PİSAGORCULARIN
yalnızca Pisagoras’ın öğrencilerinin az çok birbirlerinden bağımsız ve yalıtılmış
bir kalabalığı olmadıklarını anlamak önemlidir: bir Sisamlı olan Pisagoras tarafından
güney İtalya’da Kraton’da İÖ altıncı yüzyılın ikinci yarısında
kurulmuş dinsel bir toplumun ya da topluluğun üyeleri idiler. Pisagoras’ın kendisi
bir İyonyalı idi ve Okulun ilk üyeleri İyonik lehçeyi konuşuyorlardı. Pisagorcu
Toplumun kökenleri, kurucusunun yaşamı gibi, bulanıklığa gömülüdür. İamblikus
Pisagoras’ın yaşamını anlatırken ona ‘‘tanrısal felsefenin önderi ve babası,’’
‘‘bir tanrı, bir ‘cin’ (e.d. insanüstü bir varlık), ya da tanrısal bir insan’’
der. Ama Pisagoras’ın yaşamı, İamblikus, Porfiri ve Diogenes Laertius tarafından
anlatıldığı biçimiyle, bize güvenilir bir tanıklık sağlamaktan çok uzaktır ve
hiç kuşkusuz bunlara romanslar demek daha doğru olacaktır.1
Bir okul kurmak olası ki Yunan dünyasında yeni birşey değildi. Gerçi kesin olarak
tanıtlanamasa da, ilk Miletuslu felsefecilerin çevrelerinde Okul denebilecek
kümeleşmeler oluşturmuş olmaları olasılığı yüksektir. Ama Pisagorcu Okulun çileci
ve dinsel bir yapıda olma gibi ayırdedici bir ırasalı vardı. İyonya uygarlığının
sonlarına doğru dinsel bir yeniden diriliş görüldü ve ne Olimpos mitolojisinin
ne de Miletus evrenbiliminin sağlayabildiği gerçek dinsel öğeleri karşılama
girişimi doğdu. Nasıl kendine özgü dinçlik ve diriliğini yitirerek çöküşüne
doğru yaklaşan bir toplumda, Roma İmparatorluğunda, bir yandan kuşkuculuğa ve
öte yandan ‘‘gizem dinleri’’ne doğru bir devim görürsek, yine öyle tecimci varsıl
İyonya uygarlığının sonunda da benzer eğilimler buluruz. Pisagorcu Toplum bu
dinsel yeniden diriliş tinini temsil eder ve bunu oldukça belirgin bir bilimsel
tin ile birleştirir—bu bilimsellik hiç kuşkusuz Pisagorcuların bir felsefe tarihine
alınmalarını aklayan etmen olmak üzere. Orfeusculuk ile Pisagorculuk arasında
hiç kuşkusuz ortak bir zemin vardır, gerçi aralarındaki tam ilişkiyi ve Orfik
sektin öğretisinin Pisagorcular üzerinde yapmış olabileceği etkinin düzeyini
belirlemek kolay bir iş olmasa da. Orfeusculukta hiç kuşkusuz ortak bir yaşam
yoluna giriş ve bağlanış yoluyla topluluklar içersinde bir örgütlenişi, ve ayrıca
ruhların göçü öğretisini buluruz—Pisagorcu eğitimde göze çarpan bir öğreti—,
ve Pisagoras’ın Orfik inanç ve kılgılardan etkilenmemiş olduğunu düşünmek güçtür,
üstelik Pisagoras Trakya’nın Dionisios dini ile olmaktan çok Delos ile bağlanıyor
olsa da.2
Pisagorcu toplulukların politik topluluklar oldukları görüşü savunulmuştur,
ama bu en azından özsel olarak politik topluluklar oldukları anlamında ileri
sürülemez—ki hiç kuşkusuz böyle değillerdi. Pisagoras’ın Kilon’un örneği üzerine
Metaponutum’a gitmek için Kroton’dan ayrılmak zorunda kalmış olduğu doğrudur;
ama öyle görünür ki bu Pisagoras payına herhangi bir tikel partiden yana özellikle
politik etkinlikler varsayılmaksızın da açıklanabilir. Bununla birlikte, Pisagorcular
Kroton’da ve Magna Greacia’nın başka kentlerinde politik denetimi ele geçirdiler,
ve Polibius ‘‘tekkelerinin’’ yakıldığını ve kendilerinin baskıya uğradıklarını
bildirir—yaklaşık olarak İÖ 440-430 yıllarında.3
Gene de bu olgu zorunlu olarak dinsel olmaktan çok özsel olarak politik bir
toplum olmuş olduklarını anlatmaktan uzaktır. Calvin Cenova’da yönetimdeydi,
ama birincil olarak bir politikacı değildi. Profesör Stace şunları söyler: ‘‘Krotana’nın
yalın yurttaşına fasulye yememesi, ve hiçbir durumda köpeğini yiyemeyeceği söylendiği
zaman, bu çok fazlaydı’’4 (gerçi aslında Pisagoras’ın fasulyeleri
ya da giderek tüm etleri yiyecek maddeleri olarak yasaklamış olduğu kesin olmasa
da. Aristoxenus fasulyeler konusunda tam tersini ileri sürmer.5 Burnet,
ki yasaklamaların Pisagorcu ırasını onaylama eğilimindedir, gene de Aristoxenus’un
fasulyeler üzerindeki tabu konusunda haklı olabileceği olasılığını kabul eder).6
Toplum birkaç yıl sonra yeniden dirildi ve etkinliklerini İtalya’da, özellikle
Tarentum’da sürdürdü, orada İÖ dördüncü yüzyılın ilk yarısında
Arkitas büyük bir ün kazandı. Filolaus ve Euritus da aynı kentte çalıştılar.
Pisagorcuların dinsel-çileci düşüncelerine ve kılgılarına gelince, bunlar arılık
ve arınma düşüncesi çevresinde özeklendi, çünkü ruhların göçü öğretisi doğal
olarak ruh-ekininin gelişmesine götürüyordu. Sessizlik uygulaması, müziğin etkisi
ve matematik çalışmaları—tümü de ruh denetiminde değerli yardımcılar olarak
görüldüler. Gene de uygulamalarından kimileri salt dışsal bir ıradaydı. Eğer
Pisagoras et yemeyi gerçekten de yasaklamışsa, bu kolaylıkla metempsikosis ya
da ruhun bir bedenden ötekine geçişi öğretisinden ötürü, ya da en azından bununla
bağıntılı olabilir; ama Diogenes Laertius’un Okul tarafından izlenmiş olduklarını
bildirdiği böyle salt dışsal kurallar imgelem ne denli zorlansa da felsefi öğretiler
olarak adladırılamazlar. Örneğin, fasulyeden kaçınmak, ana caddede yürümemek,
kesilen tırnaklar üzerine basmamak, küller arasındaki bir çömleğin kalıntılarını
silmek, bir kile üzerine oturmamak vb. Ve eğer Pisagorcu öğretilerin içeriği
salt bunlardan oluşaydı, konu din tarihçisi için ilginç olabilir, ama felsefe
tarihçisinin ciddi ilgisine pek değer olamazdı. Ama bu dışsal görenekler hiçbir
biçimde Pisagorcuların sunacak olduklarının tümünü oluşturmaz.
(Pisagorcuların kuramlarını kısaca tartışırken ne kadarının Pisagoras’ın kendisine
göre olduğunu ve ne kadarının Okulun daha sonraki üyelerine, örneğin Filolaus’a
göre olduğunu söyleyemeyiz. Ve Aristoteles Metafizik’te Pisagorculardan
çok Pisagoras’ın kendisinde söz eder. Böylece, ‘‘Pisagoras ... savunuyordu’’
anlatımı kullanıldığı zaman, bu zorunlu olarak Okulun kurucusunun kendisine
göndermede bulunuyor olarak anlaşılmamalıdır.)
Pisagoras’ın yaşamını anlatırken Diogenes Laertius bize Ksenofanes’in bir şiirinden
söz eder. Bu şiirde Ksenofanes Pisagoras’ın bir köpek döven birini gördüğü zaman
ona durmasını, çünkü köpeğin havlayışında bir dostun sesini tanıdığını söylediğini
anlatır. Öykü doğru olsun ya da olmasın, Pisagoras’a metempsikosis öğretisinin
yüklenişi kabul edilebilir. Dinsel yeniden diriliş yeni yaşama ruhun gücü ve
ölümden sonraki dinçliği üzerine eski düşünceyi getirdi—Homer’in ölmüşlerin
mırıldayan gölgeleri anlayışına karşıt olarak. Ruhların göçü öğretisi gibi bir
öğretide, kişisel kimlik bilinci, öz-bilinç göz önüne alınmaz ya da ruh ile
bağlı olarak düşülmez, çünkü Dr. Julius Stenzel’in sözlerinde: ‘‘[D]ie Seele
wandert von Ichzustand zu Ichzustand, oder, was dasselbe ist, von Leib zu Leib;
denn die Einsicht, daß zum Ich der Leib gehört, war dem philosophischen Instikt
der Greichen immer selbstveständlich.’’7 Bedenin uyumu olarak ruh
kuramı, ki Platon’un Fedon’unda Simmias tarafından önerilmiş ve Platon’un
saldırısına uğramıştır, Pisagorcuların Ruhu ölümsüz olarak ve göç sürecine giriyor
olarak alan görüşlerine pek uygun düşmez; böylece bu görüşün Pisagorculara yüklenişi
(Makrobius kesinlikle Pisagoras’a ve Filolaus’a yükler)8 en azından
kuşkuludur. Gene de, Dr. Praechter’in belirttiği gibi, ruhun bedenin uyumu olduğu
ya da yalın olarak bir uyum olduğu bildiriminin onun bedendeki düzen ve yaşamın
ilkesi olduğu anlamında alınıp alınamayacağı sorusu ortada kalıır. Bu zorunlu
olarak ruhun ölümsüzlüğü görüşünü zayıflatıcı değildir.9
(Orfeusculuk ve Pisagorculuk arasındaki birçok önemli benzerlik birincinin ikinci
üzerinde uyguladığı bir etkiye bağlı olabilir; ama gerçekten herhangi bir doğrudan
etkinin olup olmadığını ve eğer olmuşsa ne düzeyde olduğunu belirlemek oldukça
güçtür. Orfeusculuk Dionisios’a tapınma ile bağıntılıydı, bir tapınma ki Yunanistan’a
Trakya’dan ya da Skitya’dan geldi, ve, ‘‘coşkucu’’ ve ‘‘esirmeci’’ ırası Yunanlının
ruhunda bir yansı bulmuş olsa bile, Olimpos kültünün tinine yabancıydı. Ama
Orfeusculuğu Pisagorculuk ile bağlayan şey Dionisios dininin ‘‘coşkucu’’ ırası
değildir; bu dahaçok topluluklar içine örgütlenen yeni Orfeuscu üyelere ruhun
göçü öğretisinin öğretilmesi olgusudur, öyle ki onlar için insanın önemli parçası
onu hapseden beden değil ama ruhtur; gerçekte, ruh ‘‘gerçek’’ insandır, Homer’de
göründüğü gibi bedenin salt bir gölge-imgesi değil. Et yemekten kaçınma gibi
kurallara uyulmasını da kapsayan ruh-eğitimine ve ruh-arıtımına verilen önem
buna bağlıdır. Orfeusculuk gerçekten de bir felsefe olmaktan çok bir dindi—gerçi
şu sözlerde görüldüğü gibi Kamutanrıcılığa bir yatkınlık göstermiş olsa da—Zeus
baş, Zeus orta, herşeyi yapan Tanrı;10 ama, bir felsefe olarak adlandırılabileceği
ölçüde, salt bir evrenbilimsel kurgu değil ama bir yaşama yoluydu, ve
bu bakımdan Pisagorculuk hiç kuşkusuz Orfik tinin bir kalıtçısıydı.)
Şimdi
konunun güç yanına, Pisagorcu matematiksel-metafiziksel felsefeye dönelim. Aristoteles
Metafizik’te şöyle yazar: ‘‘Pisagorcular, ki onlara böyle denir, kendilerini
matematiğe adadılar, bu çalışmayı ilk geliştirenler onlardı, ve onun içinde
yetiştirilmiş olmakla yine onun ilkelerini tüm şeylerin ilkeleri olarak gördüler
...’’11 Gelişmekte olan bir bilimin ilk öğrencileri olmanın coşkusunu
duydular ve sayıların dünyadaki öneminin çarpıcılığına kapıldılar. Tüm şeyler
sayılabilirdir, ve pekçok şeyi sayısal olarak anlatabiliriz. Böylece, bağıntılı
iki şey arasındaki ilişki sayısal orana göre anlatılabilir: belli bir sayıda
düzenli nesne arasındaki düzen sayısal olarak anlatılabilir vb. Ama onlara özellikle
çarpıcı gelmiş görünen şey lirdeki notalar arasındaki müziksel araların sayısal
olarak anlatılabileceğinin bulunuşuydu. Müziksel perdenin uzunluklara bağlı
olması ölçüsünde sayı üzerine bağımlı olduğu söylenebilir, ve gamdaki aralıklar
sayısal oranlar tarafından anlatılabilir.12 Tıpkı müziksel uyumun
sayı üzerine bağımlı olması gibi, yine düşünülebilir ki Evrenin uyumu da sayı
üzerine dayanır. Miletuslu evrenbilimciler evrende karşıtların bir çatışmasından
söz ediyorlardı, ve Pisagorcuların müzik üzerine araştırmaları kolaylıkla onlara
‘‘çatışma’’ sorununa sayı kavramı yoluyla bir çözüm düşüncesini telkin etmiş
olabilir. Aristoteles şunları söyler: ‘‘müziksel gamların özellik ve oranlarının
sayılarda anlatılabilir olduğunu gördükleri ve tüm başka şeyler bütün doğalarında
sayılara göre modellenmiş göründüğü için, sayılar doğanın bütünündeki ilk şeyler
olarak, ve bütün gök müziksel bir gam ve bir sayı olarak göründü.’’13
Anaximander her şeyi Sınırsızdan ya da Belirsizden üretmişti, ve Pisagoras bu
kavramı Sınırsıza biçim veren Sınır ya da to peras kavramı ile birleştirdi.
Bu müzikte örneklenir, çünkü onda oran ve uyum aritmetiksel olarak anlatılabilir
(ayrıca sağlıkta da örneklenir ki, burada sınır ‘‘kıvamına getirme’’dir ve sağlık
olan uyumda sonuçlanır). Bunu bütününde evrene aktararak Pisagorcular evrensel
uyumdan söz ettiler. Ama evrende sayılar tarafından oynanan önemli rolü vurgulamakla
yetinmeyerek daha ileri gittiler ve şeylerin sayılar olduklarını bildirdiler.
Bu açıktır ki kolay anlaşılacak bir öğreti değildir, ve tüm şeylerin sayılar
olduklarını söylemek anlaşılması güç bir deyimdir. Pisagorcular bununla ne demek
istediler? Her şeyden önce, sayılarla ne demek istiyor, ya da sayıları nasıl
düşünüyorlardı? Bu önemli bir sorudur, çünkü buna verilecek yanıt Pisagorcuların
şeylerin sayılar olduklarını söylemelerine yol açan nedenlerden birini akla
getirir. Bu bağlamda Aristoteles’in söylediklerine göre ‘‘(Pisagorcular) sayı
öğelerinin çift ve tek, ve bunlardan birincilerin sınırsız ve ikincilerin sınırlı
olduklarını savundular; ve ‘ben’ bunların ikisinden (çünkü hem çifttir hem de
tek), ve sayı ‘ben’den çıkar; ve bütün gök, söylenmiş olduğu gibi, sayılardır.’’14
Aristoteles tam olarak Pisagorcu gelişimin hangi dönemine değiniyor olursa olsun,
ve tek ve çifti ilgilendiren sözleri üzerine hangi yorum getirilirse getirilsin,
açıkça görünür ki Pisagorcular sayıları uzaysal olarak görüyorlardı. ‘‘Bir’’
noktadır, ‘‘iki’’ çizgidir, ‘‘üç’’ yüzeydir, ‘‘dört’’ oylumdur.15
Böylece tüm şeyler sayılardır demek, ‘‘tüm cisimler uzaydaki noktalardan ya
da birimlerden oluşurlar ki, birarada alındıklarında bir sayı oluştururlar’’16
demek olacaktır. Pisagorcuların sayıları bu yolda görmüş oldukları ‘‘tetraktis’’
tarafından belirtilir—bir beti ki onlar tarafından kutsal olarak görülüyordu.
Bu beti göze on sayısının bir, iki, üç ve dördün toplamı olduğunu gösterir; başka bir deyişle, ilk dört tam sayının. Aristoteles bize Euritus’un sayıları çakıl taşları ile temsil ettiğini söyler, ve ‘‘kare’’ ve ‘‘dikdörtgen’’ sayıları elde etmemiz böyle bir temsil yöntemiyle uyumludur.17 Eğer bir ile başlar ve tek sayıları ‘‘gnomonlar’’* şeklinde ardışık olarak eklersek, kare sayıları elde ederiz; ve eğer iki ile başlar ve çift sayıları eklersek, o zaman ‘‘dikdörtgen sayıları.’’
Betilenmiş
sayıların bu kullanımı ya da sayıların geometri ile bağıntıları Pisagorcuların
şeyleri nasıl yalnızca sayılabilir olarak değil ama sayılar olarak da gördüklerini
anlamayı açıkça kolaylaştırır. Matematiksel düşüncelerini özdeksel olgusallık
düzenine aktarıyorlardı. Böylece ‘‘birçok noktanın bitiştirilmesiyle bir çizgi
yaratılır, yalnızca matematikçinin bilimsel imgeleminde değil, ama ayrıca dışsal
olgusallıkta da; aynı yolda yüzey birçok çizginin bitiştirilmesiyle, ve son
olarak cisim birçok yüzeyin bileştirilmesiyle yaratılır. Noktalar, çizgiler
ve yüzeyler öyleyse olgusal birimlerdir ki doğadaki tüm cisimleri oluştururlar,
ve bu anlamda tüm cisimler sayılar olarak görülmelidirler. Gerçekte, her özdeksel
cisim Dört (tetraktos) sayısının bir anlatımıdır, çünkü, dördüncü bir
terim olarak, üç bileşen öğeden doğar (Noktalar, Çizgiler, Yüzeyler).’’18
Ama şeylerin sayılarla özdeşleştirilmesinin ne ölçüde sayıları geometrik şekillerle
temsil etme alışkanlığına, ve ne ölçüde Pisagorcuların müzik konusundaki bulgularının
tüm olgusallığa bir genleştirilmesine yüklenebileceğini söylemek aşırı ölçüde
güçtür. Burnet’e göre şeylerin sayılarla başlangıçtaki özdeşleştirilmesi müziksel
seslerin sayılara indirgenebilecek oldukları yolundaki buluşun bir genişletilmesine
bağlıdır, sayıların geometrik betilerle bir özdeşleştirilmesine değil.19
Gene de, eğer nesneler—görünürde Pisagorcuların kabul ettikleri gibi—özdeksel
nicel noktaların toplamı olarak görülürse, ve eğer, aynı zamanda, sayılar geometrik
olarak noktaların toplamları olarak görülürse, daha ileri adımın, nesneleri
sayılarla özdeşleştirme adımının nasıl atılacağını anlamak kolaydır.20
Aristoteles yukarıda aktarılan pasajda Pisagorculara göre ‘‘sayı öğeleri çift
ve tektir, ve bunlardan birinciler sınırsız ve ikinciler ise sınırlıdır’’ der.
Sınırlılar ve sınırsızlar tabloya nasıl girerler? Pisagorcular için sınırlı
kozmoz ya da dünya ‘‘soluduğu’’ sınırsız kozmoz (hava) tarafından kuşatılıdır.
Sınırlı kozmozun nesneleri böylece arı sınırlama değildirler, ama sınırlının
bir karışımını kapsarlar. Şimdi, Pisagorcular, sayıları geometrik olarak görerek,
bunların ayrıca (çiftten ve tekten oluşmuş olarak) sınırlının ve sınırsızın
ürünleri olduklarını da düşünüyorlardı. Bu bakış açısından da, o zaman, sayıları
şeylerle özdeşleştirmeye geçmek oldukça kolaydır—çiftler sınırsız ile ve tekler
sınırlı ile özdeşleştirilmek üzere. Yardımcı bir açıklama tek gnomonların (bkz.
betiler) değişmez bir dörtgen şekli (sınırlı) korudukları, çift gnomonların
ise sürekli olarak değişen bir dikdörtgen şekil (sınırsız) sundukları olgusunda
bulunabilir.21
Belirli şeylere belirli sayılar yüklemeye geldiği zaman, alan doğallıkla tüm
keyfilik ve düşlem türlerine açıldı. Örneğin, tüzenin niçin dört olarak bildirilmesi
gerektiğini az çok anlayabilmemize karşın, kairosun niçin yedi ya da
canlılığın niçin altı olması gerektiğini anlamak kolay değildir. Beş evlilik
olarak bildirilir, çünkü beş üçün (ilk eril sayı) ve ikinin (ilk dişil sayı)
ürünüdür. Bununla birlikte, tüm bu düşlemsel öğelere karşın Pisagorcular matematiğe
gerçek bir katkıda bulunmuşlardır. Geometrik bir olgu olarak ‘‘Pisagoras Teoremi’’nin
bir bilgisi Sümer hesaplamalarında gösterilir. Bununla birlikte, Pisagorcular,
Proklus’un belirttiği gibi,22 salt aritmetiksel ve geometrik olguları
aştılar ve bunları tümdengelimli bir dizgede düzenlediler, gerçi bu hiç kuşkusuz
başlangıçta ilkel bir doğada olsa da. ‘‘Pisagorcu geometriyi toparlarsak, diyebiliriz
ki Öklides’in i, ii, iv ve vi (ve olası ki iii) sayılı Kitaplarının büyük bir
bölümünü kaplıyordu—şu sınırlama ile ki, Pisagorcu orantı kuramı eşölçümsüz
büyüklüklere uygulanamadığı için yetersizdi.’23 Bu sonuncuları çözmüş
olan kuram Eudoksus’un yönetimi altındaki Akademide doğdu.
Pisagorcular için dünya yalnızca küresel olmakla kalmadı,24 ama evrenin
özeği olmaktan da çıktı. Dünya ve gezegenler—Güneş ile birlikte—özeksel ateş
ya da ‘‘Evrenin ocağı’’ (ki Bir sayısı ile özdeşleştirilir) çevresinde dönerler.
Dünya havayı dışındaki sınırsız kütleden solur, ve havadan Sınırsız olarak söz
edilir. Burada Anaximenes’in etkisini görürüz. (Aristoteles’e göre—De Caelo,
293, a 25-7—Pisagorcuların yerözekselliği yadsımaları fenomenleri açıklayabilme
gibi bir amaca değil ama kendilerine özgü keyfi nedenlere dayanıyordu.)
Pisagorcularla ilgilenmemizin nedeni yalnızca müziksel ve matematiksel araştırmaları
değil, yalnızca dinsel bir toplum olarak ıraları değil, yalnızca ruhların göçü
öğretileri ve matematiksel metafizikleri yoluyla—en azından sayıları ‘özdekselleştirmedikleri’
ölçüde25—Miletuslu evrenbilimcilerin de facto özdekçiliklerinden
uzaklaşma eğiliminde olmuş olmaları değildir; ama ayrıca Platon üzerindeki etkilerdir—Platon
ki hiç kuşkusuz onların ruh ve yazgısı üzerine düşünceleri tarafından etkilendi
(ve olası ki ruhun üç parçalı doğası öğretisini onlardan ödünç aldı). Pisagorcular
hiç kuşkusuz ruha büyük önem verdiler ve ona özenle ve doğru bir yolda yaklaşılması
gerektiğine inandılar, ve bu Platon’un da tüm yaşamı boyunca sarıldığı en değerli
inançlarından biriydi. Platon ayrıca Pisagorcuların matematiksel kurguları tarafından
da güçlü olarak etkilendi, üstelik bu bakımdan onlara borcunun tam düzeyini
saptamak güç olsa da. Ve Pisagorcular açısından onların Platon’un düşüncesinin
oluşumundaki belirleyici etkilerden biri olmuş olduklarını söylemek onlara hiç
de sıradan bir övgü yöneltmek olmayacaktır.
Notlar:
*[Not: (Aziz
Yardımlı): Aristoteles Kategoriler’de gnomonu şöyle tanımlar (15 a 305):
‘‘Bir kare çevresine bir gnomon eklendiği zaman büyüklükte artar, ama [şekilde]
değişmez.’’]
1‘‘Ben, invero, possono dirsi romanzi, le loro ‘Vite.’
’’ Covotti, Presocratici, s. 66.
2Krş. Diog. Laert., 8, 8.
3Polybius, ii 39 (D. 14, 16).
4Stace, Critical History of Greek Philosophy, s. 33.
5ek. Gell., iv, II, 5 (D. 14, 9).
6E.G., s. 93, not 5.
7Metaphysik des Altertums, Teil I, s. 42. [‘‘[R]uh ben-durumundan
ben-durumuna, ya da yine aynı şey, bedenden bedene dolaşır; çünkü beden ‘ben’e
aittir içgörüsü Yunanlının felsefi içgüdüsü için her zaman kendiliğinden açıktı.’’
8Somn. Scip., I, 14, 19 (D. 44 A 23).
9Überweg-Praechter, s. 69.
10D. 21 a.
11Metaf., 985, b. 23-6.
12Açıkça görünür ki Pisagorcuların sesle ilgili oranları uzunluk
oranlarıydılar, titreşim oranları değil—Pisagorculardan bunları ölçmelerinin
beklenemeyeceği gibi. Böylece ‘‘en alt’’ nota ve titreşimi veren en uzun harp
teline h upath denirken, ‘‘en üst’’ nota ve
titreşimi veren en kısasına h npath dendi.
13Metaf., 985, b 31-986 a 3.
14Metaf., 986 a 17-21.
15Bkz. Pythagoras, Enc. Brit., 14’üncü basım,
Sir Thos. Little Heath tarafından.
16Stöckl, Hist. Phil.,I, s. 48 (çev. Finlay, 1887).
17Metaf., 1092, b 10-13.
18Stöckl, Hist. Phil., I, s. 43-9.
19E.G.P., s. 107.
20Filolaus (eldeki yazı parçalarından öğrendiğimize göre) bir sayıya
iye olmadıkça ya da kendisi sayı olmadıkça hiçbirşeyin bilinemiyeceği, hiçbirşeyin
açık ya da seçik olamıyacağında diretiyordu.
21Bkz. Aristoteles, Fizik, 203 a 10-15.
22In Eukleiden, Friedlein, 65, 16-19.
23Heath, art. cit.
24Rus felsefecisi Leo Chestov’un şu sözleri ile krş: ‘‘Bir gerçeğin
kabul edilmesi için bulunuşundan sonra yüzyıllarca beklemesinin gerekmesi hiç
te seyrek görülen bir olgu değildir. Pisagorcuların dünyanın devimi konusundaki
öğretileri için de durum böyleydi. Herkes bunun yanlış olduğunu düşünüyordu
ve 1500 yıldan daha uzun bir süre boyunca insanlar bu gerçeği kabul etmeyi istemediler.
Kopernik’ten sonra bile bilgeler bu yeni gerçeği geleneğin öncülerinden ve sağlam
sağduyudan gizli tutmak zorunda kaldılar.’’ Leo Chestov, In Job’s Balances,
s. 169 (İng. çev. C. Coventry ve Macartney).
25Gerçekte Pisagorcuların evreni matematikselleştirmeleri evrenin
bir ‘‘idealleştirilmesi’’ olarak görülemez, çünkü sayıyı geometrik olarak görüyorlardı.
Şeyleri ve sayıları özdeşleştirmeleri böylece şeylerin bir idealleştirilmesinden
çok sayıların bir özdekselleştirilmesi olur. Öte yandan, türe vb. gibi ‘‘idealar’’ın
sayılarla özdeşleştirilmeleri ölçüsünde idealizme doğru bir eğilimden söz etmek
doğru olabilir. Aynı tema Platonik idealizmde de yineler.
Bununla birlikte, kabul etmek gerek ki Pisagorcuların sonuçta sayının bir geometrikleştirilmesine
vardıkları önesürümü en azından geç Pisagorcular için geçerli olmayacaktır.
Böylece, Tarentumlu Arkitas, Platon’un bir dostu, açıkça ters bir yönde çalışıyordu
(bkz. Diels, B 4), bir eğilim ki, geometri ve aritmetiğin her ikisinin de ayrılığına
ve birbirlerine indirgenemez ıralarına inanan Aristoteles tarafından sert bir
biçimde karşı çıkılıyordu. Genel olarak belki de Pisagorcuların aritmetik ve
geometri arasında bir karşılıklı indirgemeden çok bir eşbiçimliliği [isomorphism]
bulmuş olmalarından söz etmek daha doğru olacaktır (üstelik bunu yeterince çözümlemiş
olmasalar bile).
[COPLESTON:
FELSEFE TARİHİ: ÖN-SOKRATİKLER VE SOKRATES: 1. ÖN-SOKRATİK FELSEFE: 3. PİSAGORCU
TOPLUM]
[Çeviren: Aziz Yardımlı (c) İdea Yayınevi 1986, 1997]
2
Pisagorcular
Matematiksel Felsefe
Sahakian
![]() |
|
Geometrinin
alegorik temsili
(Giuseppe Cesari) |
Pisagoras
(yklş. İÖ 580-497) en yüksek değeri anlıksal
etkinliğe vermesine karşın, Yunan felsefesine bütünüyle yabancı pek çok
düşünceyi—örneğin ruhların göçü—içeren kılgısal, törel ve dinsel bir felsefe
formüle etti. İÖ altıncı yüzyılın sonlarında yaşamış
olan Pisagoras ile daha sonra matematik ve bilim üzerine dayalı bir metafiziksel
görüş ileri sürmüş olan (ve kimileri Platon’un Akademisi ile yakın ilişki
içinde duran) Pisagorcu felsefeciler arasında bir ayrım yapmamız gerekir.
Bu Pisagorculardan önde gelenler arasında Sokrates’in ve Demokritos’un bir
çağdaşı olan Filolaus bulunuyordu.
Pisagoras’ın kendisi ruhların göçünü öğreten bir din kurdu. Onun dinsel
toplumu olan Pisagoras Düzeninin üyeleri bir dinsel ve törel kurallar kümesine
göre yaşıyorlardı. İlk kez Orfik kült içinde kendini gösteren bu ruh-göçü
öğretisi ideal varoluşu yineleyen bir doğuşlar döngüsünden son bir kaçış
yoluyla erişilen tanrısal bir mutluluk yaşamı olarak betimliyordu. Bu kutluluk
içinde esenlikten oluşan hedefe ancak arınma, dünyasal duyusallığın yadsınması
ve çileci bir ruhla hazlardan uzak durma yoluyla ulaşılabilirdi. Ama, fiziksel
duyusallık ruhu kirlettiği için, en soylu arınma aracı ruhu bedensel bağlarından
kurtaran anlıksal etkinlik olarak görüldü. Fiziksel ölümden önce duyusallığın
yadsınması ruha özellikle müzik ve bilim yoluyla tinsel arınma idealine
ve tıp ve jimnastik uygulamaları yoluyla fiziksel arınma idealine erişme
yeteneğini verir.
Pisagoras’ın ruhların göçü üzerine temel kuramı tüm dirimli şeylerin kardeşliğini
ileri süren ek bir öğreti için temel oldu. Tüm dirimli şeyler birbirlerine
bağlı olmalıdırlar, çünkü tümünün de ruhlarının geçmiş ruhsal göçler sırasında
çok sayıda bedenleri olmuştur; bu yüzden vejeteryanlık uygulaması evrenselleştirilmeli,
tüm insanlar uyum ve dostluk içinde yaşamalı, kadınların erkeklerle eşitliği
tanınmalı ve kölelere insanca davranılmalıdır.
Kişinin şimdiki yaşamının ahlaksal niteliği ruhun sonraki yaşamda yerleşeceği
bedenin doğasını belirler; böylece kişi buna göre ödüllendirilir ya da cezalandırılır.
Yeğlenen yaşam hekimin, prensin ya da ozanın yaşamıdır. Aydınlanmış kişiler
olarak, Pisagorcular tinsel kılavuzlar ve egemenler olarak hizmet etme sorumluluğunu
üstlendiler; buna göre, hükümet görevlerine değer verip buna göre davrandılar.
Filolaus
ve
Pisagorcu Felsefe
Sahakian
Metafiziksel Çoğulcular Herakleitos’un Oluş düşüncesini Parmenides’in Süreklilik
kavramı ile uzlaştırmaya çalıştılar. Benzer olarak Filolaus ve daha başka
Pisagorcu felsefeciler (İÖ beşinci yüzyılda) bir yanda
sürekli olarak değişen bir evren ve öte yanda bengi ve değişmez bir evren
olarak iki çatışan görüş arasında bireşim yaratmaya çalıştılar. Çözümü matematikte
buldular.
Matematiğin kılgısal uygulamalarına ilgileri (Pisagoras kuramı, A2
+ B2 = C2, başarılarının iyi bilinen bir örneğidir)
onları tüm olgusallığa ilişkin matematiksel bir açıklama formüle etmeye
götürdü. Fiziksel doğanın görüngü dünyasının matematiksel ilkeler üzerinde
kurulduğunu tanıtlamaya çalıştılar. Müzikal sesler (örneğin oktavlar) ve
titreşen müziksel tellerin uzunlukları arasında matematiksel bir ilişkinin
bulunduğunu tanıtladılar. Böyle doğal fenomenleri anlayabilmek ve denetleyebilmek
için matematiksel ilişkilerin göz önüne alınması gerektiği onlara açık bir
olgu olarak görünüyordu.
Pisagorcular tıpkı müziğin matematik yasalarına boyun eğmesi gibi tüm doğanın
da—görüngüsel Oluş dünyası—aynı şeyi yapması gerektiğine inandılar, çünkü
enson olgusallığın (sürekli Varlık) sayılardan oluştuğunu düşünüyorlardı.
Onların görüşünde tüm olgusallık sayı olduğu için, tüm fiziksel görüngüler
matematiksel ilişkilerden doğar. Sayılar fiziksel şeylerin sürekli özlerini
belirler; sayılar doğal nesnelerin üstlendikleri matematiksel ilişkiler
ya da biçimlerdir; ve öyleyse fiziksel şeyler ideal şeylerdir, yalnızca
bu görülmez matematiksel ilişkilerin ya da biçimlerin eşlemleridirler. Fiziksel
nesneler bir bakıma özlerini oluşturan matematiksel kalıplara dökülmüşlerdir.
Fiziksel şeyler matematiksel olarak sınırlıdırlar; bu yüzden denetleyici
doğa yasaları matematiksel ilkeler olarak görülmelidir ve bu nedenle fiziksel
doğa ancak matematiksel terimlerde anlaşılabilirdir. Dahası, gerçi fiziksel
doğa Herakleitos’un felsefesinde Oluş (ya da süreç) kavramı tarafından doğru
olarak belirtildiği gibi bir geçiş durumunda bulunuyor olsa da, doğadaki
görüngüler onları matematiksel ilişkileri yoluyla birarada tutan bir süreklilik
ve kalıcı düzen içindedirler. Sürekli sayı ilişkileri görülmezdirler, ve
gene de onları duyumsayan insan anlığı tarafından algılanabilir ve anlaşılabilirler—fiziksel
doğayı yaratan şeyler olarak değil ama matematiksel ilişkilere göre belirlenmiş
görüngüler olarak. Bu anlamda, fiziksel şeyler gerçekte sayıların eşlemleridirler.
Pisagorcuların bu sürekli matematiksel biçimleri daha sonra Platon’un İdealleri
olacak ve onun tarafından da benzer olarak görüngüsel ya da fiziksel olgusallıktan
(Herakleitos’un Oluş kavramından) daha yüksek bir düzene ait olarak yorumlanacaklardı,
çünkü İdealler saltık, enson ve sürekli olgusallığı oluştururken, buna karşı
görgül fenomenler ise kökensel Varlığı oluşturan matematiksel biçimlerin
yalnızca eşlemleridirler.
Pisagorcular dünyadaki herşeyi bir ikilik olarak gördüler; her nesneye ona
karşılık düşen bir karşıt, her sava bir karşısav yüklediler. Karşıt nesneler
bir uyum yaratmak için işbirliği yaparlar; ve müziksel uyum nasıl karşıtlardan
doğuyorsa, evrendeki karşıt güçler de sayıların bir uyumu tarafından uzlaştırılır.
Pisagorcular her biri bir sav ve bir de karşısavdan oluşan on çift karşıt
düşünce formüle ettiler: (1) sınırlı ve sınırsız; (2) tek ve çift; (3) bir
ve çok; (4) sol ve sağ; (5) erkek ve dişi; (6) dinginlik ve devim; (7) doğru
ve eğri; (8) aydınlık ve karanlık; (9) iyi ve kötü; ve (10) eşit olarak
kare ve eşitsiz. Keyfi olarak tam on çift kavramın seçilmesi yuvarlak on
sayısının kutsal ırasına inançlarını yansıtıyordu.
Pisagorcu felsefe Yunan felsefesinde Herakleitos felsefesinin ve Eleatiklerin
çatışan görüşleri arasında bir uzlaşma arayan ön-Sokratik dizgelerin sonuncusuydu.
Felsefe tarihinde bundan sonraki büyük gelişim Yunan Aydınlanması döneminde
Sofistler ve Sokrates metafiziksel paradokslardan uzaklaşarak dikkatlerini
insanın törel sorunları, ahlaksal durumu ve yaşam felsefesi üzerinde yoğunlaştırdıkları
zaman gelecekti.
[SAHAKIAN:
FELSEFE TARİHİ: 2. ÖZDEŞLİK VE DEĞİŞİM SORUNU]
[Çeviren: Aziz Yardımlı (c) İdea Yayınevi 1990, 1997]