnet, G.P., I s. 149.
22Bkz. Platon, Copl., İdea Yay. 1995, s. 85-7; bkz. aynı
zamanda Cornford’un Profesör Taylor’un kuramını tartıştığı Plato’s Cosmology
başlıklı çalışması.
23Platon and his Contemporaries, s. 228, Methuen, 1930.
Bkz. Field’in Sokratik sorun üzerine kanıtı özetlemesi, s. 61-63.
24314 c.
25Krş. R. Hockforth’un Sokrates üzerine Philosophy’deki
yazısı, Haziran 1933.
26A. D. Lindsay, Socratic Discourses’e Giriş (Everyman),
s. viii.
27Metaf., M. 1078 b 27-9.
28Platon’un erken diyalogları, ki hiç kuşkusuz ‘‘Sokratik’’ ırada
görülebilirler, genel olarak hiçbir belirli ve olumlu sonuca erişilmeden sona
ererler.
29Mem., 1, 1, 16.
30Mem., 4, 2, 14 vs.
31Metaf., A 987 b 1-3.
32Metaf., M 1078 b 17-19.
33Savun., 36.
34Ksen., Mem., I, I, 16; Apol., 36.
35Nik. Töreb., 1145 b.
36Crit. Hist. s. 147-8. Bununla birlikte, Profesör Stace
‘‘Aristoteles’in Sokrates’i eleştirisinin yanıtlanamaz olduğunu’’ düşünür.
37Ksen., Mem., N, 4, 19 vs.
38Düşünürlerin tümü de insan doğasının değişmez olduğunu kabul
etmeye istekli değillerdi. Ama ‘‘ilkel’’ insanın çağdaş insandan özsel olarak
ayrı olduğunu gösterecek hiçbir gerçek kanıt yoktur; ne de gelecekte bugünün
insanından özsel olarak ayrı bir insan tipinin doğacağını düşünmede
haklı olabiliriz.
39Mem., 1, 2, 9; 3, 9, 10,
40Mem., 1, 3, 2.
41Mem., 1, 4, 5, 7.
42Mem., 1, 4, 8.
43Üb.-Praechter, s. 145; der eigentliche Begründer der Teleologie
in der Betrachtung der Welt. [Dünyanın irdelemesinde erekbilimin asıl
kurucusu].
44Krş. Mem., I, 1, 10-16.
45Bu, Burnet’in düşündüğü gibi, bir karikatürdür ki—eğer anlamlı
olacaksa, tüm karikatürler gibi—olguda bir temeli vardır.
46Diog. Laert., 2. 40.
47i, 173.
48Krş. Savunma, 36 a (okunuşu saltık olarak pekin değildir),
ve Diog. Laert., 2, 41. Burnet ve Taylor, Platon’u Sokrates’in 60 oyluk bir
çoğunlukla suçlu bulunduğu yolunda anlayarak, oylamanın sonucunun 500 kişilik
bir jüride 280’e karşı 220 olduğunu düşünürler.
49Diog. Laert. (2, 42) çoğunluğun ilk çoğunluk üzerinde 80 oyluk
bir artış kazandığını söyler. Burnet ve Taylor’a göre ikinci oylama böylece
140 karşı oya karşı 360 oy ile ölüm cezasının kabulü oldu.
50Bu görüş Biçimler kuramının Sokrates’e yüklenemeyeceği yolundaki
görüşümü çürütmez.
51Fedon, 118.
[COPLESTON: FELSEFE TARİHİ: ÖN-SOKRATİKLER VE SOKRATES:
2. SOKRATİK DÖNEM: 13. SOKRATES]
[Çeviren: Aziz Yardımlı (c) İdea Yayınevi 1986, 1997]