Bu Çözümlemeler Hegel’in metnini izliyor. Baskı için bu "word" dosyasını kullanın.

 
 

Çözümlemeler
Giriş

1) ‘Felsefi Tüze Bilimi Hak İdeasını, eş deyişle Hak Kavramını ve edimselleşmesini konu alır.’ (§ 1)

HEGEL, Tüze Felsefesi, s. 27.
Felsefi Tüze Bilimi Hak İdeasını, eş deyişle Hak Kavramını ve Edimselleşmesini konu alır.
Die philosophische Rechtswissenschaft hat die Idee des Rechts, den Begriff des Rechts und dessen Verwirklichung zum Gegenstande.

Hegel'in demek istediği şey felsefenin soyutlamalarla değil, ama somut olanla ilgilendiğidir, çünkü somut olan fiziksel ya da duyusal olan değil, ama kavramdır ve kavram karşıtların birliği olarak somuttur. Kavram salt soyut evrensel değil ama kendi karşıtı ile, tikel ile bir olan evrenseldir. Evrensel *belirlidir* ve bu olumsuzluğun gücüyle kendini ortadan kaldırır, karşıtına, tikele geçer. Felsefede fenomenler ile değil, ama özsel olarak gerçek olanla, kavramsal olanla ilgileniriz. Fenomen geçicicidir, ve bilginin nesnesi değildir. Ama gene de fenomen kavramsız değildir ve ona tüm biçim belirlenimini veren şey kavramsal yapısıdır. Bizi ilgilendiren bu kavramsallığı kavramaktır. Bu kavrayış görüş ya da sanı değildir, çünkü görüş Oluş sürecinde olanın bilinci ya da görgül bilgidir.


2) ‘Hak İdeası Özgürlüktür, ve gerçekten anlaşılması için Kavramında ve bunun belirli-varlığında bilinmelidir.’ (§ 1 Ek)

 
 
 


3) ‘Tüze Bilimi İdeayı Kavramdan geliştirir, ya da, yine aynı şey, olgunun kendisinin kendi içkin açınımını izler.’
4) ‘Hak Kavramı oluş sürecine göre Tüze Biliminin dışına düşer, çıkarsanması burada yalnızca varsayılır, ve verili olarak kabul edilir.’

HEGEL, Tüze Felsefesi, s. 28.
Tüze Bilimi felsefenin bir bölümüdür. Buna göre İdeayı — ki bir nesnede ussal olan yan İdea olarak bulunur — Kavramdan geliştirmesi, ya da, yine aynı şey, şeyin kendisinin kendi içkin açınımını izlemesi gerekir. Bir bölüm olarak belirli bir başlangıç noktası vardır ki, onu öncelemiş olan ve onun tanıtlaması denilen şeyi oluşturan [sürecin] sonucu ve gerçekliğidir. Böylece Hak Kavramı oluş sürecine göre Tüze Biliminin dışına düşer, çıkarsanması burada yalnızca varsayılmıştır, ve verili olarak kabul edilecektir.
Die Rechtswissenschaft ist ein Teil der Philosophie. Sie hat daher die Idee, als welche die Vernunft eines Gegenstandes ist, aus dem Begriffe zu entwickeln oder, was dasselbe ist, der eigenen immanenten Entwicklung der Sache selbst zuzusehen. Als Teil hat sie einen bestimmten Anfangspunkt, welcher das Resultat und die Wahrheit von dem ist, was vorhergeht und was den sogenannten Beweis desselben ausmacht. Der Begriff des Rechts fällt daher seinem Werden nach außerhalb der Wissenschaft des Rechts, seine Deduktion ist hier vorausgesetzt, und er ist als gegeben aufzunehmen.

Tüze Bilimi nesnel Tin alanın sonluluk ya da ayrım bölümüdür ve öznel Tini öncülü olarak alır. Buna göre Kavramının çıkarsaması onun dışına düşer ve onu önceleyen sürecin kendisidir.

Tin, kavramsal olarak, yalnızca Yaşam ya da Ruh değil ama Ruhun ve Bilincin, Yaşam ve Düşüncenin birliğidir. (Tin Felsefesi, § 363).

"Tinin süreci gelişimdir" (Tin Felsefesi, § 365).

Tin etkinliktir, Doğa ile karşıtlık içinde edilgin değil ama etkindir, 'yapar,' ve yaptığı ise düşünerek ve isteyerek olduğu için baştan sona kendisidir, genel olarak Kültür dediğimiz süreçtir. Bu salt bir süreç olduğu için tüm kıpılarında ya da aşamalarında geçicidir.

Tinin eylemi özsel olarak kuramsaldır, çünkü doğal ya da içgüdüsel değil ama tinsel ve düşünseldir, düşünce tarafından belirlenir. Kılgı Kuram olmaksızın kılgı değil ama bir hayvan davranışıdır. (Kuram bir imgelem kuruntusunu anlatmaz.)

Düşüncenin istençten ayrımı bir soyutlamadır, çünkü istenç düşüncesiz olamaz ve düşünce istençsiz olamaz. Bu kuram ve kılgının birliğidir. Düşüncenin belirlenimi bütünüyle kendi içindendir, çünkü dışsal bir doğal dürtü bile insanda niteliği, ne olduğu açısından bilinçlidir, ve bir eylem güdüsü olduğunda bile ancak bilinçte olduğu düzeye dek insan eyleminden söz edebiliriz (içgüdüsel ya da dürtüsel davranışlar doğaya aittir; benzer olarak, bilinçsiz davranışlar da özgür eylemler olarak kabul edilemezler).

İstenç kendini belirleyen Bendir. Bu öz-belirlenim onun Özgürlük ile bir olmasıdır. Tinin tüm belirlenimini kendi içinden üretmesi ve bunu İstenç ve Anlığın birliği içinde yapması Tini doğal zorunluğun üzerine yükselten etmendir. Özdek salt zorunluk altında dururken, Tinin belirlenimi İstenç olduğu için Tin baştan sona özgür olandır. Öyle ki, Tin nerede kendisi ise ve kendisi davranıyorsa orada saltık olarak özgürdür, çünkü tüm belirlenimin kökeni kendisi, kendi Benidir. KURAM VE KILGININ BİRLİĞİ KAVRAMININ KENDİSİ ÖZGÜRLÜĞÜN ANLATIMINDAN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR.

 
 
 


5) Felsefe Bir Daire Oluşturur, Onda Başlangıç Olan Şey Aynı Zamanda Bir Sonuçtur (§ 2, Ek).

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 2, s. 28.
Ek. Felsefe bir daire oluşturur: İlk ya da dolaysız olan bir noktası vardır, çünkü ne olursa olsun bir başlangıç yapmak zorundadır, tanıtlanmış olmayan, bir sonuç olmayan bir başlangıcı olmalıdır. Ama felsefenin kendisiyle başladığı şey dolaysızca göreli birşeydir, çünkü bir başka son-noktada sonuç olarak görünmek zorundadır. Felsefe havada asılı durmayan bir ardışıklıktır, dolaysızca başlayan değil, ama kendi üzerine geri dönen birşeydir.
Zusatz. Die Philosophie bildet einen Kreis: sie hat ein Erstes, Unmittelbares, da sie überhaupt anfangen muß, ein nicht Erwiesenes, das kein Resultat ist. Aber womit die Philosophie anfängt, ist unmittelbar relativ, indem es an einem andern Endpunkt als Resultat erscheinen muß. Sie ist eine Folge, die nicht in der Luft hängt, nicht ein unmittelbar Anfangendes, sondern sie ist sich rundend.
Felsefenin başlangıcı dolaysız olmalıdır, ama salt bir başlangıç olduğu için görelidir ve Erek ile bağıntı içindedir, onun tarafından belirlenir ve böylece dolaylıdır ve bir sonuçtur. Felsefe insan etkinliği içinde raslgele bulunan birşey değildir. Onun bütün bir düşünsel varlığının gerçek biçimidir.

 

 
 


6) Felsefede Tanımlarla İlgilenmeyiz (Bilmede Sorunumuz Semantik Değil ama Mantıksaldır).

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 2, s. 29.
Buna karşı felsefi bilgilenmede bir Kavramın zorunluğu başlıca sorundur, ve bir sonuç olarak ortaya çıkış yolu onun tanıtlanması ve çıkarsanmasıdır. Böylece içeriği kendi için zorunlu iken, ikinci adım ona tasarımlarda ve dilde neyin karşılık düştüğünü aramaktır. Ama kendi için gerçekliği içindeki Kavramın ve tasarımda olduğu biçimiyle Kavramın birbirlerinden ayrı olmaları yalnızca olanaklı değildir; tersine, Kavram biçim ve şekil açısından tasarımdan ayrı olmak zorundadır. Gene de, eğer tasarım içeriğine göre de yanlış değilse, hiç kuşkusuz Kavram onda kapsandığı yolda ve özsel olarak onda bulunduğu yolda gösterilebilir, e.d. tasarım Kavramın biçimine yükseltilebilir. Ama tasarım kendi için zorunlu ve gerçek olan Kavram için bir denek taşı ve ölçüt olmaktan öylesine uzaktır ki, tersine gerçekliğini ondan almak, kendini onun yoluyla düzeltmek ve bilmek zorundadır.
Vielmehr ist in der philosophischen Erkenntnis die Notwendigkeit eines Begriffs die Hauptsache, und der Gang, als Resultat, geworden zu sein, [ist] sein Beweis und Deduktion. Indem so sein Inhalt für sich notwendig ist, so ist das Zweite, sich umzusehen, was in den Vorstellungen und in der Sprache demselben entspricht. Wie aber dieser Begriff für sich in seiner Wahrheit und wie er in der Vorstellung ist, dies kann nicht nur verschieden voneinander, sondern muß es auch der Form und Gestalt nach sein. Wenn jedoch die Vorstellung nicht auch ihrem Inhalte nach falsch ist, kann wohl der Begriff als in ihr enthalten und, seinem Wesen nach, in ihr vorhanden aufgezeigt, d.h. die Vorstellung zur Form des Begriffs erhoben werden. Aber sie ist so wenig Maßstab und Kriterium des für sich selbst notwendigen und wahren Begriffs, daß sie vielmehr ihre Wahrheit aus ihm zu nehmen, sich aus ihm zu berichtigen und zu erkennen hat.

Tanımlama Tanıtlama değildir. Tanımda tanıtlanmamış öğeler bulunur ve bu düzeye dek kuşkuludur. Etimoloji ise baştan sona olumsal olabilir ve kavram bağıntılarını bütünüyle örtebilir ya da ilgisiz bağıntılar gösterebilir. (Hegel Heidegger'i çok erken bir zamanda çürütmüştür. Heidegger'in "ontolojik fenomenoloji" dediği yöntemi Etimoloji üzerine dayanır ve kavramsal değil ama semantiktir; kendisi tanıtlama yapmadığını özel olarak vurgular (Varlık ve Zaman)).

Tanım ya da tasarım Kavram için bir sınama ölçütü olamaz. Eğer içeriğine göre doğruysa, kendisi bunu kavrama borçludur.

Bu semantik felsefecilik Hegel'in kendi zamanında özellikle Fries'da görülür ve yürek, esin, coşku, heyecan üzerine dayalı bu yöntem bütünüyle öznel sonuçlara götürür (örnekleri ileride).

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 2, s. 29-30.
Ama o sözü edilen bilme türü tanım, tasım, tanıt ve buna benzer biçimsellikleri ile bir yandan az çok yitip gitmiş olsa da, yerini başka bir tarzda kazandığı daha kötü bir yedek biçime bırakmıştır ve genel olarak İdeaları, böylece Hak İdeasını ve onun daha öte belirlenimlerini bilincin olguları olarak dolaysızca yakalayıp ileri sürer ve doğal duyguyu ya da yeğinleşmiş bir duyguyu, yürek ve esini Hakkın kaynağı yapar. Bu yöntem her durumda en uygunu, ama aynı zamanda da felsefeden en uzak olanıdır ...

Wenn aber jene Weise des Erkennens mit ihren Förmlichkeiten von Definitionen, Schließen, Beweisen und dergleichen einerseits mehr oder weniger verschwunden ist, so ist es dagegen ein schlimmer Ersatz, den sie durch eine andere Manier erhalten hat, nämlich die Ideen überhaupt, so auch die des Rechts und dessen weiterer Bestimmungen, als Tatsachen des Bewußtseins unmittelbar aufzugreifen und zu behaupten und das natürliche oder ein gesteigertes Gefühl, die eigne Brust und die Begeisterung zur Quelle des Rechts zu machen. Wenn diese Methode die bequemste unter allen ist, so ist sie zugleich die unphilosophischste ...

 

 
 


7) Hak Bir Devlette Genel Olarak Pozitiftir (Ve ‘Kötü Bir Olgu İçin İyi Zeminler İleri Sürülebilir’ — s. 35, Caecilius).

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 2s. 30.
Hak (a) Bir Devlette geçerlik taşıma biçimi yoluyla genel olarak pozitiftir, ve bu yasal yetke Hakkın bilgisi için, pozitif Tüze Bilimi için ilkedir. (b) İçeriğe göre bu Hak pozitif bir öğe kazanır: (a) bir halkın tikel ulusal karakteri, tarihsel gelişim evresi ve doğal zorunluk alanına düşen bütün bir ilişkiler karmaşası yoluyla; (b) yasal bir Hak dizgesinin evrensel kavramın nesne ve durumların dışarıdan verili tikel nitelikleri üzerine uygulanmasını kapsamak zorunda olması nedeniyle (bir uygulama ki, bundan böyle kurgul bir düşünme yolu ve kavramın gelişimi değil, ama Anlağın [o tikel nitelikleri evrenselin] altına almasıdır); ve (g) edimsellikteki karar için gerekli son belirlenimler yoluyla.
Das Recht ist positiv überhaupt a) durch die Form, in einem Staate Gültigkeit zu haben, und diese gesetzliche Autorität ist das Prinzip für die Kenntnis desselben, die positive Rechtswissenschaft. b) Dem Inhalte nach erhält dies Recht ein positives Element a) durch den besonderen Nationalcharakter eines Volkes, die Stufe seiner geschichtlichen Entwicklung und den Zusammenhang aller der Verhältnisse, die der Naturnotwendigkeit angehören; b) durch die Notwendigkeit, daß ein System eines gesetzlichen Rechts die Anwendung des allgemeinen Begriffes auf die besondere von außen sich gebende Beschaffenheit der Gegenstände und Fälle enthalten muß — eine Anwendung, die nicht mehr spekulatives Denken und Entwicklung des Begriffes, sondern Subsumtion des Verstandes ist; g) durch die für die Entscheidung in der Wirklichkeit erforderlichen letzten Bestimmungen..

Roma pozitif yasalarının başlangıcı için sağın tarih vermek güçtür. İlk yasa metni On İki Tablet Yasasıdır. On kişilik bir komite (decemviri legibus scribundis) tarafından İÖ 449 yılında hazırlandı. Fragmanları tam ve tutarlı bir dizge olmadığını gösterir. Bu yasalar plepler ve patrisyenler arasındaki sınıf savaşımının bir sonucudur. 445'te yapılan bir yasamadada plebler ve patrisyenler arasında evliliğe izin verilir, konsüllerden birinin pleb olmasını güvence altına alınır ve kamu topraklarının (ager publicus) iyeliği üzerine sınırlama getirilir; 300'deki bir yasa pleblerin rahiplik konumuna alınmasına izin verir.

Roma tüze bilimi geleneksel olarak İÖ 300 yıllarında Gneaus Flavius ile başlatılır. Daha sonraki tarihlerde önemli adlar arasında yasanın her alanı üzerine geniş incelemeler yazmış olan Quintus Mucius Scaevola, ve Marcus Tullius Cicero'nun arkadaşı olan Servius Sulpicius Rufus bulunur. İS 250 yılları Roma Tüzesinin en yüksek ve en parlak dönemidir. Bizans İmparatorluğunda Justinian yasaları temel yasal uygulama oldular. Daha sonra 9'uncu yüzyılda Yunanca'ya çevrildiler ve İstanbul'un fethinden sonra bile Ortodoks Kilisenin mahkemelerined uygulamada kaldılar. Batıda Justinian yasaları hemen unutuldu ve Orta Çağlarda hemen hemen hiçbir işlerlikleri yoktu. Ancak 10'uncu yüzyıl sıralarında keşfedildiler. Bologna'daki tüze incelemeleri daha sonra Avrupa'nın ilk üniversitelerinden birinin başlangıcı oldu. Ancak 16'ıncı yüzyılda Roma yasaları Avrupa'da yaygın olarak işlerlik kazandılar. Yalnızca İngiltere bu sürecin dışında kaldı, çünkü orada belli bir yasa dizgesi daha önce gelişti.

Doğal Hak (ya da Felsefi Hak) ile karşıtlık içindeki pozitif Hakkın karakteri onun Kavramına karşılık düşmez. Bu eşitsizlik tarihsel olarak belirli Hakların yine tarihsel sürecin kendisi tarafından sürekli olarak ortadan kaldırılmasının da zeminidir. Ama tikel tarihsel hakların olumsuzlanmaları öznel duygusallık zeminlerinde olmaktan çok olgunun kendi doğası tarafından, Edimselliğe özünlü ussallığın kendisi tarafından yerine getirilir. Doğal Hak kavramı pozitif Hakkın, genel olarak Yasanın ve Devletin yadsınması için ölçüttür. Ama salt Doğal Hak olarak soyut, belirlenimsiz ve gerçekliksizdir. Doğal Hakkın kendisinin belirlenim

 

 
 


8) Montesquieu Pozitif Yasaların Dışsal (Tarihsel ve Kültürel) Bağlamını Doğru Olarak Gördü (Ama Evrenseli Göremedi Ve Göreciliği — Coğrafya, İklim Vb. — Aşamadı).

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 3, s. 31.
... sözü edilen o pozitif Haktaki tarihsel öğe açısından Montesquieu gerçek bir tarihsel görüşü ve tam bir felsefi duruş noktasını sunarak genelde yasamanın ve bunun tikel belirlenimlerinin irdelemesinin yalıtılma ve soyutlanma içinde değil, ama tersine tek bir bütünün bağımlı kıpıları olarak, bir ulusun ve bir çağın karakterini oluşturan tüm geri kalan belirlenimler ile bağlantı içinde yapılması gerektiğini ileri sürdü
In Ansehung des ... genannten geschichtlichen Elements im positiven Rechte hat Montesquieu die wahrhafte historische Ansicht, den echt philosophischen Standpunkt angegeben, die Gesetzgebung überhaupt und ihre besonderen Bestimmungen nicht isoliert und abstrakt zu betrachten, sondern vielmehr als abhängiges Moment einer Totalität, im Zusammenhange mit allen übrigen Bestimmungen, welche den Charakter einer Nation und einer Zeit ausmachen; in diesem Zusammenhange erhalten sie ihre wahrhafte Bedeutung sowie damit ihre Rechtfertigung.
Bu pozitif incelemenin kendi alanında yararı vardır, ama felsefi değildir.
§ 3, s. 32.
... tüzel bir belirlenimin koşullara ve yürürlükteki tüzel kurumlara eksiksiz olarak dayandığı ve onlarla bütünüyle tutarlı olduğu gösterilebilir, ve gene de bu belirlenim kendinde ve kendi için haksız ve usdışı olabilir, tıpkı Roma özel tüzesinin Roma babalık gücü ve Roma evliliği gibi kurumlardan bütünüyle tutarlı olarak doğan bir dizi belirlenimi durumunda olduğu gibi.
... eine Rechtsbestimmung kann sich aus den Umständen und vorhandenen Rechtsinstitutionen als vollkommen gegründet und konsequent zeigen lassen und doch an und für sich unrechtlich und unvernünftig sein, wie eine Menge der Bestimmungen des römischen Privatrechts, die aus solchen Institutionen als die römische väterliche Gewalt, der römische Ehestand ganz konsequent flossen.

 
 
 


9) Hak Kavramı Ulusal Ya Da Etnik Değil, Evrenseldir (Montesquieu’nün Gözden Kaçırdığı Şey Evrenseldir; ‘Yasaların Tini’ Görecilikte — Coğrafya, İklim Vb. — Takılır).

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 3, s. 32.
Yine aynı bağlamda sık sık Roma, Alman hak kavramlarından, şu ya da bu yasalar kitabında belirlenmiş olduğu biçimiyle hak kavramlarından söz edilir; ama burada karşılaşılan şeyler Kavramlar değil, tersine yalnızca genel hak belirlenimleri, Anlak önermeleri, ilkeler, yasalar vb.dir.
Man pflegt so auch von den römischen, germanischen Rechtsbegriffen, von Rechtsbegriffen, wie sie in diesem oder jenem Gesetzbuche bestimmt seien, zu sprechen, während dabei nichts von Begriffen, sondern allein allgemeine Rerhtsbestimmungen, Verstandessätze, Grundsätze, Gesetze u. dgl. vorkommen.
Tüze felsefesi göreli olanı değil, saltık olanı konu alır. Tarihsel bakış açısı ancak belirli tüzel biçimleri aklar. Ama bu aklama ancak geçicidir, çünkü dayandığı koşullar geçicidir. Tarihsel tüze belirlenimleri akış ve değişim içindedir.
§ 3, s. 32.
O sözü edilen ayrımın gözardı edilmesiyle, bakış açısını değiştirmek ve gerçek bir aklama sorusunu koşullardan çıkarak aklamaya, kendi başlarına eşit ölçüde yararsız varsayımlardan sonuç çıkarmaya vb. kaydırmak ve genel olarak göreli olanı saltık olanın yerine, dışsal görüngüyü şeyin doğası yerine koymak olanaklı olur.
Durch Hintansetzung jenes Unterschiedes gelingt es, den Standpunkt zu verrücken und die Frage nach der wahrhaften Rechtfertigung in eine Rechtfertigung aus Umständen, Konsequenz aus Voraussetzungen, die für sich etwa ebensowenig taugen usf., hinüberzuspielen und überhaupt das Relative an die Stelle des Absoluten, die äußerliche Erscheinung an die Stelle der Natur der Sache zu setzen.

 
 
 


10) Hakkın Zemini Genel Olarak Tinsel Olandır Ve Daha Tam Yeri Ve Başlangıç Noktası İstençtir. (§ 4)
11) İstenç Özgürdür.
12) Özgürlük Hakkın Tözünü Ve Belirlenimini Oluşturur.

HEGEL, Tüze Felsefesi, s. 38.
§ 4
Hakkın zemini genel olarak tinsel olandır ve daha tam yeri ve başlangıç noktası İstençtir. İstenç özgürdür, ve böylece özgürlük Hakkın tözünü ve belirlenimini oluşturur ve Tüze Dizgesi edimselleşmiş özgürlüğün ülkesidir, Tinin bir ikinci doğa gibi kendi içinden türetmiş olduğu dünyasıdır.
§ 4
Der Boden des Rechts ist überhaupt das Geistige und seine nähere Stelle und Ausgangspunkt der Wille, welcher frei ist, so daß die Freiheit seine Substanz und Bestimmung ausmacht und das Rechtssystem das Reich der verwirklichten Freiheit, die Welt des Geistes aus ihm selbst hervorgebracht, als eine zweite Natur, ist.

Hak kendinde Özgürlüğü anlatır, çünkü Başkasında Benim olanı bulma belirlenimidir. Genel olarak ya da soyut olarak düşünüldüğünde, Hak tikel Benin evrensel Başkalıkta sınırsız olma belirlenimidir ve böyle olarak genelde ya da kavramsal olarak sonsuzluğu anlatır. Hak bu kuramsal çözümlemesinde İstenç ile örtüşür ve aralarındaki ayrım Hak durumunda kendinde ya da gizil olanın İstenç durumunda kılgısal alana geçmesidir.

ÖZGÜRLÜK, ÖZENÇ, VE ZORUNLUK. İstenç Anlık ile, Düşünce ile ayrılmamacasına birdir. Düşünce Özgürlüğü Düşüncenin kendi belirlenimini, kendi Kavramının Zorunluğunu izleyerek açınmasıdır. Buna göre Özgürlük Özençten, belirlenimsizlikten ayrılır ve karşıtı ile, Zorunluk ile saltık olarak Birdir. Tinin Zorunluğu onun Özgürlüğü, Gerçeği, Bilgisidir. Zorunluğu Özgürlükten ayırarak onun soyut karşıtı olarak görmek Kavram için geçersiz olan analitik bakış açısıdır. Tam tesine, Özenç belirlenimsizlik ve böylece düşüncenin kendi özünden başka bir yolda belirlenmesi, Köleliktir. Köle gerçekten de belirlenimini kendi insan özünde değil, ama başkasının İstencinde taşıyan insandır.

Özgürlüksüz İstenç boş bir sözdür. Özgürlük yalnızca İstenç olarak edimseldir.

 
 
 


A. KURAMSAL TUTUM
13. İstenç Düşücesiz Olamaz.
14. Bir Nesneyi Düşünmek Onu Evrenselleştirmek, Ben Yapmak Demektir. Çünkü,
15. Ben, Saltık Soyutlama Ve Atomik Tekillik Noktası Olarak, Düşünme Demektir.
16. İstenç Ben İle İlişkisinde Her Zaman Benim İstencimdir.

HEGEL, Tüze Felsefesi, s. 38, § 4, Ek.
Düşünce ve İstenç arasındaki ayrım yalnızca kuramsal ve kılgısal tutumlar arasındaki ayrımdır. Ama bunlar hiç kuşkusuz iki yeti değildirler, tersine İstenç tikel bir düşünme kipidir: Kendini belirli-varlığa çeviren düşünmedir, kendine belirli-varlık
verme dürtüsü olarak düşünmedir.

Der Unterschied zwischen Denken und Willen ist nur der zwischen dem theoretischen und praktischen Verhalten, aber es sind nicht etwa zwei Vermögen, sondern der Wille ist eine
besondere Weise des Denkens: das Denken als sich übersetzend ins Dasein, als Trieb, sich Dasein zu geben.

Her İstenç edimi düşünme kapsar. Düşüncesiz olan şey Davranıştır, Eylem değil. Dürtüler, eğilimler, itkiler, istekler vb. insanı davranışa yöneltirler. Ama salt bu güdülere bağlı ve düşünmeden bütünüyle soyutlanmış olduğunda insan davranışı insana değil, hayvana özgüdür. O zaman insan ancak davranır, özgür değil ama dürtüseldir. İnsan davranışına her zaman bilinç, her zaman düşünce eşlik eder ve bu onun "kuramsal" yanı ile denmek istenen şeydir.
Bir nesneyi düşünürken, onu düşünce yapar ve ondan duyusal olanı uzaklaştırırım; onu özsel olarak ve dolaysızca benim olan birşey yaparım: Çünkü ancak düşünürken kendimdeyimdir, ancak kavrama edimi nesnenin delinişidir ki, bundan böyle bana karşı durmaya son verir ve ondan bana karşı kendi için taşımış olduğu özünü almış olurum. Indem ich einen Gegenstand denke, mache ich ihn zum Gedanken und nehme ihm das Sinnliche; ich mache ihn zu etwas, das wesentlich und unmittelbar das Meinige ist: denn erst im Denken bin ich bei mir, erst das Begreifen ist das Durchbohren des Gegenstandes, der nicht mehr mir gegenübersteht und dem ich das Eigene genommen habe, das er für sich gegen mich hatte.
Birşeyi evrensel yapmak onu düşünmek demektir. ‘Ben’ düşünmedir ve o denli de evrenseldir. ‘Ben’ dediğim zaman, orada tüm tikelliği — karakter, doğallık, bilgi, yaş — bir yana bırakırım. ‘Ben’ bütünüyle boş, noktasal, yalın, ama gene de bu yalınlık içinde etkin olandır. Dünyanın rengârenk tablosu önümdedir: Onun karşısında durur ve bu tutumda karşıtlığı ortadan kaldırır, bu içeriği benim içeriğim yaparım. ‘Ben’ dünyayı tanımışsa, daha da ötesi, onu kavramışsa, orada kendi evindedir. Kuramsal tutum konusunda bu kadar. Etwas allgemein machen heißt, es denken. Ich ist das Denken und ebenso das Allgemeine. Wenn ich Ich sage, so lasse ich darin jede Besonderheit fallen, den Charakter, das Naturell, die Kenntnisse, das Alter. Ich ist ganz leer, punktuell, einfach, aber tätig in dieser Einfachheit. Das bunte Gemälde der Welt ist vor mir: ich stehe ihm gegenüber und hebe bei diesem Verhalten den Gegensatz auf, mache diesen Inhalt zu dem meinigen. Ich ist in der Welt zu Hause, wenn es sie kennt, noch mehr, wenn es sie begriffen hat. Soweit das theoretische Verhalten.
Birşeyi düşünmek onu kavramsallaştırmak, öznelleştirmek, soyutlaştırmaktır. Birşeyi düşünmek onu Ben yapmak demektir, ve Ben ise tüm başka belirlenimlerden (duyumlar, duygular, istekler, güdüler, tasarımlar, imgeler vb.) soyutlanmış olarak düşünüldüğünde saltık olarak atomik dışlama ve soyutlama noktasıdır. Bu ise arı, yalın soyut düşüncedir. Ben bu soyutluk ve dışlama olarak soyutladığı ve dışladığı herşeyi kapsama yetisidir. Ben Herşey Olabilir.

 
 
 


B. KILGISAL TUTUM
17. Kılgısal Olan Kuramsal Olanda (Düşünmede, Bende) Başlar.
18. Kılgısal Olmak Benin Dışsal Olarak Belirlenmesi Olduğu Ölçüde Yine Bene Aittir.
19. Dış Dünyadaki Eylemler Ve Edimler Özsel Olarak Egonun Kendisinden Başka Birşey Değildirler.


HEGEL, Tüze Felsefesi, s. 39, § 4, Ek.
Öte yandan kılgısal tutum düşünmede, ‘Ben’in kendisinde başlar ve önce karşıt tutum olarak görünür, çünkü bir tür bölünme yaratır. Kılgısal ya da etkin olduğumda — ki davranıyor olduğum anlamına gelir — kendimi belirlerim, ve kendimi belirlemem yalnızca bir ayrım koymam demektir. Ama koyduğum bu ayrımlar da yine benim ayrımlarımdır, belirlenimler bana dönerler, ve uğruna çabaladığım amaçlar bana aittir. Şimdi bu belirlenim ve ayrımları dışarıya bırakacak olursam, eş deyişle dış dünya denilen alana koyacak olursam, gene de benimkiler olarak kalırlar: Benim yaptıklarım, benim ettiklerimdirler, benim tinimin izini taşırlar.

Das praktische Verhalten fängt dagegen beim Denken, beim Ich selbst an und erscheint zuvörderst als entgegengesetzt, weil es nämlich gleich eine Trennung aufstellt. Indem ich praktisch, tätig bin, das heißt handele, bestimme ich mich, und mich bestimmen heißt, eben einen Unterschied setzen. Aber diese Unterschiede, die ich setze, sind dann wieder die meinigen, die Bestimmungen kommen mir zu, und die Zwecke, wozu ich getrieben bin, gehören mir an. Wenn ich nun auch diese Bestimmungen und Unterschiede herauslasse, das heißt in die sogenannte Außenwelt setze, so bleiben sie doch die meinigen: sie sind das, was ich getan, gemacht habe, sie tragen die Spur meines Geistes.
Kılgısal olan kuramsal olanın karşıtıdır.
Kılgısal olmak davranmak demektir. Ama davranış Bene ait olduğu ölçüde Düşünce, Kuram yüklüdür.
Burada Kuram ve Kılgının birliğini "düşündüğüm herşeyi yaparım" anlamında almamalıyız. Bu tasarlar, planlar, vb. hiç kuşkusuz düşünsel öznelliklerdir, ve nesnelleşebilirler ya da bu olmayabilir. Kılgıya Kuramın saltık olarak eşlik etmesi insan davranışının düşüncesiz ve bilinçsiz olamayacağını anlatır.

 
 
 


KURAMSALIN VE KILGISALIN BİRLİĞİ
20. Kuramsal Olan Kılgısal Olanda Kapsanır.
21. Anlık Olmaksızın İstenç Olanaksızdır.

HEGEL, Tüze Felsefesi, s. 39s, § 4, Ek.
Kuramsal özsel olarak kılgısalda kapsanır: İkisinin ayrı oldukları düşüncesinin karşısında olmalıyız, çünkü Anlık olmaksızın hiçbir İstenç olamaz. Karşıt olarak, İstenç kuramsalı kendi içinde taşır: İstenç kendini belirler; bu belirlenim ilk olarak içsel birşeydir: İstediğim şeyi kendi ‘önüme koyarım’ [= tasarlarım], benim için nesne olur. Hayvan içgüdüye göre davranır, içsel birşey tarafından güdülür ve böylece o da kılgısaldır, ama bir İstenci yoktur, çünkü istemekte olduğunu düşünmez. Öte yandan bir insanın İstenç olmaksızın kuramsal olarak davranması ya da düşünmesi eşit ölçüde olanaksızdır, çünkü düşünürken aynı zamanda o denli de etkinizdir. Düşünülenin içeriği hiç kuşkusuz varolan birşey biçimini kazanır, ama bu varolan bizim etkinliğimiz yoluyla koyulmuş dolaylı birşeydir. Bu ayrı tutumlar öyleyse ayrılamazdır: Bir ve aynıdırlar, ve ister düşünme, isterse isteme olsun, tüm etkinliklerde her iki kıpı da bulunur.
Das Theoretische ist wesentlich im Praktischen enthalten: es geht gegen die Vorstellung, daß beide getrennt sind, denn man kann keinen Willen haben ohne Intelligenz. Im Gegenteil, der Wille hält das Theoretische in sich: der Wille bestimmt sich; diese Bestimmung ist zunächst ein Inneres: was ich will, stelle ich mir vor, ist Gegenstand für mich. Das Tier handelt nach Instinkt, wird durch ein Inneres getrieben und ist so auch praktisch, aber es hat keinen Willen, weil es sich das nicht vorstellt, was es begehrt. Ebensowenig kann man sich aber ohne Willen theoretisch verhalten oder denken, denn indem wir denken, sind wir eben tätig. Der Inhalt des Gedachten erhält wohl die Form des Seienden, aber dies Seiende ist ein Vermitteltes, durch unsere Tatigkeit Gesetztes. Diese Unterschiede sind also untrennbar: sie sind eines und dasselbe, und in jeder Tätigkeit, sowohl des Denkens als Wollens, finden sich beide Momente.
Kılgısal olan Kuramsalı kapsar; İstenç Anlığı kendi içinde kapsar. Ve .......
İstenç olmaksızın Anlık da olanaksızdır. Düşünürken de ETKİNizdir. Düşünme, etkinlik olarak, kılgıdır.

 
 
 


22. İstenç Belirlenimsiz Olabilir Ve Tüm Dürtüler, İtkiler, İsteklerden Vb. Soyutlanabilir.
23. İstenç Bu Belirlenimsizlik Durumunda Hiçbirşeyi İstemez.
24. Bu Anlak Özgürlüğü Ya Da Olumsuz Özgürlüktür.
25. Olumsuz Özgürlük Hiçbirşey İstememeyi Brahma Olarak Gören Hinduizmde Ve Tüm Belirlenimi Kısıtlama Olarak Gören Politik Soyut Özgürlük Bilincinde Edimselleşir.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 5, s. 41.
§ 5
İstenç (a) arı belirlenimsizlik öğesini ya da ‘Ben’in kendi içine arı yansımasını kapsar ki, bunda her sınırlama gibi doğa yoluyla, gereksinimler, istekler ve dürtüler yoluyla dolaysızca sunulan ya da hangi yolla olursa olsun verili ve belirli olan her içerik de çözülür; saltık soyutlamanın kısıtlanmamış sonsuzluğu ya da evrensellik, kendi kendisinin arı düşüncesi.
§ 5
Der Wille enthält a) das Element der reinen Unbestimmtheit oder der reinen Reflexion des Ich in sich, in welcher jede Beschränkung, jeder durch die Natur, die Bedürfnisse, Begierden und Triebe unmittelbar vorhandene oder, wodurch es sei, gegebene und bestimmte Inhalt aufgelöst ist; die schrankenlose Unendlichkeit der absoluten Abstraktion oder Allgemeinheit, das reine Denken seiner selbst.

Hindunun İstenci bastırması (ki ‘Ben = Ben’ olarak bir analitik Anlak tutumudur) onu isteksiz, böylece eksiksiz, böylece Brahman yapar. Öte yandan soyut Özgürlük belgisi, politik olarak ileri sürüldüğünde (Fransız Devriminde olduğu gibi), tüm belirlenimi sınırlama olarak, olumsuzlama olarak görür ve ortadan kaldırır. Anarşizmde de benzer soyutlama yer alır ve tüm örgütleniş, düzen, yasa, kural vb. Özgürlüğün kısıtlanışı olarak görülür ve yadsınır. Bu Olumsuz İstenç ancak yokederken varoluşunun duygusunu yaşar.

Hindunun özgürlüğü Başkasından bir kaçış olduğu ölçüde Sevgiden saltık olarak yoksundur.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 5, s. 42s.
Bu özgürlük biçimi dinsel ve politik yaşamların etkin fanatizminde daha somut olarak görünür. Söz gelimi Fransız Devriminin tüm yetenek ve yetke ayrımlarının ortadan kaldırılmasını gerektiren Terör evresi bu duruma bir örnektir. Bu dönem bir sarsıntı, bir titreme, tikel her şeye karşı bir geçimsizlik dönemiydi; çünkü fanatizm eklemlenmiş değil ama soyut olanı ister: Nerede ayrım kendini gösterirse, fanatizm bunu kendi belirlenimsizliğine aykırı bulur ve ortadan kaldırır. Bu nedenle devrimde halk kendi yapmış olduğu kurumları bir kez daha yok etti, çünkü tüm kurumlar soyut eşitlik özbilincine aykırıydı.
Konkreter erscheint diese Form im tätigen Fanatismus des politischen wie des religiösen Lebens. Dahin gehört z.B. die Schreckenizeit der Französischen Revolution, in welcher aller Unterschied der Talente, der Autorität aufgehoben werden sollte. Diese Zeit war eine Erzitterung, ein Erbeben, eine Unverträglichkeit gegen jedes Besondere; denn der Fanatismus will ein Abstraktes, keine Gliederung: wo sich Unterschiede hervortun, findet er dieses seiner Unbestimmtheit zuwider und hebt sie auf. Deswegen hat auch das Volk in der Revolution die Institutionen, die es selbst gemacht hatte, wieder zerstört, weil jede Institution dem abstrakten Selbstbewußtsein der Gleichheit zuwider ist.
İstencin belirlenimsizliği gerçek Sonsuz değildir. Hiç kuşkusuz isteksizlikte bir tanrısallık görünüşü vardır, çünkü tüm dışsallıktan bağımsızlığı imler. Ama bu dışsallık dışsallık olarak kaldığı sürece, tam tersine, İstenci sınırlayan şeyin kendisidir. Gerçek sonsuzluk bu dışsallığın dışlanmasında değil, ama onun içsellik ile birliğinin kurulmasında kazanılır. Başkalık bu düzeye dek Özgürlüğün koşuludur.

 
 
 


26. İstenç Kendini Belirler Ve Bir İçeriği Nesne Olarak Alır.
27. Bu İstencin Özgürlüğü Olduğu Gibi O Denli De Özgürlüğün Yitimidir, Çünkü Belirlenim Olumsuzlamadır Ve İstecin Nesnesi Onun Bağımlılığıdır.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § , s. .
§ 6
(b) Benzer olarak, ‘Ben’ ayrımsız belirlenimsizlikten ayrımlaşmaya, belirlemeye ve bir belirliliğin bir içerik ve nesne olarak koyulmasına geçiştir. — Bundan başka, bu içerik doğa tarafından verilmiş ya da tinin Kavramı tarafından üretilmiş olabilir. Kendi kendisinin belirli olarak bu koyuluşu yoluyla ‘Ben’ genelde belirli-varlığa geçer; — ‘Ben’in saltık sonluluk ya da tikelleşme kıpısı.
§ 6
b) Ebenso ist Ich das Übergehen aus unterschiedsloser Unbestimmtheit zur Unterscheidung, Bestimmen und Setzen einer Bestimmtheit als eines Inhalts und Gegenstands. — Dieser Inhalt sei nun weiter als durch die Natur gegeben oder aus dem Begriffe des Geistes erzeugt. Durch dies Setzen seiner selbst als eines bestimmten tritt Ich in das Dasein überhaupt; — das absolute Moment der Endlichkeit oder Besonderung des Ich.

İstencin kendini belirlemesi kendini sınırlamasıdır. Belirleme, birşeyi isteme ilk olarak bir İstenç edimi ve böylece Özgürlüğün somutlaşması olarak görünürken, öte yandan eşit ölçüde Özgülüğün ortadan kalkışı olarak görülür, çünkü İstenç istemekle kendini birşeye bağlar. Bu çatışkı birçok felsefenin takıldığı ve aşamadığı düğüm noktasıdır. Kant bir öte yan konutlayarak İstenci sonlulaştırır ve gerçekleşmesini Öte Yana erteler, bunda Ölümsüzlük isteğinin temelini görür. Fichte ise Belirlenimi Benden çıkarsamaz ve dışarıdan getirir, böylece Beni sonsuza dek aşamayacağı bir Başkalık karşısında sınırlandırır.

 
 
 


28. İstenç Evrenselin Ve Tikelin Birliğidir.
29. Özgürlük Bu Tikelliğin (Belirli İstenç) Evrensel İle Birliğidir.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 7, s. 44.
§ 7
(g) İstenç bu iki kıpının birliğidir; — kendi içine yansıyan ve bu yolla Evrenselliğe geri alınan Tikellik; — Tekillik; ‘Ben’in kendini belirlemesi, kendini bir ve aynı zamanda kendi olumsuzu olarak, eş deyişle belirli, sınırlı olarak koymak ve kendisinde, e.d. kendi ile özdeşliğinde ve evrenselliğinde kalmak, ve belirlenimde yalnızca kendi kendisi ile birleşmek.

§ 7
g) Der Wille ist die Einheit dieser beiden Momente; — die in sich reflektierte und dadurch zur Allgemeinheit zurückgeführte Besonderheit; — Einzelheit; die Selbstbestimmung des Ich, in einem sich als das Negative seiner selbst, nämlich als bestimmt, beschränkt zu setzen und bei sich, d.i. in seiner Identität mit sich und Allgemeinheit zu bleiben, und in der Bestimmung, sich nur mit sich selbst zusammenzuschließen.

Gerçek İstenç, Özgürlük ancak ve ancak bu Başkasının (tikellik, belirlilik) o denli de İstencin kendisi ile bir olmasında kazanılır. Bu düzeye dek Özgürlük kavramı ancak karşıtların birliği yoluyla kurulur. İlk iki kıpı Özgürlük Kavramı değil ama Özgürlük tasarımları ya da soyutlamalarıdır. Bunun kılgısal anlamı İstencin nesnesini kendi ile uyumlu kılması, nesnesinden kendisi de olmayan hiçbirşeyi istememesidir. Yasa dışsal bir belirlenim olarak onun özgürlüğünün kısıtlamasıdır. Ama yasa onun istencini anlattığı ölçüde onun için gerçek Özgürlüktür. Benzer olarak, İstenen bir Sevgi ancak onun öz-Sevgisi ya da sevilmesi ise İstenç duygu sonsuzluğunu ve böylece Özgürlüğü kazanır.
§ 7, Ek., s. 46.
Şimdi bu üçüncüsü, kendi kısıtlanışında, bu başkasında kendi kendisinde olması, kendini belirlerken gene de kendi kendisinde kalması ve evrensele sarılmaya son vermemesi, — bu Özgürlüğün somut Kavramıdır. Buna karşı önceki iki kıpının baştan sona soyut ve tek-yanlı oldukları bulunur. Ama bu özgürlük duygu biçiminde, örneğin dostluk ve sevgide, daha şimdiden önümüzdedir. Burada insan kendi içinde tek-yanlı değildir, tersine kendini bir başkası ile ilişkide isteyerek kısıtlar, ama bu kısıtlanışta kendini kendisi olarak bilir. Belirlilikte insanın kendisini belirli olarak duymaması gerekir, tersine başkasını başkası olarak görürken, ilkin onda kendi öz-duygusunu bulur. Özgürlük öyleyse ne belirsizlikte ne de belirlilikte yatar; tersine, her ikisidir.
Das Dritte ist nun, daß es in seiner Beschränkung, in diesem Anderen bei sich selbst sei, daß, indem es sich bestimmt, es dennoch bei sich bleibe und nicht aufhöre, das Allgemeine festzuhalten: dieses ist dann der konkrete Begriff der Freiheit, während die beiden vorigen Momente durchaus abstrakt und einseitig befunden worden sind. Diese Freiheit haben wir aber schon in der Form der Empfindung, z.B. in der Freundschaft und Liebe. Hier ist man nicht einseitig in sich, sondern man beschränkt sich gern in Beziehung auf ein Anderes, weiß sich aber in dieser Beschränkung als sich selbst. In der Bestimmtheit soll sich der Mensch nicht bestimmt fühlen, sondern indem man das Andere als Anderes betrachtet, hat man darin erst sein Selbstgefühl. Die Freiheit liegt also weder in der Unbestimmtheit noch in der Bestimmtheit, sondern sie ist beides.

 
 
 


30. İstencin En Yakın (Dolaysız) Belirlenimi Dürtüler, Eğilimler, İsteklerdir.
31. İstencin Bu Doğal Belirlenimi Ancak Kendinde Ussaldır.
32. Dürtü, İçgüdü Vb. İnsanda Doğal Yana Aittir.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 11, s. 49.
§ 11
İlk olarak salt kendinde özgür olan İstenç dolaysız ya da doğal İstençtir. Kendi kendini belirleyen Kavramın İstençte koyduğu ayrımın belirlenimleri dolaysız İstençte dolaysızca bulunan bir içerik olarak görünürler — dürtüler, istekler, eğilimlerdirler, ki bunlar yoluyla İstenç kendini doğa tarafından belirlenmiş bulur. Bu içerik, gelişmiş belirlenimleri ile birlikte, hiç kuşkusuz İstencin ussallığından doğar ve böylece kendinde ussaldır; ama böyle dolaysızlık biçimi içine bırakıldığında, henüz ussallık biçiminde değildir. Bu içerik hiç kuşkusuz benim için genel olarak benimkidir; ama bu biçim ve o içerik henüz ayrıdırlar, ve İstenç böylece kendi içinde sonlu İstençtir.
§ 11
Der nur erst an sich freie Wille ist der unmittelbare oder natürliche Wille. Die Bestimmungen des Unterschieds, welchen der sich selbst bestimmende Begriff im Willen setzt, erscheinen im unmittelbaren Willen als ein unmittelbar vorhandener Inhalt — es sind die Triebe, Begierden, Neigungen, durch die sich der Wille von Natur bestimmt findet. Dieser Inhalt nebst dessen entwickelten Bestimmungen kommt zwar von der Vernünftigkeit des Willens her und ist so an sich vernünftig, aber in solche Form der Unmittelbarkeit ausgelassen, ist er noch nicht in Form der Vernünftigkeit. Dieser Inhalt ist zwar für mich der meinige überhaupt; diese Form und jener Inhalt sind aber noch verschieden, — der Wille ist so in sich endlicher Wille.

İçgüdüler insanda bilinçte bulunurlar ve böylece düşüncenin altına düşerler: İnsanda içgüdüler hayvanda olduğu gibi koşulsuzca egemen değildirler. İçgüdülerin, dürtülerin vb. düşünce altına düşmeleri bunları karar verme süreci altına getirir ve insanı moral varlık yapan belirlenimdir. İçgüdü her durumda bastırılacak olan değildir (Stoacılık, Hinduizm, Püritanizm vb. bu sorunla bağıldırlar).

İçgüdünün Bende bilinçli olması onu Düşünce ile olduğu gibi Duygu ile ilişki içine getirir ve insanda içgüdü bile hayvanda olduğundan bütünüyle başka bir belirlenim kazanır. Erotizm arı içgüdü değildir, Sevgi ile birleşmiş eşeysellik itkisidir, ve bu birlik içinde olduğu düzeye dek Haz İlkesinin gerçek insansal biçimidir.

İçgüdünün, dürtünün, itkinin, giderek isteğin bile doğuşu bütünüyle insanın Doğa yanına, kendiliğindenliğe aittir. Ama insanda bunlar bütünüyle bilinçlidir. Hegel'in zamanında henüz ayrıntılı olarak incelenmemiş olan bilinçaltı dürtüler için de aynı şey geçerlidir, bunlar dinamiktir, ve kendilerini sürekli olarak öne sürebilirler.

 
 
 


33. Doğal (Dolaysız) İstencin Dürtüler Çokluğu Arasında Seçme Yapması Karar Vermedir, Tikelliktir, Sınırlanmışlıktır.
34. İstençteki Evrensellik ‘Benimki’ İmlemini Taşır.
35. ‘Kim büyük birşey istiyorsa, der Goethe, kendini sınırlayabilmelidir. ’

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 13, s. 50.
Karar verme yoluyla istenç kendini belirli bir bireyin İstenci olarak ve bir başkası karşısında ondan ayrı bir İstenç olarak koyar.

İstençte evrensel aynı zamanda özsel olarak ‘benimki’ imlemini taşır, tekillik olarak bulunur; ...

Durch das Beschließen setzt der Wille sich als Willen eines bestimmten Individuums und als sich hinaus gegen Anderes unterscheidenden.

Im Willen hat das Allgemeine zugleich wesentlich die Bedeutung des Meinigen, als Einzelheit. ...

Karar İstençtir, ve aynı zamanda Seçme Özgürlüğü denilen şeye karşılık düşer. Seçme özgürlüğü bir yandan dürtüler vb. çokluğu ile ilgili olabilirken, öte yandan daha yüksek istekler arasında da bir belirleme yapmaya yönelebilir. Seçmenin Özgürlük ile bir olarak alınması açıktır İstenci verili olana kısıtlar ve biçimsel özgürlükten daha çoğu değildir. Özsel Özgürlük İstencin sınırda sınır olmayanı bulmasıdır.

 
 
 


36. İstenç Bir Dürtüler, İstekler Vb. Çokluğu Üzerinde Durur Ve Aralarında Seçimde Bulunabilir.
37. Seçme Özgürlüğü Özenç (Keyfilik) Olarak İstençtir.
37. ‘Özenç kendini istenç olarak gösteren olumsallıktır.’

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 14, s. 51.
[Sonlu İstenç olarak] ‘Ben’ kendimi şuna ya da buna belirleme, ‘Ben’ için bu bakımdan dışsal olan belirlenimler arasında bir seçimde bulunma olanağıdır.
... und Ich die Möglichkeit, mich zu diesem oder einem andern zu bestimmen, — unter diesen für dasselbe nach dieser Seite äußeren Bestimmungen zu wählen.

Seçme Özgürlüğünün en azından kendini kendi iç kaynaklarından belirleme olmadığı açıktır. Bunun özgürlük olarak görülmesi (Varoluşçulukta, Sartre) İnsan Özünün, genel olarak Özselliğin yadsınmasından kaynaklanır. Özgürlük gerçekte özün belirlenimini yerine getirmek ve böylece zorunluktur. Ama bu eytişim varoluşçuluğun kavrayış çevreninin ötesine düşer.

Seçme Özgürlüğü Keyfilik dediğimiz şeydir, ve böyle olarak seçilen şeyin belirlenmesinde bile bir zorunluğu dışlar. Seçim keyfi olarak yapılır. ‘Seçme Özgürlüğü’ anlatımı bu keyfiliği imler.

 
 
 


37. Özgürlük Dilediğini Yapabilme İle Aynı Şey Değildir, Çünkü Bu 'Dilek’ İnsanın Doğal Yanından, Doğal Bağımlılığından Kaynaklanır.
38. Özgürlük (Spinoza’nın Düşündüğü Gibi) İstencin Belirlenimsizliği De Değildir.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 15, s. 51s.
İnsanın özgürlük açısından taşıdığı en alışıldık tasarım Özençtir — yalnızca doğal dürtüler tarafından belirlenen istenç ile kendinde ve kendi için özgür istenç arasına derin düşüncenin getirdiği orta terim. Özgürlük genel olarak insanın istediğini yapabilmesidir dendiğini işittiğimiz zaman, bu tasarım yalnızca düşüncenin eğitiminde tam bir eksikliğin belirtisi olarak alınabilir, çünkü burada henüz kendinde ve kendi için özgür İstenç, Hak, Törellik vb. üzerine en küçük bir önsezi bile bulunmaz. ... Özenç, gerçekliği içindeki istenç olmak yerine, tersine çelişki olarak istençtir.
Die gewöhnlichste Vorstellung, die man bei der Freiheit hat, ist die der Willkür — die Mitte der Reflexion zwischen dem Willen als bloß durch die natürlichen Triebe bestimmt und dem an und für sich freien Willen. Wenn man sagen hört, die Freiheit überhaupt sei dies, daß man tun könne, was man wolle, so kann solche Vorstellung nur für gänzlichen Mangel an Bildung des Gedankens genommen werden, in welcher sich von dem, was der an und für sich freie Wille, Recht, Sittlichkeit usf. ist, noch keine Ahnung findet. ... Die Willkür ist, statt der Wille in seiner Wahrheit zu sein, vielmehr der Wille als der Widerspruch.

Spinoza İstenci de Doğa zorunluğu altında gördüğü için Özencin bile belirlendiğini düşünür.

 
 
 


39. Seçme Özgürlüğünde Verili İçeriğe Bağımlıyımdır.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 15, s. 53.
Seçim buna göre ‘Ben’in belirsizliğinde ve bir içeriğin belirliliğinde yatar. İstenç öyleyse bu içerik nedeniyle özgür değildir, üstelik sonsuzluk yanını biçimsel olarak kendinde taşıyor olmasına karşın; bu içeriklerin hiç biri ona karşılık düşmez: Sözcüğün gerçek anlamında, kendini hiç birinde bulamaz. Özençte içeriğin istencimin doğası yoluyla değil ama olumsallık yoluyla benimki olarak belirlendiği imlenir; öyleyse o denli de bu içeriğe bağımlıyımdır, ve özençte yatan çelişki budur. Sıradan insan özençli olarak davranmasına izin verildiği zaman özgür olduğuna inanır, ama tam anlamıyla özençtedir ki özgür olmadığı imlenir. Ussal olanı istediğim zaman, tikel birey olarak değil ama genel olarak törellik Kavramı ile uyum içinde davranmış olurum: Törel bir eylemde kendimi değil ama olguyu geçerli kılarım. Ama sapık bir davranışta bulunan kişi herşeyden çok tikelliğinin ortaya çıkmasına izin verir. Ussal olan oraya herkesin gittiği ama orada hiç kimsenin kendini gösteremediği ana yoldur.
Die Wahl liegt daher in der Unbestimmtheit des Ich und in der Bestimmtheit eines Inhalts. Der Wille ist also um dieses Inhalts willen nicht frei, obgleich er die Seite der Unendlichkeit formell an sich hat; ihm entspricht keiner dieser Inhalte: in keinem hat er wahrhaft sich selbst. In der Willkür ist das enthalten, daß der Inhalt nicht durch die Natur meines Willens bestimmt ist, der meinige zu sein, sondern durch Zufälligkeit; ich bin also ebenso abhängig von diesem Inhalt, und dies ist der Widerspruch, der in der Willkür liegt. Der gewöhnliche Mensch glaubt, frei zu sein, wenn ihm willkürlich zu handeln erlaubt ist, aber gerade in der Willkür liegt, daß er nicht frei ist. Wenn ich das Vernünftige will, so handle ich nicht als partikulares Individuum, sondern nach den Begriffen der Sittlichkeit überhaupt: in einer sittlichen Handlung mache ich nicht mich selbst, sondern die Sache geltend. Der Mensch aber, indem er etwas Verkehrtes tut, läßt seine Partikularität am meisten hervortreten. Das Vernünftige ist die Landstraße, wo jeder geht, wo niemand sich auszeichnet.

Seçme Özgürlüğü Ussal olanın istenmesi değildir. Bu tür özgürlükte içerik keyfi olarak belirlenir ve ussal olması koşulu aranmaz. Özgürlük tüm dürtüsel zorunluğa karşın ussal olanı yapabilmede yatar. Dürtü ile uzlaşabilirim. O zaman yine İstencim ve Usum yoluyla davranmış olurum. Duygular, tutkular, itkiler vb. kendilerinde kötü değildirler. Ama belirli durumlarda açıkça sapık bile olabilirler. Duyguyu koşulsuzca Usun, Mantığın karşısına çıkaran eğitimsiz bilince söz gelimi Nefretin de bir duygu olup olmadığını sorabiliriz.

 
 
 


40. Çeşitli Dürtüler Arasında Seçimde Bulunmanın Ölçütü Olumsaldır
(Hangi Dürtünün Daha Çok Doyum Vb. Vereceğini Anlak Belirler).

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 17, s. 54.
§ 17
Çelişki, ki Özenç budur (§ 15), dürtü ve eğilimlerin eytişimi olarak bunların birbirlerini karşılıklı engelledikleri, birinin doyumunun ötekinin doyumunun altgüdümlü kılınmasını ya da çiğnenmesini gerektirdiği vb. görüngüsünü taşır; ve dürtü yalnızca belirliliğinin yalın yönü olduğu ve böylece kendi içinde bir ölçü taşımadığı için, onu altgüdümlü kılan ya da gözden çıkaran bu belirleme Özencin olumsal kararıdır ki, ya hangi dürtüde daha çok doyum kazanacağını hesaplayan Anlak ile ya da başka herhangi bir keyfi bakış açısına göre davranışa geçer.
§ 17
Der Widerspruch, welcher die Willkür ist (§ 15), hat als Dialektik der Triebe und Neigungen die Erscheinung, daß sie sich gegenseitig stören, die Befriedigung des einen die Unterordnung oder Aufopferung der Befriedigung des anderen fordert usf.; und indem der Trieb nur einfache Richtung seiner Bestimmtheit ist, das Maß somit nicht in sich selbst hat, so ist dies unterordnende oder aufopfernde Bestimmen das zufällige Entscheiden der Willkür, sie verfahre nun dabei mit berechnendem Verstande, bei welchem Triebe mehr Befriedigung zu gewinnen sei, oder nach welcher anderen beliebigen Rücksicht.

Dürtülerin çatışması gene de düşüncenin altında durur ve bunlar arasında seçimde bulunma kısıtlanması en sonunda geçersizdir.

 
 
 


41. Doğal Dürtüler Kendilerinde İyi Ya Da Kötü Değildirler
(Doğada Moral Belirlenim Yoktur).
42. İnsan Doğal Olarak Ne İyi Ne De Kötüdür.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 18, s. 54s.
§ 18
Dürtüleri yargılama açısından bu eytişim dolaysız İstencin belirlenimlerinin içkin ve böylece olumlu olmakla iyi oldukları görünüşünü taşır; buna göre, insan doğal olarak iyidir denir. Ama bunların doğa belirlenimleri olmaları ve bu yüzden özgürlüğe ve tin kavramına karşıt ve olumsuz birşey olmaları ölçüsünde köklerinden koparılmaları gerekir; ve buna göre insan doğal olarak kötüdür denir. Önesürümlerden birinden ya da ötekinden yana karar bu bakış açısından benzer olarak öznel özençtir.
§ 18
In Ansehung der Beurteilung der Triebe hat die Dialektik die Erscheinung, daß als immanent, somit positiv, die Bestimmungen des unmittelbaren Willens gut sind; der Mensch heißt so von Natur gut. Insofern sie aber Naturbestimmungen, also der Freiheit und dem Begriffe des Geistes überhaupt entgegen und das Negative sind, sind sie auszurotten; der Mensch heißt so von Natur böse. Das Entscheidende für die eine oder die andere Behauptung ist auf diesem Standpunkte gleichfalls die subjektive Willkür.

İnsanın doğal olarak iyi ya da kötü olması Doğaya Duyunç belirlenimi yüklemektir. Ama Duyunç Tine aittir, Doğaya değil. İyinin ve Kötünün ötesi olmasa da dışı olan Doğa içgüdüsel davranışa açıktır. Nietzsche'de İyinin ve Kötünün Ötesi olarak İçgüdünün yüceltilmesini görürüz: Alles Gute ist Instikt.

Ek. İnsanın doğal olarak kötü olduğu biçimindeki Hıristiyan öğreti onun iyi olarak kabul eden öteki öğretiden yüksekte durur. Felsefi yorumlanışına göre, bu öğreti şöyle anlaşılmalıdır. Tin olarak insan kendini doğal dürtüler yoluyla belirlenmeye bırakmama konumundaki özgür bir yaratıktır. Buna göre, dolaysız ve eğitimsiz durumunda olduğu biçimiyle insan öyle bir durumdadır ki, orada olmaması ve kendini oradan kurtarması gerekir. Onsuz Hıristiyanlığın özgürlük dini olamayacağı ilk günah öğretisinin anlamı budur. Zusatz. Die christliche Lehre, daß der Mensch von Natur böse sei, steht höher wie die andere, die ihn für gut hält; ihrer philosophischen Auslegung zufolge ist sie also zu fassen. Als Geist ist der Mensch ein freies Wesen, das die Stellung hat, sich nicht durch Naturimpulse bestimmen zu lassen. Der Mensch, als im unmittelbaren und ungebildeten Zustande, ist daher in einer Lage, in der er nicht sein soll und von der er sich befreien muß. Die Lehre von der Erbsünde, ohne welche das Christentum nicht die Religion der Freiheit wäre, hat diese Bedeutung.
İnsan hiç kuşkusuz doğal olarak kötü değildir. Ama dinsel öğreti haklı olarak insanın doğal dürtülerin güdümünde kalmasını kötülük olarak görür. Oysa insan tinsel olarak özgürdür ve iyi olmasının olanağı doğal değil, tinsel olmasından geçer. Aynı zamanda Kötülük de tinselliktir.

 
 
 


43. Mutlulukta Düşünce Doğal Dürtülerin Üzerindedir, Çünkü Doğal Doyum Geçici İken Mutluluk Sonsuzluk İster.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 20, Ek, s. 56.
Ek. Mutlulukta düşünce daha şimdiden dürtülerin doğal güçleri üzerinde bir egemenlik taşır, çünkü düşünce kıpısal bir doyumla yetinmez, tersine bir mutluluğu bütün olarak ister. Bu istem belli bir düzeye dek eğitimle bağıntılıdır, çünkü bir evrenseli geçerli kılan şey tam olarak eğitimdir. Ama mutluluk idealinde iki kıpı yatar. İlk olarak, tüm tikelliklerden daha yüksek olan bir evrensel; ama bu evrenselin içeriği yine salt evrensel bir haz olduğu için, burada bir kez daha tekil ve tikel birşey, dolayısıyla sonlu birşey ortaya çıkar, ve dürtüye geri dönülmelidir. Mutluluğun içeriği herkesin öznellik ve duygusunda yattığı için, bu evrensel erek kendi payına tikeldir ve öyleyse henüz onda içerik ve biçimin gerçek bir birliği bulunmaz.
Zusatz. In der Glückseligkeit hat der Gedanke schon eine Macht über die Naturgewalt der Triebe, indem er nicht mit dem Augenblicklichen zufrieden ist, sondern ein Ganzes von Glück erheischt. Es hängt dieses insofern mit der Bildung zusammen, als letztere es ebenfalls ist, welche ein Allgemeines geltend macht. In dem Ideal von Glückseligkeit liegen aber zwei Momente: erstens ein Allgemeines, das höher ist als alle Besonderheiten; da nun aber der Inhalt dieses Allgemeinen wiederum der nur allgemeine Genuß ist, so tritt hier noch einmal das Einzelne und Besondere, also ein Endliches auf, und es muß auf den Trieb zurückgegangen werden. Indem der Inhalt der Glückseligkeit in der Subjektivität und Empfindung eines jeden liegt, ist dieser allgemeine Zweck seinerseits partikular und in ihm also noch keine wahre Einheit des Inhalts und der Form vorhanden.

Mutluluk yalnızca doyum değildir, çünkü doyum tekildir ve geçicidir. Oysa Mutluluk tüm tikelliklerin evrenselidir. Mutluluk bireyselliği ölçüsünde öznel doyumdur ve bu düzeye dek dürtülerin tikelliği alanında kalır. Özgürlük bu tikellik ve evrensellik arasındaki çelişkinin yenilmesini gerektirir.

 
 
 


44. İstenç Kavramı İstencin Kendini İçerik, Nesne ve Erek Olarak Almasıdır.
45. İstencini İstenç Olarak ‘Bilmeyen’ İnsan Özgür Değildir, Köledir.
46. İstenç Kavramının Bilgisi Salt ‘Felsefi’ Bilgi Değildir.
47. İstenci Gerçekliği İçinde Bilmek Özgür Olmanın Saltık Koşuludur.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 21, s. 56.
§ 21
Ama bu biçimsel, kendi için belirlenimsiz olan ve belirliliğini o sözü edilen gereçte bulan evrenselliğin gerçekliği kendi kendisini belirleyen evrensellik, İstenç, Özgürlüktür. Evrenselliği, kendi kendisini, sonsuz biçim olarak kendine içerik, nesne ve erek aldığı için, yalnızca kendinde değil ama o denli de kendi için Özgür İstençtir — gerçek İdea.
§ 21
Die Wahrheit aber dieser formellen, für sich unbestimmten und ihre Bestimmtheit an jenem Stoffe vorfindenden Allgemeinheit ist die sich selbst bestimmende Allgemeinheit, der Wille, die Freiheit. Indem er die Allgemeinheit, sich selbst, als die unendliche Form zu seinem Inhalte, Gegenstande und Zweck hat, ist er nicht nur der an sich, sondern ebenso der für sich freie Wille — die wahrhafte Idee.

İçeriğini yalnızca evrenselden ayrı tikelliklerde bulan istenç henüz İstenç Kavramı değildir. İstencin ya da Özgürlüğün gerçeği ya da kavramı evrenselin tikelinde yalnızca kendisi ile karşıtık içine girmesi ve böylece gerçek birliğin ya da tekilliğin kurulmasıdır.

İstencin özbilinci istek olarak, dürtü olarak duyusaldır, tıpkı genel olarak ‘duyusal olan’ın dışsallığı ve böylelikle özbilincin kendi dışındalığını göstermesi gibi. Derin-düşünce düzeyindeki İstencin sözü edilen duyusal öğe ve düşünen evrensellik olarak iki öğesi vardır. Kendinde ve kendi için İstenç genel olarak İstencin kendisini ve böylelikle arı evrenselliği içinde kendi kendisini nesne olarak alır — evrensellik ki, sözcüğün tam anlamıyla doğallığın dolaysızlığı ve tikellik onda ortadan kalkarlar (bu tikellik derin düşünce tarafından üretilir ve aynı zamanda o doğallığa da yüklenir). Ama bu evrenselliğe ortadan kaldırma ve yükseltme düşüncenin etkinliği denilen şeydir. Nesnesini, içeriğini ve ereğini bu evrenselliğe dek arıtan ve yükselten özbilinç bunu İstençte dediğini yapan düşünce olarak yerine getirir. Burası İstencin ancak düşünen anlık olarak gerçek ve özgür İstenç olduğunun aydınlığa çıkarıldığı noktadır. Köle özünü, sonsuzluğunu, özgürlüğü bilmez, kendini özsel bir varlık olarak bilmez, — ve kendini böyle bilmez, ki kendini düşünmemesi demektir. Kendini düşünce yoluyla öz olarak kavrayan ve tam bu yolla olumsallıktan ve gerçek olmamadan kurtaran bu özbilinç Hak, Ahlak ve tüm Törelliğin ilkesini oluşturur. Hak, Ahlak ve Törellik üzerine felsefi olarak konuşurken düşünceyi buradan dışlamayı isteyenler ve duygu, yürek ve esine başvuranlar böylelikle düşüncenin ve bilimin içine düşürüldükleri en derin küçümsemeye anlatım vermiş olurlar, çünkü böylelikle giderek bilimin kendisi bile, kendinden umutsuzluğa düşmüş olarak, barbarlığı ve düşüncesizliği kendine ilke yapacak ve insandan tüm gerçeklik, değer ve onuru çalmak için elinden geleni ardına bırakmayacaktır. Das Selbstbewußtsein des Willens, als Begierde, Trieb, ist sinnlich, wie das Sinnliche überhaupt die Äußerlichkeit und damit das Außersichsein des Selbstbewußtseins bezeichnet. Der reflektierende Wille hat die zwei Elemente, jenes Sinnliche und die denkende Allgemeinheit; der an und für sich seiende Wille hat den Willen selbst als solchen, hiermit sich in seiner reinen Allgemeinheit zu seinem Gegenstande — der Allgemeinheit, welche eben dies ist, daß die Unmittelbarkeit der Natürlichkeit und die Partikularität, mit welcher ebenso die Natürlichkeit behaftet, als sie von der Reflexion hervorgebracht wird, in ihr aufgehoben ist. Dies Aufheben aber und Erheben ins Allgemeine ist das, was die Tätigkeit des Denkens heißt. Das Selbstbewußtsein, das seinen Gegenstand, Inhalt und Zweck bis zu dieser Allgemeinheit reinigt und erhebt, tut dies als das im Willen sich durchsetzende Denken. Hier ist der Punkt, auf welchem es erhellt, daß der Wille nur als denkende Intelligenz wahrhafter, freier Wille ist. Der Sklave weiß nicht sein Wesen, seine Unendlichkeit, die Freiheit, er weiß sich nicht als Wesen, — und er weiß sich so nicht, das ist, er denkt sich nicht. Dies Selbstbewußtsein, das durch das Denken sich als Wesen erfaßt und damit eben sich von dem Zufälligen und Unwahren abtut, macht das Prinzip des Rechts, der Moralität und aller Sittlichkeit aus. Die, welche philosophisch vom Recht, Moralität, Sittlichkeit sprechen und dabei das Denken ausschließen wollen und an das Gefühl, Herz und Brust, an die Begeisterung verweisen, sprechen damit die tiefste Verachtung aus, in welche der Gedanke und die Wissenschaft gefallen ist, indem so die Wissenschaft sogar selbst, über sich in Verzweiflung und in die höchste Mattigkeit versunken, die Barbarei und das Gedankenlose sich zum Prinzip macht und, so viel an ihre wäre, dem Menschen alle Wahrheit, Wert und Würde raubte.

 
 
 


48. Gerçek İstenç Sonsuzdur, Çünkü Nesnesi Kendisidir.
49. İstencin Bilgisi Onun Edimselliğidir, Yalnızca Gizilliği Değil.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 22, s. 57.
§ 22
Kendinde ve kendi için varolan istenç gerçekten sonsuzdur, çükü nesnesi kendisidir, böylelikle bu nesne onun için ne bir başkası ne de bir kısıtlamadır, tersine onda yalnızca kendi içine geri dönmüştür. Dahası, bu istenç yalnızca olanak, yatkınlık, yeti (potentia) değil ama edimsel sonsuzdur (infinitum actu), çünkü Kavramın belirli-varlığı ya da nesnel dışsallığı içsel olanın kendisidir.
§ 22
Der an und für sich seiende Wille ist wahrhaft unendlich, weil sein Gegenstand er selbst, hiermit derselbe für ihn nicht ein Anderes noch Schranke, sondern er darin vielmehr nur in sich zurückgekehrt ist. Er ist ferner nicht bloße Möglichkeit, Anlage, Vermögen (potentia), sondern das Wirklich-Unendliche (infinitum actu), weil das Dasein des Begriffs, oder seine gegenständliche Äußerlichkeit, das Innerliche selbst ist.

Ancak kendini bilen istenç edimsel olarak özgürdür, ve özgür olmaması olanaksızdır. Özgür İstençte sonsuzluk bir öte yan olmaya son verir ve şimdide bulunuşuna ulaşır. Sonsuzluk nicelik değildir.
İstencin gerçek ve tam bilinci İstencin edimselleşmesidir. İstencin gerçekliği salt soyut bir olanak olarak değil, ama edimsel olarak varolmaktır. Özgürlüğünü bilmek ve gene de köle kalmak olanaksızdır.

 
 
 


50. Yalnızca Özgür İstenç Kendi Kendisi İle İlişkidedir, Kendi Kendisinden Başka Birşey İle İlişkili Ve Bağımlı Değildir.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 23, s. 58.
§ 23
Yalnızca bu özgürlükte İstenç saltık olarak kendisindedir, çünkü kendini kendi kendisinden başka birşeyle ilişkilendirmez, böylece başka birşeye tüm bağımlılık ilişkisi ortadan kalkar.
§ 23
Nur in dieser Freiheit ist der Wille schlechthin bei sich, weil er sich auf nichts als auf sich selbst bezieht, so wie damit alles Verhältnis der Abhängigkeit von etwas anderem hinwegfällt.

İstencin gerçek edimselleşmesi tüm nesnesininin onun kendisi ile bir olmasıdır. Bu koşul edimsel olarak bütün bir evrensel istenç alanının aynı özgürlük bilinci düzeyine gelişmesini gerektirir. İnsan buna yeteneklidir ve bu yeteneğinin salt bir gizillik ve olanak olarak kalması usdışıdır.

 
 
 


51. Kavramına Uygun Düşen İstenç Nesneldir.

HEGEL, Tüze Felsefesi, § 26, s. 60.
§ 26
İstenç (a) kendi kendisini belirlenimi olarak aldığı ve böylece Kavramına uygun ve gerçek olduğu sürece baştan sona nesnel İstençtir;
§ 26
Der Wille a) insofern er sich selbst zu seiner Bestimmung hat und so seinem Begriffe gemäß und wahrhaftig ist, ist der schlechthin objektive wille;

Nesnelliğin kavrama uygun düşme anlamını taşıdığı düzeye dek bu yetersiz istenç özneldir ve sonludur (kölenin, çocuğun vb. istenci).

 

 

Aziz Yardımlı 2007 Tüze Felsefesi İdea Yayınevi