Önsöz: Bilimsel Bilgi Üzerine  
 

Önsöz, Giriş bölümünün tersine, metne bütün içerik yazıldıktan sonra eklenmiştir.

 

§ 1. "Bir yapıta ... bir önsözde önceden değinmek ... felsefi bir çalışma durumunda yalnızca gereksiz değil, ama, olgunun doğası nedeniyle, giderek uygunsuz ve amaca aykırı olarak görünür."

Çünkü felsefi bir çalışmanın hiçbir sayıltı içermeyen baştan sona tanıtlanmış bir dizge olması gerekir ve bir Önsöz kendi akışında bu tanıtlama sürecini sergilemediği ölçüde aklanmamış görünür. Ama Hegel'in Önsözü felsefi dizgenin kendisi üzerine dayanır ve yalnızca öznel bir görüş bildirimi değildir.

Felsefede yalnızca sonuçlar değil, ama onların ortaya çıkarılışı (tanıtlama) da özseldir.

Oluş süreci Sonucu dolaylı kılar, onun aracısıdır, ve onda kapsanır. Oluşun ortadan kalkmış olması onu hiçliğe değil ama yalnızca olumsuz Varlığa indirger ve Sonucun özsel bileşenidir.

 

§ 2. "Felsefi dizgelerin türlülüğü Gerçekliğin ilerleyen açınımıdır."

Felsefi dizgeler düşünürlerin tek bir ilke çevresinde kurdukları kuramsal yapılardır (düalistler "iki ilke" gibi bir paradoksa takılırlar). Bu tikel dizgeler durumunda düşünürlerin gözden kaçırdıkları şey Gerçeğin bütün olduğudur. Su, Ateş, Varlık, Atom, İyi, Töz, Monad, Yarar, Deneyim, Görüngü, Kendinde-Şey, Ben, Varoluş, İstenç, Üst-İnsan, Özdek, Dil, Türlülük (Ayrım), Metin vb. tümü de geri kalan kategorilerin önemsizleştirilmesi pahasına çeşitli dışsal nedenlerle seçilen arkelerdir.

Platon, Aristoteles, Farabi, Hegel bu tikelciliğin dışındadır ve tümü de Bütünü, İdea ya da Usu gerçek Varlık olarak alırlar.

Birinciler kendi tikel kavramlarının geri kalanlar ile zorunlu olarak bağıntılı, böylece eşit ölçüde özsel ve böylece dizgesel bir bütüne ait olduklarını gözden kaçırırlar.

Bütün bu tikel dizgeler tikel kavramların mantığını izleyerek usun tikel bir bütününü açındırırlar.

 
     
 

Felsefe salt bireysel bir yaratı değildir. Nesneldir. Gerçekte bütün bir Felsefe Tarihinde çalışan aynı Usun bir açınımıdır. Her bireysel felsefeci kendi bireysel felsefesinde aynı zamanda bütün bir tarihsel kuramsal düşünce çabasının birikimini sürdürmekten ve bir kez daha toparlamaktan başka birşey yapmaz. Her bireysel felsefi etkinlikte iş başında olan gerçekte bir ve aynı evrensel Ustur. Ayrım ya da Türlülük kavramsal çıkarsamaların kendilerinin ayrımı ya da türlülüğüdür.

 
 

§ 3. "Salt sonuç değil, ama oluş süreci ile birlikteki sonuç edimsel bütündür."

Sonuç onu üreten süreci ideal olarak, moment olarak kendi içinde kapsar ve felsefe Sonucu Oluş süreci ile birlikteliği ve böylece bütünlüğü içinde görmelidir. (Tinin Görüngübilimi ve Ansiklopedik Dizge arasındaki ilişki: Görüngübilim asıl Bilimin yalnızca Oluş sürecidir.)

 
 

§ 5. "İçinde gerçekliğin varolduğu gerçek şekil ancak onun bilimsel dizgesi olabilir. Felsefeyi bilim biçimine, onun bilme sevgisi adını bir yana bırakarak edimsel bilme olabileceği hedefe yaklaştırmaya katkıda bulunmak — işte önüme koyduğum amaç budur."

Dizge kavramın kendisinin açınımıdır, yöntemlidir, yalnızca tanıtlamanın ürünü değil ama onun kendisidir. Hegel bilimsel bir dizgede hiçbir bileşenin gereksiz olmadığını belirtir. Gereksiz olan dizgeye ait değildir, olumsaldır, düşünürün aklına geliveren salt dışsal bir bağıntıdır. Oysa tanıtlama yoluyla kurulan bir dizgede her bileşen zorunludur ve kendisi tanıtlama sürecinin bir momenti olarak bütüne özsel olarak bağlıdır. "Bilginin Bilim olmasının iç zorunluğu onun doğasında yatar ve bunun doyurucu açıklaması ancak felsefenin dizgesel betimlenişinin kendisidir" (§ 5). Düşünür kendini iç zorunluğa bırakmalı, yalnızca kavramın mantığını izlemeli, kişiselliğini, görüşlerini, kendi düşüncelerini bir yana atmalıdır.

Bilme sevgisinin edimsel bilmeye ulaşması ve Bilim karakterini sağın olarak kazanması Kavramsal Dizgenin eksiksiz açınımı ile tamamlanmasıdır. Hegel bunu başardığını ileri sürmez. Yalnızca bir katkıda bulunmaktan söz eder. Bu ölçüt altında, bugün tüm bilimin durumu bir görgül bilim durumudur — tıpkı geometrik teoremin tanıtlanmadan önceki tasarımsal durumu gibi.

§ 6. "Gerçeklik varoluş öğesini yalnızca Kavramda taşır."

Duygu ve sezgide değil.

Jacobi'nin felsefesine yönelik bu bildirim konusunda ayrıntı için bkz. Küçük Mantık, "Düşüncenin Nesnelliğe Karşı Üçüncü Tutumu. Dolaysız Bilme (Sezgi)"

 

§ 16. "Gene de bu biçimcilik bu tekdüzeliğin ve soyut evrenselliğin Saltık olduklarını ileri sürer. ... Herhangi bir belirli-varlığı Saltıkta olduğu gibi irdelemek, bu görüşe göre, ondan şimdi hiç kuşkusuz belirli birşey gibi söz edilmiş olmasına karşın, gene de Saltıkta, A = A’da, onun olmadığını, çünkü orada herşeyin bir olduğunu söylemekten ötesi değildir. Bu bir parça bilgiyi, yani Saltıkta herşeyin aynı olduğunu, ayrımlaşmış ve tümlenmiş ya da bu tümlenişi arayan ve isteyen bilginin karşısına koymak, ya da kendi Saltığını, söylenegeldiği gibi, içinde tüm ineklerin kara olduğu gece diye yutturmak — bu, bilgideki boşluktan gelen saflıktır."

Burada Schelling'in olumsuza, belirlenime, ayrıma geçemeyen Özdeşlik felsefesi eleştiriliyor. Bu soyut özdeşlik Spinoza'nın Tözü için de benzer sorunlar yaratır. Onda da Töz belirlenimsiz olmak zorunda olduğu için, belirlenime geçiş Tözün kendi eytişimi yoluyla değil ama dışsal olarak yapılır. Saltığı göreli olanın soyut karşıtı olarak görmek Hegel'e kişisel bir Saltık kavramını yükleyenlerin de içine düştükleri yanılgıdır. Bu sözde eleştiriler Hegel'in neden söz ettiğini bile anlayamazlar ve onda Saltık kavramını başat kavram olarak, bir tür arke olarak alırlar. Hegel'in dizgesinde Saltık dizgenin herhangi bir kavramıdır, çünkü tüm kavramlar dizgenin eşit ölçüde zorunlu bileşenleridirler.

Fichte'nin Ben-olmayana geçişi de eşit ölçüde dışsaldır, çünkü Başkasını Benin özsel karşıtı olarak, onunla bir olarak göremez.
 

§ 17. "Benim görüşüme göre — ki ancak dizgenin kendisinin açımlanışı ile aklanabilir — herşey Gerçeği yalnızca Töz olarak değil, ama o denli de Özne olarak kavramaya ve anlatmaya dayanır."

Töz (ya da Varlık) karşıtı olarak Özneden (Kavramdan) soyutlanmış olarak alındığında belirlenimsizdir. Olumsuzdan soyutlanmıştır ve böylece devimsiz soyut kendi ile Özdeşlik olarak bulunur. Spinoza'nın tüm olumsuzlamayı dışlayan Tözü, Schelling'in tüm dolaylılığı ve ayrımı dışlayan Saltığı bu soyutlamadan başka birşey değildir. Bu tür tek-yanlılıkları bir kez kavramak yeterlidir.

Tin bir gizilliktir ve bu gizilliğini açındırarak varoluşunu edimselleştirir. Duyu ve duygu gibi düşünce de insanın içselliğidir. Ama salt içsellik olarak kalmak gelişmemek, edimselleşmemektir. Tin, bilgi ya da düşünce olarak, ancak kategorilerini etkinleştirdiği zaman edimselleşir. Süreç çocukluk yıllarında yer alır. Bu dışsallaştırma ya da edimselliğe yansıma ilkin insana kendi içselliğini dışsallık olarak gösteren şeydir. Burada Töz kategorisini kullanırsak, Töz bu Özne (gizillik) doğasını kendi içinde kapsar ve onsuz olamaz.

Spinoza da Descartes gibi Düşünce ve Varlığı bir olarak, ama Tözün yüklemleri olarak kabul eder. Töz, bu yüklemlerine karşın, kendisi belirlenimden ve böylece olumsuzlamadan bağışıktır. Bu Spinoza'nın gözden kaçırdığı noktalardan biridir.

 

§ 20. "Gerçek bütündür. Bütün ise ancak kendi gelişimi yoluyla kendini tamamlayan özdür. Saltık üzerine söylenmesi gereken onun özsel olarak sonuç olduğu, gerçekte ne ise ancak erekte o olduğudur; ve doğası, e.d. edimsel, özne, ve kendisinin kendiliğinden oluş süreci olmak tam olarak bunda yatar. Saltığın özde bir sonuç olarak kavranması gerektiği ne denli çelişkili görünse de, biraz düşünüp taşınmak bu çelişki görünüşünü doğru bir yere oturtmaya yetecektir."

Daha önce belirtilenlerin bir yinelenmesi. Yalnızca Saltık olanın bir Sonuç olması açıklama gerektirir, çünkü Saltık göreli ya da ilişkili olmayan olarak, ya da kendi ile ilişki olarak, A = A olarak görülür, dolaylı olarak değil. Ama ilişkisizliğin kendisinin bir ilişki ve olumsuzlama olduğunu kavramak Saltığın kendinde saltık olarak Göreli olduğunu kavramak için yeterli olmalıdır.

§ 21. Saltık dolaylılığı kapsar, çünkü "dolaylılık öz-devimli kendine-özdeşlikten başka birşey değildir."

Dolaylılık birşeyin başkası ile ilişkisi olarak görüldüğünde, Saltık olanın dolaylı olması onun kendisinden başka birşeyin sonucu olduğunu imliyor görünür. Bu doğrudur. Ama doğal bilinç için bu dolaylılık Saltığın değerini indiriyor olarak görünür. Saltık olan başka herşeyi dışlayan bir soyutlama değildir, çünkü dışlamanın kendisi bir ilişkidir.

§ 21. "Gerçeği sonuç yapan, ama onun oluş süreci ile sonuç arasındaki karşıtlığı da ortadan kaldıran yansımadır, çünkü bu oluş da eşit ölçüde yalındır ve bu yüzden Gerçeğin kendini sonuçta yalın olarak gösteren biçiminden ayrı değildir; oluş daha çok yalınlığa tam bu geri-dönmüşlüktür."

'Yansıma' anlatımı Saltığın dolaylılığı kapsaması ile ilgili olarak alınmaktadır.

 
 

Saltık görelidir.

Hegel Saltık kavramını vurgulamak bir yana, tersine onu dizgedeki göreli yerinde göstermeye çalışır. Saltık bir sonuçtur ve sonuç olmak dolaylı olmaktır. Yine açıktır ki dolaylılık ilişkiden, görelilikten başka birşey değildir.

Schelling, Spinoza (ve hiç kuşkusuz daha başkaları) Saltık olarak kabul ettikleri kavramı olumsuzluktan, ayrımdan, dolaylılıktan soyutlarlar. Bu eğilim diyalektiğin kavrayışının yokluğunu gösterir. Bu dizgelerde analitik anlak etkindir. Örneğin Spinoza'da Töz 'kendinin nedeni'dir, dolaysızdır, kendi-için-Varlıktır, çünkü kendi ile ilişkidedir. Böylece olumsuzluğu, belirlenimi, sonluluğu dışlar.

Saltık olan göreli olanla karşıtlık içinde ilişkisiz olandır. İlişki olumsuzlama, sınır, belirlenimdir. Saltık olanın gücü tam olarak bu soyutluktan gelir, çünkü ilişkisiz olan tüm olumsuzlamayı, tüm belirlenmeyi, sınırlanmayı, sonluluğu vb. aşar. Ama gerçekte ilişkisizliğin kendisi bir olumsuzlamadır.

Birşeyin saltık olduğu söylendiğinde denmek istenen hiç kuşkusuz soyut olduğu değildir. Ama koşulsuz olması, başka hiçbirşey tarafından etkilenmiyor olması tam olarak bu soyutluk nedeniyledir. Gene de, Saltık belirlidir, çünkü göreliliği dışlaması onunla ilişkili olmasıdır ve bu onun olumsuzluğu, göreliliğidir. Saltık kendini göreli olmayarak belirler.

Schelling Saltığı tüm sonluluğu dışlayan bir kavram olarak gördüğü için, Saltık olanın birşey kapsamasını ancak ve ancak onda herşeyin Bir olması koşuluyla geçerli sayar. Böylece Saltık "içinde tüm ineklerin kara oldukları gecedir" (§ 16).

 
 
 

 

 
 

 

 
 

§ 22. "Us ereksel etkinliktir."

Erek tüm değişim sürecinde değişmeyen, dingin kalan dolaysız terimdir, bütün bir sürecin Öznesidir. Dinamis ya da Kendinde olarak düşünüldüğü düzeye dek Başlangıç ya da İlk olanla aynıdır. Erekte Başlangıç kendine yansır. Us yalnızca var olan, yalnızca dingin olan değil, ama Oluşta olandır, ve bu Oluş, bu onun dolaylılığı onun kendi etkinliğidir. Us böylece İlke, Oluş ve Ereğinden bir olan, salt kendi dolaylılığı yoluyla kendine yansıyandır.

Erek aynı zamanda kendinde ya da gizil olandır, saltık olarak edimselleşmeye belirlenmiştir, çünkü gizilliktir. Edimselleşme İlkede henüz olumsuz olandır, dinginlik içinde, gizillik içinde varolandır.

"Aristoteles Doğayı ereksel etkinlik olarak tanımlar." (§ 22). Doğa İdea olarak özdek ve biçimin birliğidir. Özdek Doğada gizillik ya da dinamis olana (dunamiV), 'kendinde' olana karşılık düşer. Biçim ise onda edimselleşme (energeia), ya da daha tam olarak entelekia (entelecia), özgür etkinlik etmenidir. İdea (form olarak) Doğanın edimselleşme etmenidir.

Saltık kavramı Mantıksal Dizgede Öz alanına aittir ve görelilik ile karşıtlık ve böylece birlik içinde durur. Bu kavramın Hegel'in yazılarında sık sık sözünün edilmesinin nedeni Hegel'in gününde kazandığı önemdir. Kavram başka her kavram gibi kendisi çıkarsanan ve böylece göreli, ilişkili, dolaylı olan bir kavramdır.

 
 

Aristoteles: Metafizik IX
Özdek ve Biçim; Dinamis ve Energeia (Entelekhia)

Tüm gizillikler edimselleşmenin gizilliğidirler. Bu gizil olan birşeyin kendinde kendi başkası, kendi olumsuzu olduğu anlamına gelir: Soyut olarak, birşey başkasıdır. Daha belirli olarak, özdek biçimdir. Gizillik 'olabilme'yi, olanağı anlatır. Ya da, gizil olan kendinde olumsuz olanı kapsar. Platon'un İdeadan onun edimselleşmesine, bireysele geçiş açısından çözemediği güçlüğü Aristoteles dinamisin (genel olarak, soyut olarak İdea ya da dolaysız Kavram) kendinde Energeia ile birlik içinde olduğunu göstererek çözer. (Platon İdea ve tekil olan arasındaki geçişi metexis ya da katılma, pay alma benzetmesi ile açıklamanın ötesine geçemez ve Aristoteles buna boş konuşma ya da şiirsel eğretileme der.)

Doğa açısından Özdek Dinamistir, Biçim ise Enerji. Özdek olarak özdeğin, biçimsiz dinamis olarak özdeğin bütün bir kozmik süreç yoluyla homo sapiense dek tamamlanan açınımı sözcüğün en gerçek anlamında Enerjinin, edimselleşmenin kendisidir. Aristoteles'in terimleriyle, Kozmolojinin kendisi Enerjidir ve Entelekhia bir Ereği (Telos) olan özgür etkinliktir.

Dinamis Kendinde, gizil, nesnel olandır, soyut evrenseldir, genel kavramdır, tüm biçimlere yetenekli olan özdektir, İdeadır ve böyle bütünüyle soyut olarak düşünüldüğünde Biçimsizdir. Ama Biçimi dışarıdan, bir demiurgeden almaz; tersine Gizillik kendinde Edimsellik, Özdek kendinde Biçimdir ve bu ise Enerjidir, Öznelliktir. Özdeksel ilke bu yolda tüm biçimlenme boyunca, tüm değişim süreci boyunca dayanak olarak, Töz olarak kalan değişmeyen öğedir. Özdeğin kendisi edimsellik değil ama gizillik olduğu için özdek biçimin etkinliği olmaksızın varolamaz ya da yalnızca analitik olarak varolabilir. ("Tüm duyusal tözler özdek kapsarlar. Ve dayanak Tözdür; bir anlamda özdek (özdek ile edimsel değil ama gizil olarak bireysel bir şey olanı anlıyorum ... Özdeğin de Töz olduğu açıktır, çünkü tüm karşıt değişim süreçlerinde o süreçlerin temelinde yatan birşey vardır..)

Töz kavramı kalıcı olanı, yaratılmayanı, ilksiz-sonsuz olanı, Teosu anlatmak için gereklidir. Özsel olarak saltık Töz (Tanrı) gizillik ve edimselliktir, özdek ve biçimdir, Nesne ve Öznedir, çünkü gerçek nesne kendinde etkinlik ve gerçek özne kendinde gizillik taşıyandır.

Platon'un İdeası da somut ve belirlidir, ama Platon İdeayı ona özünlü içsel etkinlikten, olgusallık kıpısından yoksun bırakır, böylece onu dingin bırakır ve ancak dışsal bir metexis ile devindirir. Aristoteles İdeanın belirlenimini kendi eytişimsel doğasından türetir, çünkü İdea kendi olumsuzu ile bağıntılı olduğu için, kendinde eytişimsel olduğu için İdeadır. Aynı soyut genellik düzeyinde takılmayı Anaxagoras'ın Sokrates'i düşkırıklığına uğratan Nousunda görürüz.

§ 22. "Söylenmiş olanlar Usun ereksel etkinlik olduğu söylenerek de anlatılabilir. Sözde bir Doğanın yanlış tanınmış düşüncenin üzerine yükseltilmesi, ve herşeyden önce dışsal erekselliğin yadsınması genel olarak Erek biçiminin saygınlığına gölge düşürmüştür. Gene de, Aristoteles’in de Doğayı ereksel etkinlik olarak tanımladığı anlamda, erek dolaysız ve dingin olandır, devimsizdir ki öz-devimlidir, ve böylece Öznedir. Onun devinme kuvveti, soyut olarak alındığında, kendi-için-varlık ya da arı olumsuzluktur. Sonuç başlangıç olanla aynıdır, çünkü başlangıç erektir; ya da, edimsel olan kendi Kavramı ile aynıdır, çünkü dolaysız olan, erek olarak, ‘kendi’yi ya da arı edimselliği kendi içinde taşır. Yerine getirilmiş erek ya da varolan edimsel ise devim ve açınmış ‘oluş’tur; ama tam olarak bu dinginliksizlik ‘kendi’dir; ve ‘kendi’ başlangıcın o dolaysızlık ve yalınlığı gibidir, çünkü sonuçtur, kendi içine geri dönmüş olandır, — kendi içine geri dönmüş olan ise yalnızca ‘kendi’dir ve ‘kendi’ kendisi ile bağıntılı özdeşlik ve yalınlıktır."

Hegel'in metnini biraz daha kolaylaştırırsak:

Us Ereksel etkinliktir, çünkü Us dingin değildir ve açınımın süreci özsel olarak Gelişimdir, ve Gelişim ise ancak ve ancak bir Erek kavramına bağlı olarak gerçektir, vardır.

"Doğanın düşüncenin üzerine yükseltilmesi" onun Özdek olarak görülerek Biçimden ayrılmasıdır. Biçimsiz Özdek ise analitik bir uydurmadan başka birşey değildir. "Dışsal ereksellik" yine analitik düşüncenin Erek ile anladığı şeydir: Erek olarak görülen bir Tanrı, kendi başına duran bir Özne, doğaüstü bir Anlık vb. tümü de anlağın yaratılarıdır. Anlak kurgul felsefenin kendi kurgularını anlayamadığı için bir kural olarak ona her zaman ancak kendi yetenekli olduğu kurguları yükler. Örneğin Biçimsiz Özdeğin bir soyutlama olduğu söylendiğinde, bundan Özdeğin varoluşunun bütününde yadsındığını ve Biçim olarak düşüncenin Özdeği yarattığının ileri sürüldüğünü sanır. Anlak gerçekten de yalnızca sanılara yeteneklidir. Ereksellik gerçekte Gelişim sürecinin kendisine özünlüdür, onun açınımının biçimsel ya da mantıksal belirlenimidir.

Aristoteles Doğayı ereksel etkinlik olarak, bütün bir kozmik süreci Energeia olarak tanımlar. Bu edimselleşme Özdeğin Biçim altındaki sürecidir. Erek hiç kuşkusuz değişmeyen olması anlamında bütün süreçte dingin, devimsiz kalandır ve gene de salt Erek olduğu için arı Özne ve arı Enerjidir, sürecin devindirici gücüdür, kendisi devinmeyen ilk devindiricidir. Mantıksal olarak, açınımının güdüsü (devinme kuvveti) kendi-için-Varlık ya da arı olumsuzluktur. Kendi-için-Varlık kendi ile ilişki, kendini kendinden itme, kendini kendi karşısına nesne olarak alma, karşıtında yine kendisi ile biraraya gelmedir. Başlangıç kurgul olarak bir kendi-için-Varlık ve böylece Erektir; ikisi, Başlangıç (ya da İlke) ve Erek (Sonuç) birdir, Başlangıç salt Başlangıç olduğu için bir Sonu, bir Ereği kendisinde kapsar, onunla birdir. Erekte Başlangıç yalnızca kendisine döner.

Başlangıç 'Kendi'yi kendi içinde taşır, çünkü 'Kendi,' hangi imlemde düşünülürse düşünülsün, ister soyut Ben olarak, ister Tin olarak, isterse Us olarak, bütün bir Biçimsel (Kavramsal) içeriğin yeridir. Bu Biçimsellik nedeniyle 'Kendi' arı Enerji, Enteleki, arı edimselliktir.

Yerine getirilmiş Erek devimdir, açınmış, gelişmiş Oluştur; ve tam olarak bu dinginsizlik, bu Enerji ve bu Edimselleşme 'Kendi'dir, bütün bir Biçimselliğin kendisidir. Sonuç eğer onu önceleyen edimselleşme ve enerji sürecini ortadan kaldırılmış olarak düşünürsek o zaman Başlangıcın dolaysızlığına ve yalınlığına yeniden ulaşmıştır, ve böylece Sonuçta Başlangıç yalnızca kendi içine geri dönmüş olandır.

 

 

 
 

 

 
 

§ 25. "Gerçeğin yalnızca dizge olarak edimsel olduğu ya da Tözün özsel olarak Özne olduğu Saltığı Tin olarak bildiren düşüncede anlatılır ki, en yüce Kavramdır ve çağa ve onun dinine aittir. Yalnızca tinsel olan edimsel olandır, öz ya da kendinde-varolandır, — kendisi ile ilişkide ve belirli olandır, başkası-olma ve kendi-için-olmadır — ve bu belirlilikte ya da kendi-dışında-olmada kendi içinde kalandır; ya da kendinde ve kendi içindir."

Saltığa bu gönderme de dinsel bir imlem taşır. Bütünlük Tindir, Varoluşunun Bütününü özetleyen kavram Tin kavramıdır, ve Tinin saltık olduğunu ileri sürmek onun yalnızca ve yalnızca yüksek, en yüksek olduğunu ileri sürmektir.

 

§ 25. "Ama bu kendinde-ve-kendi-için-varlık ilkin salt bizim için ya da kendindedir, tinsel Tözdür. Kendisi için de bu olmalıdır, tinselin bilgisi ve kendisinin Tin olarak bilgisi olmalı, e.d. kendine bir nesne, ama o denli de dolaysız ve ortadan kaldırılmış, kendi içine yansımış bir nesne olmalıdır."

1) Tin kendindedir. 2) Kendi için olur, eş deyişle edimselleşir, kendi ile ilişki içine girer. 3) Bu ayrım ya da dışlaşma kipinden kendi içine yansır ve kendi edimselliğinde yalnızca ve yalnızca kendini bilir. Bu son moment bilgi ya da bilimdir. Tin örneğin 1) kendinde yasadır, devlettir, yasayı, devleti çıkarsama, üretme, olgusallaştırma gizilliğidir; 2) bu gizilliğini olgusallaştırır ve kendi tinselliğini kendi karşısında duran yabancı bir dünya olarak bilir; 3) bu dışsallıkta kendinden başkası ile karşılaşmadığının bilincine varır.

 
 

§ 25. ‘‘Gerçek yalnızca dizge olarak edimseldir.’’

"Yalnızca tinsel olan edimsel olandır" anlatımını Hegel daha sonra Tüze Felsefesi'nde "ussal olan edimseldir" anlatımı olarak yeniden formüle edecektir. Gerçek olan var olandır, ve var olan kuramsal olarak düşünüldüğünde tanıtlama tarafından aklanan, doğrulanandır. Ancak tanıtlanan vardır ve tanıtlamanın amacı varlığı çıkarsamak ve böylece doğrulamaktır. Kurgul Yöntemin tanıtlaması bütün öğeleri gerçeklenmiş ve doğrulanmış olan bir DİZGE üretir.

Bilginin bir duyusal algı sorunu olmadığını, ama ancak Düşüncenin, Usun ürünü olabileceğini daha Ön-Sokratikler bile anlamış ve doğrulamışlardı. Duyu verileri tekildir, görelidir, geçicidir ve Bilginin hiçbir belirlenimine yanıt veremezler (Platon, Theatetus). Bilgi ancak evrenselin, düşüncenin ürünü olabilir ve dahası ancak hiçbir varsayım içermeyen kavramsal bir çıkarsama sürecin ürünü olabilir. Tanıtlama bir bileşenin onu önceleyen bileşen tarafından onun zorunlu sonucu olarak, onun gerçeği olarak gösterilmesidir ve buradaki sonsuza gerileme sorunu ancak ve ancak başlangıcın eytişimsel doğası tarafından çözümlenebilir, herhangi bir belit tarafından değil. Tanıtlanan böylece onu önceleyende kapsanan ve ondan türeyen, onun tarafından dolaylı kılınandır. Kurgul Yöntemin ayrıma ya da ikinci kıpıya bu ilerlemesi hemen yeni bir adımın daha atılmış olduğunu gösterir, çünkü bu ikisi birlikte düşünüldüklerinde açıktır ki yeni bir terim oluştururlar. Varoluşun öğeleri bu yolda içinde her bir bileşenin zorunlu olduğu bütünsel bir yapıya, bir dizgeye biçimlenirler. Bu dizge herhangi bir öznel kurgu değil ama kavramın kendi açınımının belirlediği eksiksiz ussal bir yapıdır.

Tözün özsel olarak Özne olması ilk olarak Tözün saltık olması ve saltık olanın belirlenimsiz olması analitik görüşü ile karşıtlık içinde anlaşılabilir. Töz Spinoza'da ya da Saltık Schelling'de hiçbir belirlenimi, böylece olumsuzlamayı, böylece dolaylılığı dışlayan bir Anlak kavramıdır. Bu devimsiz Töz herşeyi kendi içinde birbirine eşitleyen, herşeyi "A = A" yapan ve böylece tüm olumsuzluğu ortadan kaldıran bir uçurum gibidir. Onda böylece ne devim, ne gelişim, ne açınım vardır. Oysa Töz kendinde kendi olumsuzudur, ilineğin kendisidir. Tözün belirlenime yetenekli olması onu Hegel'in kullandığı anlatımla Özne yapan şeydir, çünkü Özne devimsiz analitik nesnelliğin karşıtı olarak edimsellik, energeia, biçimsellik ilkesidir.

Saltık olanın Tin olarak bildirilmesi anlatımı Tinin saltık olmakla yalnızca bir soyutlamaya dönüştürüldüğünü imlemez. "Saltık" kavramının kendisi kurgul felsefede Göreli olanla birdir, olumsuzu dışlamaz, tersine onda kendinde ve kendi içindir, kendi ile ilişkilidir. Kendi-için-Varlık kavramı — Mantık Bilimi'nde de çözümlendiği gibi — ortadan kaldırılmış sonsuzluk olarak Birdir. Ama Bir belirlenimsiz değildir, çünkü Birdir, ve Bir olmak da belirli olmaktır. Ama Birin Bir olarak belirli olması ancak ve ancak olumsuzunun onun kendisi olması yoluyla olanaklıdır. Bir kendini kendinden iten, kendini kendi karşısına koyan, böylece Başkasında kendi ile ilişkide olan ve belirlenimini "başkası için" olmada "kendi için" olmakla kazanan Kavramdır.

 
 

§ 26. "Saltık başkalıkta arı kendini-bilme, bu genelde Ether Bilimin zemini ve toprağı ya da genel olarak bilgidir."

§ 26. "Nesnel şeyleri kendisine karşı karşısav olarak ve kendini onlara karşı karşısav olarak bilen bilincin bakış açısı Bilim için onun bakış açısının başkası olarak geçerlidir."

Bu ilişki yukarıda (§ 25) 2'ye karşılık düşer. Bilinç ve nesnesi arasındaki ayrım bilincin kendisine Ben ve Başkası arasındaki tözsel ayrım olarak görünür. Bu soyut karşıtlık zemininde bilim olanaksızdır. Gerçekte Bilinç ve Nesnesi, her ikisi de özsel olarak aynı tözü, aynı kavramsal biçimi taşırlar ve bilgi ancak bu özdeşlik zemininde olanaklıdır. Bilinç kendinde Ustur. Nesnesi de kendinde Ustur.

§ 27. "Genel olarak Bilimin ya da bilginin bu oluş sürecidir ki bu Tinin Görüngübilimi tarafından betimlenir."

Tinin Görüngübilimi bilim değil ama görüngübilimdir. Amacı bilinci bilimin öğesine ulaştırmaktır. Bilimin öğesi ise bilincin kendisinin içerdiği bölünmenin, Varlık ve Kavram ayrımının ortadan kaldırılması, Usun kendisine ulaşılmasıdır. Us kendisinin tüm olgusallık olduğunun kavrayışıdır. (Tüm olgusallık, tüm varoluş tözsel olarak ussaldır, kavramsal bir doğadadır, us ile özdeştir).

 

§ 28. "28. Bireyi eğitilmemiş bakış açısından bilgiye taşıma görevi ..."

Tin Zamandaki açınımında içeriğini kavramsal doğasına göre biçimlendirir, süreç erekseldir, ama bilinçli değildir. Gerçekte, bilgi, ya da Saltık Bilgi noktasına dek ulaşan süreç ilerleyişi konusunda herhangi bir bireyin bilinçli edimini kapsamaz. Bütün gelişim süreci bilinçsizdir. Özsel olarak neyin yer almakta olduğunu ancak ulaşılan Erek bilebilir.

 

§ 29. "Bireyin Tözü, Dünya-Tininin kendisi bu [bilinç] biçimlerinden uzun bir zaman erimi içinde geçer ve içinde her bir biçimde o biçimin yetenekli olduğu bütün içeriğini yoğurur."

Tinin görüngülerinin her biri yetenekli olduğu tüm içeriği açındırır, ve bu tikel açınmaların önünde genel olarak mantıksal bir engel yoktur.

 

 

§ 31. "Genel olarak tanınan tanınan olduğu için bilinen değildir."

Tasarım tanınandır, bilinen değil. Tasarımı bilgiye yükseltmenin yolu ilkin onu çözümlemekten geçer. Bu analitik bileşenler "‘kendi’nin dolaysız iyeliğini oluştururlar," kategorilerdir.

Tasarım her zaman Kavramın bilgisini önceler. Pisagor teoremi tanıtlanmadan çok önce de biliniyordu (Hegel'in anlatımıyla, ''tanınıyordu'). Ama onu tanıtlayarak bilgiye yükselten Pisagoras oldu. Bu tüm geometrik teoremler için böyledir. Ve görgül bilimler için de. Görgül bilgi tümevarım yoluyla üretilir. Ama bu olasılıktan daha iyi değildir. Tasarımın olasılığını Kavramın bilgisine yükseltmek görgül yöntemin işi değildir. Tümevarım evrensele erişemez.

§ 32. "Ayırma etkinliği Anlağın kuvveti ve işidir, — Anlak ki, güçlerin en şaşırtıcısı ve en büyüğü, ya da daha doğrusu saltık güçtür."

Analiz Anlağın işidir. Anlak görünürde tekil olanı, bağıntısız olanı, böylece tüm olumsuzluktan soyutlanmış olanı anlar. Anlamanın kendiliğindenliği olumsuzun örtülmesinden sorumludur, çünkü tekil olanı tekilliği içinde alır ve onu hiçbir karşıtlık olmaksızın, hiçbir olumsuzlama olmaksızın anlaşılır olarak gösterir. Anlama hiç kuşkusuz olumsuzu, belirliliği örtük olarak kullanan düşünme işlevidir, ama yalnızca dil olarak, ya da tekil olan üzerinde yoğunlaşan derin-düşünce olarak bütüne ait olanı ait olduğu bütünden soyutlanmış olarak da geçerli gösterir. Diyalektik analitiğin soyutlanmışlık içinde geçerli saydığının kendi olumsuzu ile bağıntı içinde olduğunu gösterir.

 

§ 32. "Kendini çevreleyenden kopmuş genelde ilineğin, bağlı olanın ve salt başkaları ile bağlamı içinde edimsel olanın kendine özgü bir belirli-varlık ve ayrı bir özgürlük kazanması — bu olumsuzun muazzam gücüdür; düşüncenin, arı Benin erkesidir."

Hegel'in anlatımı yine belli öncüllerin bilindiğini varsayıyor. Anlak tarafından yalıtılmış ve soyutlanmış ve böylece belirlenimini yitirmiş olan terimin belirlilik kazanması — bu düşüncenin analitik işlevidir.

 

 

§ 33. "Tasarımlanmışın arı özbilincin iyeliği oluş süreci, genelde evrenselliğe bu yükseliş salt bir yandır ve henüz tamamlanmış eğitim değildir."

Bir tasarımın çözümlemesi onu evrensellere, arı Benin kategorilerine, kavramlara götürür (ki modern analitik felsefe analiz yoluyla tam tersine tekil olana ulaştığı sanısı içindedir). Bu birinci aşama Klasik Yunan kültürü tarafından başarılmıştır. Modern kültürün iş "katı ve belirli düşünceleri ortadan kaldırarak evrenseli edimselleştirmek ve dirileştirmekten oluşur." Bu iş birinciden daha zordur, çünkü (§ 32'de değinildiği gibi) bu "belirlenimler Beni, olumsuzun gücünü ya da arı edimselliği belirli-varlıklarının tözü ve öğesi olarak taşırlar;" Bu katı belirlenimlerin akışkanlaşmaları, diyalektiğin sürecine girmeleri analitik anlağın, aslında analitik Egonun kendisinden vazgeçmesi yoluyla olanaklıdır. Bu diyalektik Kavram üretmenin zorunlu koşuludur.

 

 

§ 35. "Dahası, böyle bir açımlama Bilimin ilk bölümünü oluşturur, çünkü Tinin belirli-varlığı birincil olarak dolaysızdan ya da başlangıçtan başka birşey değildir. ... Dolaysız belirli-varlık öğesi öyleyse Bilimin bu bölümünün kendisini ötekilerden ayırdetmesini sağlayan belirliliktir."

Gerçekte bu bölüm Bilimin ilk bölümü değil ama dahaçok Görüngübilimdir. Görüngünün bilgisi var olanın değil, oluşta olanın bilgisidir. Görüngü Oluş süreci ile birlikte gider ve oluş kendi iç çelişkisi yoluyla kendini ortadan kaldırır, ideal bir varlık, bir moment yapar.

 

 

 
 

Başlangıçta salt bir gizillik olan Tinin belirlenimi gelişmektir. Tin Zamandadır. Ve Zamanda olmak Tin için gizil olarak entellektüel, moral ve estetik olmak demektir. Görüngübilim arı düşünce öğesindeki İdeayı konu almaz. Homo Sapiens ereksel gelişim sürecinde bütün bir tinsel gizilliğini kültür olarak Tarihe döker, ve her birinin ancak zamansal bir varlığı olan bir dizi evrenin sürekli ortadan kalkışları ve yeni bir evreye geçmeleri yoluyla tam gelişimine doğru ilerler. Gelişim ancak zorunlu basamaklarından geçerek Ereğine erişir.

Tinin Görüngübilimi'nin içeriğinin Oluş (ya da belirli-Varlık, Dasein) Kavramına bağlı olması onu içeriğini Varlık (Sein) Kavramına bağlayan Kurgul Felsefeden (Mantık Bilimi) ayırdeder. Oluş Varlıktan daha yüksek bir kavram, aslında soyut, dolaysız Varlık momenti ile ilişki içinde ilk Kavramdır. Bunun imlemi Görüngübilimin Ansiklopedik Dizgede kapsanandan daha somut, daha varsıl bir içeriğinin olmasıdır. Varlık Varlık olarak soyut, en soyuttur ve bu soyutluğu içinde arı Düşünceden başka birşey değildir. Mantık Bilimi İdeayı, Varlık ve Kavramın birliğini yalnızca ve yalnızca arı Düşünce öğesinde alır.

Yine, Tinin Görüngübilimi Zamanda olan bir içeriği konu alırken, Mantık Bilimi ise Zamanda olmama ya da Zamansız olma anlamında soyut olanı konu alır. Buna göre Mantık Bilimi arı Düşünceler ile, kuramsal ya da arı Us ile ilgilenirken, Görüngübilim ise Tinin kendini yalnızca düşünce ya da kavram öğesinde değil, ama moral ve estetik boyutlarında da sergileyen açınımını konu alır. Bu bütün açınımın anlam ve değeri Ereğe götüren yolun momentleri, kıpıları olmalarında, sonlu olmalarında yatar.

Bilginin olanağı örneğin Kant felsefesinde birbirlerinden hiçbir ussal çıkarsamaya dayanmadan ayrılan Kavramın ve Varlığın bir olmasını gerektirir. Bu olanak hiç kuşkusuz Felsefe Tarihinde daha önce de varsayılmıştır ve saf metafizik Kavramın Varlık ile bir olduğu sanısı, ama yalnızca sanısı içinde çalışır. Tinin Görüngübilimi bu sayıltıyı tanıtlamayı üstlenir, tıpkı Pisagoras'ın da herkesin bildiği a2 + b2 = c2 bağıntısını tanıtlamış olması gibi.

 
 

§ 36. "Tinin dolaysız belirli-varlığı olarak bilinç iki kıpı, bilme kıpısı ile bilmeye olumsuz nesnellik kıpısını kapsar."

Burada Hegel Görüngübilim'in Ansiklopedik Dizge ile bir karşılaştırmasını yapar Görgünbilim'in öğesi Bilinçtir; Ansiklopedi'nin öğesi ise Kavram ve Varlığın birliği. Görüngübilim "Bilimin ilk bölümünü oluşturur" ve "Dolaysız belirli-varlık öğesi öyleyse Bilimin bu bölümünün kendisini ötekilerden ayırdetmesini sağlayan belirliliktir." Tinin dolaysız belirli-Varlığı Bilinçtir ve Bilinçte "bilme kıpısı ile bilmeye olumsuz nesnellik kıpısı," Varlık ve Kavram ayrı düşerler. Görüngübilim "bilincin yaptığı Deneyimin Bilimidir"

§ 36. "Bilinç deneyiminde olandan başka hiçbirşey bilmez ve kavramaz; çünkü deneyimde olan yalnızca tinsel tözdür."

Bilincin bu bilgisi görgül bilgidir ve görgül bilgi Kavramdan yoksun değildir. Gerçekte görgül bilgi sözcüğün tam anlamıyla Bilincin kendi kavramsal tözünü Doğada ve Tin alanında karşısına almasından başka birşey değildir, çünkü bu iki sonluluk alanında da bilgi yine kavramsaldan başka birşey değildir. Bildiğimiz herşeyi Kavram yoluyla biliriz, ya da Bilgi özsel olarak Kavramsaldır. Giderek düşüncenin karşıtı olarak görülen Duyu bile Düşüncedir ve Düşünce yoluyla anlatılır. "Tin nesne olur, çünkü Tin kendine bir başkası olma, e.d. kendi ‘kendi’sinin nesnesi olma ve bu başkalığı ortadan kaldırma devimidir. Ve deneyim tam olarak bu devime verilen addır:"

 
  Heidegger'in Fenomenolojik Ontoloji dediği şey tam olarak bilince özgü bu öznelliktir. Bilincin içeriği fenomenolojiktir ve bu fenomenolojinin içeriği olması gereken numenoloji tam olarak Hegel'in tinsel töz dediği şeydir. Bu bilginin özüdür. Ya da bilgi, tasarımsal ya da görgül olsa bile, özsel olarak kavramsaldır. Fenomenolojik Ontolojinin dosdoğru Söylemden ya da Dilden yaptığı etimolojik çözümlemesinin bütün bir bilinç olgusu ile ne denli ilgisiz olduğu buradan çıkar Dil de usun görüngüsü olarak özünde kavramsaldır. Ama kavram hiç kuşkusuz görüngüyü gerçek başlangıç noktası olarak, gerçek varlık olarak alan Fenomenolojik Ontolojinin rasyabileceği birşey değildir.  
 
     
 

§ 37. "Bilinçte Ben ile onun nesnesi olan töz arasında yer alan benzemezlik ya da özdeşsizlik onların ayrımıdır, genelde olumsuzdur. Bu ikisinin de eksikliği olarak görülebilir, ama onların ruhu ya da devindiricisidir. ..."

Doğal bilinç bileni bildiğinden ayırır, Ben ve Nesnesini haklı olarak iki ayrı töz olarak görür. Çünkü bu kıpılar biri bilinçte, Öznede, öteki ise dışsallıkta, Nesnede varolan bütünüyle ayrı iki töz olarak görünürler. Buna göre bu doğal bilincin kendisinin bakış açısı (örneğin Heidegger'in fenomenolojisi) bu öznellik içinde kaldığı sürece hiçbir zaman bilgiyi — kavramsal bilgiyi — olanaklı göremez ve görmemelidir, çünkü bunun için hiçbir zemini yoktur. Bütün bir Kant felsefesinin temelinde yatan uçurum da yine aynı bilinç bakış açısından zorunlu olarak gelir. Tüm bu fenomenolojik felsefelerde eksik olan şey Hegel'in burada belirttiği kavrayıştır: Bu ayrım özsel olarak bir ve aynı olan iç ve dışın ayrım olmayan ayrımları, bir ve aynı "Tözün kendi kendisi ile özdeşsizliğidir." Bir yanda tinsel Töz ya da kavramsal düşünce, öte yanda aynı kavramsal temeli tözü olarak alan dışsal olgusallık arasındaki eşitsizlik Tözün kendi ile eşitsizliği ya da benzemezliğidir. Ama bilinç özsel olarak kavramsaldır, ussaldır, ve Zamandaki bütün bir kuramsal devimi ve açınımı kendi biçimini Tözünün gerçek biçimine özdeş kalma etkinliğidir.

§ 37. "... Tözün dışında olan biten, ona karşı bir etkinlik olarak görünen, onun kendi edimidir, ve Töz kendini özünde Özne olarak gösterir. Bunu tam olarak gösterdiği zaman, Tin belirli-varlığını özüne özdeş kılmıştır; olduğu gibi kendine nesnedir, ve dolaysızlığın, ve bilgi ile gerçekliğin ayrılmasının soyut öğeleri yenilirler. Varlık saltık olarak dolaylı kılınır; — tözsel bir içeriktir ki, o denli de Benin dolaysız iyeliğidir, ‘kendi’-gibidir ya da Kavramdır. Bununla Tinin Görüngübilimi sonuçlanır."

Töz, yani tinsel Töz, yani bir bütün Egonun kavramsal içeriği yine bütün bir dışsal varoluştaki kavramsal etkinlikte kendi özdeşini bulur. Gerçekte doğal ve tinsel varoluşta Egodan bağımsız olarak görünen etkinlik ve açınım Egonun kendi kavramsal açınımından başka birşey değildir.

Bilincin kendinde dışsal saydığı edimsellik dünyası tam olarak onun kendi tözselliği ile bir ve aynı olan nesnelliktir. Örneğin Kant'ın kuşkucu ikiciliği bu öznelliğin kendisinin nesnellik, bu kavramsallığın kendisinin ontolojik olduğunu doğrulayamaz. Kant'ın "bilgi" dediği şey öznel anlak-kategorilerinin eytişimsel olmayan bir oyunu olarak kalır ve Usun bütün işlevi bu kategorilerinin oyununa düzenleyici ilke olarak göz kulak olmaktan öteye geçmez.

 
 

Kant'ın anlak-kavramları dediği şey hiçbir zaman kendinde-şeye ulaşamaz ve bilinç yalnızca görüngü alanında kalırken kendinde-şey alanı bilinemez bir öte-yan olarak kalır. Kant'ın aşkınsal felsefe dediği şey bu ikiciliğin bakış açısı olarak bir fenomenolojiden, bir bilinç felsefesinden başka birşey değildir. Bu felsefede bilgi, bilim gibi şeyler yalnızca görüngüye sınırlı kalırlar. Görüngü ise tam olarak öznel olandır. Ön-Sokratikler Görüngüyü bilgi nesnesi olarak yadsır ve onu bir doxa olarak görürken, Kant aynı Görüngü alanını bilginin ve bilimin biricik olanaklı toprağı olarak görür. Parmenides "düşünülebilenin var olması zorunludur" derken (Doğa Üzerine / Peri FuseoV; Gerçeklik Yolu / Aletheia), Kant Varlığı düşüncenin sonsuz ölçüde uzağına öteler, çünkü Varlığı saltık soyutlama olarak, böylece Düşünce olarak görmeyi başaramaz. Bu bakış açısı Varlığı, bu en soyut olan ve hiçbir belirlenimi kabul etmeyen en yoksul kavramı kendisinden başka birşey olarak, kendisinden daha çoğu olarak, bilinmeyen belirlenimlerle donatılı bir kendinde-şey alanı olarak görür. Aslında bu noktadaki felsefi çözülme soyutlamanın kendisini kavramadaki bir yeteneksizlikten başka birşey değildir. Burada açıktır ki felsefi bilinç kendini sıradan bilincin düzeyine düşürür.

 
 

§ 37. "Bilinçte Ben ile onun nesnesi olan töz arasında yer alan benzemezlik ya da özdeşsizlik onların ayrımıdır, genelde olumsuzdur. .... Şimdi, bu olumsuz ilkin Benin nesne ile özdeşsizliği olarak görünse de, o denli de Tözün kendi kendisi ile özdeşsizliğidir. Tözün dışında olan biten, ona karşı bir etkinlik olarak görünen, onun kendi edimidir, ve Töz kendini özünde Özne olarak gösterir. Bunu tam olarak gösterdiği zaman, Tin belirli-varlığını özüne özdeş kılmıştır; olduğu gibi kendine nesnedir, ve dolaysızlığın, ve bilgi ile gerçekliğin ayrılmasının soyut öğeleri yenilirler. Varlık saltık olarak dolaylı kılınır; — tözsel bir içeriktir ki, o denli de Benin dolaysız iyeliğidir, ‘kendi’-gibidir ya da Kavramdır. Bununla Tinin Görüngübilimi sonuçlanır."

Hegel Bilginin ve Bilimin olanağını insan düşüncesinin kategorilerinin salt biçimsel soyutlamalar olmadıklarının, ontolojik bir karakter taşıdıklarının anlaşılmasına bağlar. Bu anlamda Tinin Görüngübilimi'nin bütün bir Kant ikiciliğinin yenilmesi gibi bir hedefi vardır. Kant'ın yaptığı şey Varlık ve Kavramı ayırmaktır. Tinin Görüngübilimi bunların birliği olan saltık bilgide sonlanır.

§ 37. "Bilinçte Ben ile onun nesnesi olan töz arasında yer alan benzemezlik ya da özdeşsizlik ..."

Bilinçte Ben ve Nesnesi arasındaki ayrım bilginin sonluluğunu, bilinemezciliği, kuşkuculuğu, kendinde-şeyi, aşkınsal olanı vb. ileri süren tüm felsefelerin takıldıkları özdeşsizliktir. Gerçekten de tüm bilginin düşünce olduğunun, bilinçte olduğunun, böylece yalnızca ve yalnızca öznel olduğunun kavranışı Varlığın kendisinin özsel olarak Kavram olduğunun anlaşılmasını getirir.

Bilinçte olan ve nesnel olarak varolan arasındaki ayrım, düşüncenin bir töz ve özdeksel olanın bir başka töz olması tüm ikiciliğin, bilinemezciliğin takıldığı noktadır.

 
 

Bilincin nesnesi ile tözsel ayrımı bilgi için bir olanak değil, bir olanaksızlık olarak görünür. Bu ayrıma göre bilinç her zaman nesnesine yabancı kalacak, çünkü nesnenin bilinçteki izdüşümü ya da yansıması nesnenin kendisinden ayrı birşey olacaktır. Bu analitik epistemolojinin olguya bakış açısıdır ve buna göre bilinç ve nesnesi arasındaki ayrım hiçbir zaman yenilemez. Bu aynı zamanda Görüngübilim'in kendisinin bakış açısıdır ve ayrımın yenilmesinde sonlanır.

Bilinçte Ben ve onun nesnesi olarak görünen dışsal töz arasındaki benzemezlik yanlış ya da yanlışlık olarak, olumsuz olarak, "olmayan varlık" olarak kabul edilen şeydir. Bu yanlışlık ilkin tinsel Töz olarak Ben ile dışsal sanılan Nesnesi arasındaki özdeşsizlik olarak görünse de, nesnenin kendisinin Özne tarafından kurulan ve böylece Benin kendi içinde kalan bir tasarım olduğu dikkate alınırsa, benzemezlik ya da yanlışlık Ben ve ona dışsal bir nesne arasındaki bir eşitsizlik değil, ama Benin kendi kendisi ile benzemezliğidir. (Bu özdeşsizliğin görülmesi doğrudan doğruya yanlışın düzeltilmesini ya da özdeşliğin kurulmasını getirir ve bununla bilincin yalnızca kendisi değil, nesnesi de değişir. Bu noktayı Hegel daha sonra Giriş bölümünde deneyimin çözümlemesinde ele alacaktır ). Tinsel Tözün dışında olup bitiyor görünenler onun kendi edimidir. Tinin belirli-varlığı, kendine verdiği görüngüsel biçim Tinin gerçek kendisi ile özdeş kılındığı zaman, ya da Tin kendini nesne olarak aldığını, nesnesinde salt kendi kendisi ile karşı karşıya geldiğini gördüğü zaman, o zaman Kavram ve Varlık eşitlenmiş, bilgi gerçeklik ile bir olmuştur.

Varlık saltık olarak dolaylı kılınır, yani Kavram tarafından belirlenir; Tin nesnesinde, Varlıkta kendisinden başka birşey ile ilişki içinde değildir, çünkü nesne olarak Varlık Benin dolaysız iyeliğidir, "kendi-gibi"dir, Ben-gibidir, Ben ile bir ve aynı tözdür. Ben özsel olarak Kavramdır.

 
 

§ 38. "Şimdi, Tinin deneyiminin o dizgesi salt Tinin görüngüsünü kapsadığı için, dizgeden Gerçek şekli içinde olan Gerçeğin Bilimine ilerleyiş salt olumsuz olarak görünür, ve insan yanlış olduğu için olumsuzdan bağışlanarak dosdoğru Gerçeğe götürülmeyi isteyebilir: Niçin yanlış olanla uğraşılsın?"

Görüngübilim Var olanla, Gerçek olanla değil, Oluş sürecinde olanla ilgilenir. Bu düzeye dek Hegel'in Görüngübilim'in 'yanlış' olanla, var olmayanla değil, görüş olanla, doxa olanla ilgilendiğini söylemesi gerekirdi.

Görüngü Özün görgül varlığıdır. Görüngü olmadığı şeydir, zeminini ve dolayısıyla varlığını kendisinden başka birşeyde taşıyandır, dolaylıdır.

Görüngü Varlıktan daha yüksek bir basamaktır, ve kurgul felsefeye yönelen eleştirilerin önemli bir bölümü Görüngüyü Varlık karşısında, saltık olarak soyut olanın karşısında değersizleştirme suçlamasıdır. Bu eleştiri de yine kurgul düşünceye yabancı soyutlamacı anlağın ya da derin-düşüncenin kendini ileri sürme yoludur. Görüngü Yokluk ile bir değildir. Varlığı da kapsar ve böylece Oluştur, değişimde olandır. Buna göre görgül bilinç ya da görüngüsel bilinç bir yanılsama değil ama yalnızca bir görüştür. Nesnesi vardır ve bu salt bir görünüş ya da yanılsama değil ama Görüngüdür. Ama Görüngü o denli de Yokluk kapsar, sonluluğu nedeniyle ortadan kalkmaya belirlenmiştir. Kant Görüngüyü bilginin biricik nesnesi olarak almakla görüş ya da sanıyı bilgiye eşitler, çünkü felsefesinde bilgi öznel olandan, bilince sınırlı olandan öteye, gerçek varlık olan kendinde-şeye ulaşmaz.

 
 

Tinin Görüngübilimi Yanlış Olanın Bir Çözümlemesi Midir?
Bilincin deneyiminden Bilime ilerleyiş olumsuz olarak görünür, çünkü ilerleyiş bir oluş olarak, ve bu durumda Bilimin oluş süreci olarak Ereğinde ortadan kalkmış olandır, idealdir, yalnızca olumsuz varlıktır, ya da bu durumda yanlış olandır. O zaman 'Niçin olmayanla, salt olumsuz bir moment olanla ilgilenilsin?' sorusu doğar.

"Birşeyin yanlış olarak bilinmesi bilmenin Tözü ile özdeşsizlik içinde olması demektir. Ama işte bu özdeşsizliktir ki [bilgide] özsel bir kıpı olan genelde ayrımı oluşturur. Özdeşlikleri hiç kuşkusuz bu ayrımlaşmadan oluşur, ve bu oluşmuş özdeşlik Gerçekliktir."

Birşeyin yanlış olarak bilinmesi Bilginin ona dışsal Nesnesi ile arasındaki bir eşitsizlik değil, Bilginin kendi kendisi ile bir sorunu, özsel olarak kavramsal ya da mantıksal bir tutarsızlık sorunudur. Bu iç tutarsızlık kendinde olumsuz olandır, ya da gerçekte var olmayandır. Eğer bunun kavramın kendi ile çelişkisi olarak görürsek, bu çelişkinin çözümü için güdü kavramın kendi güdüsüdür ve bilgide ilerleme dediğimiz şeyi oluşturan etmendir. Görüngübilim bilinç biçimlerinin bu kendi iç çelişkilerinin sürekli ortadan kaldırılması yoluyla devinen bir açınım sürecidir.

Yanlış olan (var olmayan) Gerçek olanın (var olanın) doğum yeridir, çünkü yanlış olan olmayan değil, kavramın nesnesi ile ayrımı değil, kavramın kendi kendisi ile ayrımıdır

 
 

§ 39. "Gerçek ve yanlış devimsiz ve bütünüyle ayrı özler olarak, biri burada öteki şurada, ortak hiçbir şeyleri olmaksızın yalıtılmış ve kaskatı duran belirli düşünceler arasına düşerler."

Gerçek olan var olandır, doğru olan değil. (Doğruluk Kavramın değil, bir tasarımın nesnesine karşılık düşmesidir.) Gerçek olmak bir düşüncenin bir nesneye karşılık düşmesi değil, kavramına uygun olmak ve böylece edimsel olarak varolmaktır.

§ 39. "Yanlış (çünkü burada salt ondan söz ediyoruz) ‘başkası’ olacak, bilmenin içeriği olarak Gerçek olan tözün olumsuzu olacaktır. Oysa Tözün kendisi özsel olarak olumsuzdur, bir yandan içeriğin ayrımlaşması ve belirlenmesi olarak, öte yandan yalın bir ayırdetme olarak, e.d. ‘kendi’ ve genelde bilme olarak. İnsan hiç kuşkusuz yanlış bilebilir. Birşeyin yanlış olarak bilinmesi bilmenin Tözü ile özdeşsizlik içinde olması demektir."

Gerçek olan kendi kavramına karşılık düşendir, örneğin gerçek bir insan, gerçek bir devlet, gerçek bir sanat yapıtı durumunda olduğu gibi. Buna karşı yanlış olan "kendi Tözü ile özdeşsizlik" içinde olandır.

§ 40. ... "‘Sezar ne zaman doğdu?’ ya da ‘Bir fersahta kaç arşın vardır?’ türündeki sorulara şık birer yanıt vermek gerekir, tıpkı hipotenüsün karesinin dik üçgenin öteki iki kenarının karelerinin toplamına eşit olduğunun kesinlikle gerçek olması gibi. Oysa böyle sözde bir gerçekliğin doğası felsefi gerçekliklerin doğasından ayrıdır."

§ 40. ... "Auf solche Fragen: wann Cäsar geboren worden, wie viele Toisen ein Stadium betrug usf., soll eine nette Antwort gegeben werden, ebenso wie es bestimmt wahr ist, daß das Quadrat der Hypotenuse gleich der Summe der Quadrate der beiden übrigen Seiten des rechtwinkligen Dreiecks ist. Aber die Natur einer solchen sogenannten Wahrheit ist verschieden von der Natur philosophischer Wahrheiten."

 
 

Gerçek, Doğru, Yanlış

Burada Hegel'in 'doğru'dan değil, 'gerçek' olandan söz ettiği açıktır, örneğin "der Substanz, die als Inhalt des Wissens das Wahre ist" :: "içerik olarak Gerçek olan Töz" (§ 39). Burada "doğru Töz" anlatımı bir saçmalık olacaktır.

"Sezar ne zaman doğdu" tipindeki sorulara verilen yanıtlar ya "richtig" ya da "falsch" olabilir ve Hegel olumsallık alanına ait olan bu görgül sorulara verilen 'doğru' yanıtların 'wahr' olamayacağını, ya da en iyisinden ancak "sogenannten Wahrheit" ile ilgili olabileceğini belirtir. İngilizce'de "true-false" tipindeki sorular için de aynı şey geçerlidir. Yanıt olarak istenen şey ontolojik imlemli "truth" ile olmaktan çok "correctness" ile ilgilidir ve bu durumda "correct-false" ikilemi semantik olarak daha uygundur. Tüm diller gündelik kullanımlarında bu iki sözcüğü sık sık anlamdaşlar olarak alırlar. Ama örneğin Türkçe'de doğrunun değil gerçeğin söylenmesi gerektiği yerde olgunun varlığının doğrulanması istenir. Mahkemede "doğruyu" değil "gerçeği" söyleme üzerine yemin edilir; yalan söylememek yeterli değildir, ve olmuş olan olgunun doğru olarak bildirilmesi de istenir. Burada en azından Gerçek olanla geçmiş zaman bağlamında da olsa bir ilgi vardır. Gerçeği söylemek "olmuş olanı," "yer almış olanı," ontolojik imlemi olmuş olanı bildirmek anlamına gelir. Felsefede yalnızca görgül doğruluk ile ilgilenmeyiz. Kavramsal gerçeklik ile, var olanla ilgileniriz. Tarih Felsefesinde de birincil olarak görgül olgular üzerinden o olguların kendilerini belirleyen özsel gerçeklikler ile, Tinin o olgular yoluyla açınan ve gelişen a priori moral, törel, politik belirlenimleri ile ilgileniriz.

 
 
§ 40. "İnakçılık, bilmede ve felsefe öğreniminde bir düşünme yolu olarak, Gerçeğin katı bir sonuç olan ya da dolaysızca bilinen bir önermeden oluştuğu sanısından öte birşey değildir."

İnakçılık tanıtlanmamış olanı doğru saymaktan oluşur — bu ister dolaysızca yapılmış olsun, isterse geçersiz tanıtlamalar yoluyla..

 

 
  Gündelik bilinç hangi alanda etkinlikte olursa olsun, ister yazın alanında isterse fizikte, her zaman inakçıdır, çünkü doğru saydığı hiçbirşey tanıtlamanın sonucunda çıkarsanmış değildir. Ama bu bilinç biçimi için işler başka türlü olamaz. Bu hamlığı felsefeye getirmek ilk olarak Skolastizmin işidir, çünkü bu felsefecilik yolu Kutsal Yazılar dediği içeriği sorgulanmayacak gerçeklikler olarak, giderek Usun kendisinin yargıcı olarak felsefeye getirir. Bu yetkeciliktir. Aynı tutum ikinci olarak İdeolojide görülür. İdeoloji de tam olarak Skolastizm gibi kendi ilkelerini sorgulamaz, onlara inanır, ve onları bilginin doğruluğunun ölçütleri olarak alır. İdeoloji pozitif temellerinden ötürü kendini bilimselleştirmeye çalışır; ama bunu hiçbir zaman dizgesel, yöntemli bir tanıtlama yoluyla değil, tersine her zaman kendi öznel niyetlerine dayanarak yapar.  
 

§ 41. "Tarihsel gerçekliklere gelince, bunlara kısaca değinecek olursak, salt tarihsel yanları göz önüne alındığında bunların tikel bir belirli-varlık ile, bir içerik ile olumsallığı ve başına buyrukluğu gibi zorunlu olmayan belirlenimleri açısından ilgilendikleri kolayca görülür."

Görgül tarihçiliğin tarihsel gerçeklikleri salt tarihsel yanlarında görülen olgularla ilgilidir. Ama olgularda zorunlu olanı kavramak Tarih Felsefesinin işidir.

 

 

§ 42. "Matematiksel gerçekliklere gelince, Öklides’in teoremlerini dıştan ezbere bilen, ama tanıtlamalarını bilmeyen, onları, karşıtlığı belirtebilmek için söylersek, içten bilmeyen birine kolay kolay geometrici denemez. ..."

"Matematiksel tanıtlamanın devimi nesne olana ait değil, tersine olguya dışsal bir edimdir. Böylece dikaçılı üçgenin doğası kendini onun oranını anlatan önermenin tanıtlanması için zorunlu olan çizimde gösterildiği yolda parçalara ayırmaz; sonucun bütün bir üretiliş süreci bilginin bir yolu ve aracıdır."

Matematiksel gerçekliklerin tanıtları matematiksel nesnelerin kendilerinin açınımı değildir. Örneğin geometrik bir teoremin tanıtlaması kavramların kendi açınımlarını izlemek yerine dışsal öğeler aracılığıyla yerine getirilir. Bu olguya dışsal tanıtlama aygıtı matematiksel yöntemin kurgul yöntem karşısındaki eksikliğidir, çünkü birincisi dolaysız belitler üzerine dayanırken, kurgul yöntem dolaysızlığın kendisinin analitik olmadığını, bir çıkarsama olduğunu tanıtlar.

 
 

Tasarım görgül olarak Kavramdan önce gelir. Ama mantıksal düzende ya da gerçekte Kavram tasarımın dayanağı ve ilk olanağıdır.
Bir geometrik (ya da fiziksel) bağıntı ilkin tasarımsal ya da görgüldür, yalnızca dışsal ölçüm (ya da gözlem vb.) yoluyla bilinir; tekil örneklerden tümevarıma gider, ve bu düzeye dek sonuç henüz bilgi değildir. Tasarımsal bağıntı ancak tanıtlandığı zaman bilgiye yükselir. Ama geometrinin tanıtlama yönteminin kendisi en sonunda tanıtlanmamış ve bu düzeye dek tasarımsal olan belitler üzerine dayanır.

Matematiksel tanıtlamanın dışsallığı belitsel (aksiyomatik) yöntemin kendisinden kaynaklanır. Bu yöntem dizgesel ve yöntemli olarak, felsefi olarak tanıtlanmış olmayan belitlerden yola çıkar. Geometrik yöntemin örneğin Pisagor teoremini tanıtlarken yaptığı şey dik açılı üçgenin kenarları üzerine çizilen kareler arasındaki bilenen denklemi doğrulamaktır. Bunun için kareler parçalanır, bu parçaların ilişkileri saptanır, ve teorem çeşitli parçalar arasında beklenen nicel ilişkinin gösterilmesi yoluyla tanıtlanır. Bu hiç kuşkusuz doğrudur, çünkü tanıtlamada doğrulukları açıkça biliniyor olarak kabul edilen belitler ve yalnızca bunlar üzerine dayanarak daha şimdiden tanıtlanmış başka teoremler kullanılır. Ayrıca — geometrici bilincinde olmasa da — süreçte düşüncenin bilinçsiz tasım işlemlerine dayanılmıştır. Hegel'in matematiksel tanıtlamada yetersizlik olarak gördüğü şey bu belitlerin kendilerinin ussal bir dizgenin bileşenleri olarak tanıtlanmış olmamalarıdır. Matematiksel tanıtlama bu nedenle şeyin kendisine dışsal bir tanıtlamadır ve teoremin "içeriğini değil, yalnızca bilen özne ile ilişkisini ilgilendirir."

Matematiğin kavramsal tanıtlamadaki evrensel eksikliği ve yetersizliği yalnızca belitlerin dolaysızca alınmaları ile sınırlı değildir. Örneğin Aritmetik herşeydin önce Sayı kavramının kendisi konusunda tasarımsal düşüncenin ötesine geçmiş ve onu çıkarsamış değildir. Geometrinin kendisi Uzay kavramını yalnızca varsayar.

 
 

§ 45. "Matematiğin gurur duyduğu ve felsefeye karşı büyüklenmesine neden olan bu eksik bilginin apaçıklığı amacının yoksulluğuna ve gerecinin eksikliğine dayanır, ve bu yüzden felsefenin küçük görmesi gereken bir türdedir. Amacı ya da Kavramı büyüklüktür. Bu doğrudan doğruya özsel olmayan ve Kavramdan yoksun ilişkidir. Bilme devimi bu nedenle yüzeyde ilerler, olgunun kendisine, öze ya da Kavrama dokunmaz ve bu nedenle kavrama değildir. Gereç — ki ona ilişkin olarak matematik sevindirici bir gerçekler hazinesi sunar — uzay ve birdir."

Matematik Doğal Mantık üzerine dayanmanın ötesine geçemediği, Kurgul Doğasını kavramadığı sürece gerçek bir Bilim karakterini taşımaz.

Örneğin Hilbert'in matematiği Görelilik Kuramları ile uyuşturabilmek için Süreklilik ve Sonsuzluk kavramlarını matematikten sürmesi, Einstein'ın "Geometrinin fizikselleştirilmesi" gibi fantezileri bu doğal mantığın mantıksızlığından başka birşey değildir.

 
 

Matematiksel bilgi Bir kavramı ve zamansız Uzay kavramları temelinde açınır. Belitsel Yönteminin yetersizliği bir yana, Matematik kavramsal olarak en yoksul bilimdir. Sağınlığı gerecinin yalınlığından başka birşeye bağlı değildir. Fiziğin Matematik karşısında daha yüksek bir kavramsal içeriğinin olmasına karşın, o da benzer olarak Tin bilimleri karşısında daha öğesel, böylece daha az varsıl bir düzlemde açınır. Bir elektronun ya da bir galaksinin içeriği yalnızca onu üreten kozmik süreçleri kapsamakla kalmaz, ama ayrıca bütün bir özdeksel evrenin her bir parçacığı ile etkileşim içindedir. Ve gene de Doğa bütün bu kavramsallığı ile yalnızca ve yalnızca Tinin önkoşuludur. Söz gelimi tikel bir tinsel belirlenimin, örneğin bir törenin ya da yasanın içeriği bütün bu önkoşulun ötesinde öznel ve nesnel Tin alanının belirlenimlerini, ayrıca bütün bir Tarihin kendisini momentler olarak kapsar. Bunların çözümlemesi Matematiğin göreli olarak çok yalın belirlenimler alanında açınan uslamlamalar ile karşılaştırılamayacak denli karmaşıktır.

Fiziksel kavramların tanıtlaması Matematiğin onların bağıntılarını sayısal olarak doğrulamasından bütünüyle başka bir yöntemi gerektirir. Aslında Fizik de, Matematik gibi, bir Bilim olabilmek için içeriğinin zorunluğunu göstermeli, kavramlarının sağın bağıntılarının, onlara içkin Logosu kavramalıdır. Bu yapılmadığı zaman, bütün bir içerik örneğin dik açılı üçgenin kenarları arasındaki bağıntının yalnızca ölçüm yoluyla bilindiği zamanki tasarımsal durumda kalmayı sürdürür, birileri haklı olarak her zaman bir yanlışlamanın olabileceği olasılığını ileri sürer. Görgül Fizik Gerçeklik değil, Olasılık düzeyindedir, ve böyle olarak usdışının, giderek boşinancın ve gizemciliğin saldırılarına bile açıktır (örneğin Görelilik ve Quantum Kuramları durumunda olduğu gibi).

 
 

§ 46. "... Kaldıraç dengesi, düşme deviminde uzay ve zaman ilişkisi gibi önermelerin sözde tanıtlamalarının tanıtlamalar olarak sık sık verilmeleri ve onaylanmalarının kendisi yalnızca bilgilenme için tanıtlamaya gereksinimin ne denli büyük olduğunun bir tanıtıdır, çünkü daha iyisinin olmadığı bir yerde bilgilenme onun boş görüntüsünü bile değerlendirir ve böylece bir doyum kazanır. Bu tanıtlamaların bir eleştirisi ilginç olduğu ölçüde öğretici de olacak ve böylece bir yandan matematiği bu yanlış süslerden arıtırken öte yandan sınırlarını göstererek bir başka tür bilginin zorunluğunu ortaya koyacaktır."

 
 

§ 47. "Görüngü ortaya çıkış ve yitip gidiştir ki, kendisi ortaya çıkmaz ve yitip gitmez, tersine kendinde vardır ve Gerçekliğin yaşamındaki edimselliği ve devimi oluşturur. Gerçek öyleyse onda hiçbir üyenin ayık olmadığı Bakhüs çılgınlığıdır; ve her bir üye kendini uzaklaştırır uzaklaştırmaz çözüldüğü için, taşkınlık o denli de saydam ve yalın dinginliktir. O devimin mahkemesinde Tinin bireysel şekilleri de hiç kuşkusuz belirli düşünceler gibi kalıcı değildirler, ama olumsuz ve yitici oldukları ölçüde de olumlu ve zorunlu kıpılardırlar."

Alma-Tadema; "Amfissa Kadınları"
 

§ 47. "... Devimin dinginlik olarak görülen bütününde, kendini onda ayrımlaştıran ve kendine tikel belirli-varlık veren şey kendini anımsayan birşey olarak saklanır ki, belirli-varlığı kendini bilmedir, tıpkı bu öz-bilginin de yine öyle dolaysızca belirli-varlık olması gibi."

 
 
 

Gerçeklik dingin olan değil, oluşta olandır, ve bu düzeye dek süreç eriştiği Erekte, ürettiği sonuçta kendini ortadan kalkmış olarak, olumsuz olarak saklar ve sürdürür. İnsanlığın ereksel gelişim süreci onu devindiren ve kendisi devinmeyen Ereğin zorunlu bir bileşenidir. Görüngübilim bu Ereğe götüren sürecin bilgisidir. Bu bilgiye gereksiniriz, çünkü başında bütünüyle bilinçsizi olduğumuz o Gerçek Bilgi, o Saltık Bilgi ereğine hangi zorunlu aşamalardan geçerek ve böylece hangi zorunluğun belirleniminde ulaştığımızı bilmeyi isteriz.

Tikel bileşenlerin varlığı kendilerini o taşkınlık sürecinde, o kesintisiz akış sürecinde ayık tutabilmelerine bağlıdır. Ama bu olanaksızdır, çünkü o süreçte hiçbir üye ayık, bilgili, özbilinçli olarak orada değildir. Bu yüzden sonunda çökerler, varoluştan yiterler, çünkü varlıkları ancak ve ancak çılgınlıklarının sürmesine bağlıdır. Görüngüler Gerçek değil, ama yalnızca bütünün bir kıpısıdırlar, ve bütünden koptuklarında ne oldukları belirsiz birer hiçtirler, çünkü belirlenimlerini ancak ve ancak o bütünün içinde birer kıpı olmaya borçludurlar.

 
 

§ 50. "Kant’ın ilkin içgüdü ile bulduğu, ama ölü ve kavranmamış bıraktığı üçlülük saltık önemine yükseltilmiş ve bununla gerçek biçim gerçek içeriğinde sunulmuş ve Bilim Kavramı ortaya çıkmıştır; buna karşın, bu biçimi dirimsiz bir şemaya [Schema], salt bir hayalete [Schemen] ve bilimsel örgütlemeyi bir tabloya indirgeyen bir kullanım yolu bilimsel görülmemelidir."

Kant diyalektiğin önemini yeniden görmüş olsa da, onu bilginin değil ama bilgisizliğin aracı olarak kötüye kullanmış, çünkü usun antinomilerini kurgul birlikleri içinde kavramak yerine çözümsüz çelişkiler olarak, usun gücünün değil ama güçsüzlüğünün kanıtları olarak yorumlamıştır. (§ 51 Fichte ve Schelling'e eleştirileri yineler).

Hegel'in bütün bir felsefe tarihi açısından birincil önemi Yöntem, ya da Tanıtlama, ya da Dizge kavramını (ki tümü de Bilgi açısından aynı belirlenimi anlatırlar) bütün gerece uygulamasında yatar.

Anlağın, derin düşüncenin, sıradan uslamlamanın yöntemsizliği bu tür felsefeleri güçsüzleştiren ve sık sık saçmalaştıran başlıca etmendir. Anlak ilerleyişinde bağıntıları ancak çağrışım, andırım, benzerlik ya da benzemezlik vb. gibi bütünüyle dışsal, olumsal etmenlere dayanarak kurabilir. Dizge, yöntem, tanıtlama — tümü de ancak en son düzeyde başarısız ve zayıf olarak kendilerini duyumsatırlar. Ve sıradan Anlak hiçbir ilerleme aygıtı bulamadığı yerde ipin ucunu bırakır ve dosdoğru başka bir konuya atlar. Bu tam olarak gündelik bilincin uslamlama yoludur ve felsefede bu kadar yaygın olarak kullanılması inanılmazdır ve postmodernizmin Logosu Us değil ama Söylem olarak, ve üstelik boş bir Söylem olarak kabul etmesi böyle felsefe açısından en az kendisi açısından olduğu kadar geçerlidir. Aristoteles'in felsefesinde de dizge açıkça görünürde değildir ve yöntemli bir tanıtlama aygıtı yoktur. Ama gene de dizge oradadır, tanıtlamalar kurguldur, bütünün açınımı diyalektiğin kendi dizemi tarafından belirlenir.

 

§ 53. "... Bilimsel bilgi ise kendini nesnenin yaşamına bırakmayı, ya da, yine aynı şey, onun iç zorunluğunu önünde bulmayı ve anlatmayı ister. Kendini böylece nesnesinde derinleştirerek, yalnızca bilginin içerikten kendi içine yansıması olan o yukarıdan gözleme işini unutur."

Bilimsel bilgi nesne üzerine dışsal bir gözlemden, ona özne kaynaklı evrensel kategoriler yüklemekten ayrı olarak, ilkin bilincin nesnesini kendi ile aynı töz olarak bilmesini gerektirir. Bu gerçekte sıradan bilincin bilinçsizce her zaman yerine getirdiği işlemdir ve inakçılık olarak felsefe tarihinde de bilgi ve nesnesi arasındaki ayrımı gözardı eden her dizgenin içine düştüğü yanılgıdır. Tinin Görüngübilimi bilinç ve nesnesi arasındaki bu tözsel ayrımın gerçekte kavram ve varlık arasındaki birlik olduğunu tanıtlar.

Bilincin kendini kendi içindeki kavramın devimini izlemeye bırakması o denli de nesnenin kendi kavramsal mantığını izlemesidir ve gerçek bilmenin koşulu bilincin bu nesnelliğe hiçbir katkıda bulunmadan yalnızca Us olarak davranmasıdır.

Nesne bilincin kendi içeriğidir, ona dışsal değildir, ve buna göre bilgi nesnenin kavramsal doğasını açınmaya bırakmaktan başka birşey değildir. Çünkü "Töz kendi kendisinde Özne olduğu için, tüm içerik onun kendisinin kendi içine yansımasıdır" (§ 54).

 

§ 54. "Bir belirli-varlığın kalıcılığı ya da tözü kendine-özdeşliktir; çünkü kendi ile özdeşsizliği çözülmesi olacaktır. Ama kendine-özdeşlik arı soyutlamadır; bu ise düşüncedir."

Bir nesnenin kalıcılığı, varlığı, tözü onun değişmemesi, kendine benzerliğini sürdürmesi anlamına gelir. Özdeşlik varlık ile birdir. Ama kendine özdeşlik birşeyin yalnızca kendi kendisi olması ve başka hiçbirşey olmaması demektir. Bu ise soyutlamadır.

Varlık Düşüncedir, çünkü ‘Varlık’ fiziksel, duyusal, algısal, görgül birşey değil, ama gerçek soyutlamadır. Soyutlama ise düşüncenin işlevidir.

§ 54. "... Nitelik dediğimde yalın belirlilik demiş olurum; nitelik ile bir belirli-varlık bir başkasından ayrılır, ya da bir belirli-varlıktır; kendi kendisi içindir, ya da kendisi ile bu yalın birlik yoluyla kalıcıdır. Ama böylelikle özsel olarak bir Düşüncedir. — Burada Varlığın Düşünce olduğu kavranır; ve Düşünce ile Varlığın özdeşliği üzerine kavramdan yoksun gündelik konuşmanın gözünden genellikle kaçan içgörü buraya düşer."

Nitelik Mantık Biliminde yalnızca olan belirlenim olarak tanıtlanır ve böyle olarak Varlık ile birdir.

Düşüncenin Varlık ile birliğini gözden kaçırmanın biricik nedeni Varlığı kendisinden daha çoğu olarak, bir olumsuzluk ile yüklü olarak, belirli-Varlık olarak düşünme alışkanlığıdır.

 

§ 54. "... Öyleyse, belirli-varlığın kalıcılığı kendine-özdeşlik ya da arı soyutlama olduğu için, belirli-varlık kendisinin kendinden soyutlanmasıdır ya da kendisi kendi ile özdeşsizliği ve çözülüşü, — kendi içselliği ve kendi içine geri çekilişi, — ‘oluş’ sürecidir. — Varolanın bu doğası nedeniyle, ve varolan bilme için bu doğayı taşıyor oldukça, bilme içeriği  yabancı birşey olarak ele alan etkinlik değil, içerikten uzağa kendi-içine-yansıma değildir; Bilim öne-sürme inakçılığı yerine bir inancalar inakçılığı ya da öz-pekinlik inakçılığı olarak çıkmış olan idealizm değildir; tersine, bilgi içeriğin kendi içselliğine geri dönüşünü gördüğü için, etkinliği dahaçok hem içeriğe gömülür, çünkü etkinlik içeriğin içkin ‘kendi’sidir, hem de aynı zamanda kendi içine geri dönmüştür, çünkü başkalıkta arı kendine-özdeşliktir; böylece bilme etkinliği bir hiledir ki, etkinlikten çekinir görünürken, belirliliğin, kendi somut yaşamı ile birlikte, nasıl tam kendini korumanın ve tikel ilgisinin peşinde olduğunu sandığı yerde tam tersini yapmakta olduğunu, kendi kendisini çözen ve bütünün bir kıpısı yapan etkinlik olduğunu seyreder."

Kalıcılık kendine özdeşlik olarak görülürse (ki bu mantık Öz alanına aittir), tam olarak bu özdeşlik bir ilişki olarak kendini kendi karşısına alma, kendini kendinden itme, kendini kendinden ayırmadır. Sözde kalıcı belirli-Varlık o denli de çözülmeye belirlenmiştir, çünkü hiçbir zaman salt kendisi değil, ama her zaman kendinde kendi başkasıdır. Varlığı o denli de yokluk yüklüdür ve böylece bir oluş sürecidir. Belirli-Varlığın belirlenimi onu başkası ile ilişki içine sokan etmendir ve başkalık tarafından belirlenme mantıksal olarak çelişki, mantıksal olarak ortadan kalkış anlamına gelir.

Bilince nesnenin dışsal bir çözümlemesi olarak görünen kavramsal etkinlik gerçekte bilincin kendi kendisini çözümlemesidir.

 

§ 55. "Belirli-varlık Niteliktir, kendine-özdeş belirlilik ya da belirli yalınlık, belirli düşüncedir; belirli-varlığın Anlağı budur. Böylece o, ilkin Anaxagoras’ın öz olarak tanımış olduğu gibi, noustur. Ondan sonrakiler belirli-varlığın doğasını daha belirli olarak eidos ya da idea e.d. belirli Evrensellik, Tür olarak kavradılar. Tür anlatımı bu çağda yaygın olan Güzel, Kutsal, Bengi gibi İdealar için çok sıradan ve yetersiz gibi görünür. Ama gerçekte İdea Türden ne daha çoğunu ne de daha azını anlatır. ... — Belirli-varlık, salt bir Tür olarak belirlendiği için, yalın düşüncedir; nous, yalınlık tözdür. Yalınlığından ya da kendine-özdeşliğinden ötürü değişmez ve kalıcı görünür. Ama bu kendine-özdeşlik eşit ölçüde de olumsuzluktur; böylelikle o sağlam belirli-varlık çözülmeye geçer. Belirliliğin varlığı ilkin salt bir başkası ile ilişkili olmasına bağlı görünürken, devimi ise ona yabancı bir güç tarafından dayatılmış görünür; ama başkalığının kendisini içerisinde taşıması ve öz-devim olması düşüncenin o yalınlığının kendisinde kapsanır; çünkü bu yalın düşünce kendi kendine devinen ve ayrımlaşan düşüncedir, kendi  içselliğidir, arı Kavramdır. Öyleyse anlayışlılık da bir oluştur, ve bu oluş olarak ussallıktır."

Bu paragrafta yine Kavram ve Varlığın birliği teması ele alınıyor. Töz ya da Nous yalındır ve yalınlığından ötürü değişmez ve kalıcı görünür, çünkü yalın olan A = A bağıntısıdır, salt kendisi olan ve başkasını dışladığı varsayılan özdeşlik, dolaysız Varlıktır. Ama bu kendine özdeşlik de eşit ölçüde olumsuzdur, çünkü ayrımı dışladığı için özdeşliktir. Kendi içinde taşıdığı bu kendi başkalığı onun diyalektiği, devimi, açınımıdır. Gerçekte, böylece, Anlağın kendisi de analitik soyutlamacılığı içinde bir olumsuzluk ile yüklüdür, diyalektiğe geçer, ve öyleyse o da bir Oluştur ve Oluş olarak ussallık ya da Ustur.
 

§ 56. "Var olanın bu kendi varlığında kendi Kavramı olma doğasıdır ki genel olarak mantıksal zorunluğu oluşturan şeydir; salt bu mantıksal zorunluk ussaldır ve örgensel bütünün dizemidir; içeriğin Kavram ve öz olması ölçüsünde o da içeriğin bilgisidir, — ya da salt o kurgul olandır. — Kendi kendine devinerek, somut şekil kendini yalın belirlilik yapar; böylece kendini mantıksal biçime yükseltir ve özselliği içinde varolur; somut belirli-varlığı salt bu devimdir ve dolaysızca mantıksal belirli-varlıktır. Bu nedenle somut içeriğe biçimselliği dışsal olarak giydirmek gereksizdir; içerik kendisinde biçimselliğe geçiştir, ama bu dışsal biçimsellik olmaya son verir, çünkü biçim somut içeriğin kendisinin özünlü oluş sürecidir."

Mantıksal Zorunluk kavramın bağıntısı ya da Logosudur, Söylemin olumsallığından ayrı olarak Usun saltık belirlenimidir.

Biçimsel Mantık içeriği soyutlayan ve böylece kendini yalnızca öznelliğe sınırlayan soyut düşünme işlevidir. Kant'ın "Aşkınsal Mantık" dediği formel düşünce kendinde-şeyi içerik olarak bilinemez saydığı düzeye dek var olanın, nesnel olanın bilgisine ulaşamaz. Kant hiç kuşkusuz bu biçimsel mantıkta kavramların 'nesneler' ile a priori bağıntısını başlıca ilgi noktası olarak alır. .Ama "Aşkınsal Mantık"ta nesnenin kendisi yalnızca soyut, öznel bir tasarımdır, salt bir fenomendir..

 

§ 57. "Bilimsel yöntemin bu doğası, bir yandan içerikten ayrılmamış olmak, öte yandan dizemini kendiliğinden belirlemek, daha önce de belirtildiği gibi asıl betimlemesini kurgul felsefede bulur."

Bilimsel Yöntem Kavramın kendi açınımıdır ve öznel olduğu ölçüde nesneldir, çünkü biçim olarak içeriğin kendisinin açınımıdır. Kurgul Yöntem olguya, var olana dışsal değil ama onun özsel olarak kavramsal olan kendi doğasının açımıdır. Böylece Yöntem var olana dışarıdan yapılan bir uygulama değil, ama onun kendi doğasının mantıksal devimidir.
 

§ 58. "Bu nedenle Bilimin öğreniminde önemli olan şey Kavramın zorlu çabasını üstlenmektir. Bu genelde Kavram üzerine, örneğin Kendinde-varlık, Kendi-için-varlık, Kendine-özdeşlik gibi yalın belirlenimler üzerine dikkati gerektirir; çünkü bunlar öyle arı öz-devimlerdir ki ruhlar olarak adlandırılabilirler, eğer Kavramları bundan daha yüksek birşeyi göstermiyorsa. Tasarımlarda ilerleme alışkanlığı için Kavram tarafından kesintiye uğratılma tıpkı edimsel olmayan düşüncelerde ileri geri uslamlamada bulunan [räsonieren] biçimsel düşünme için olduğu denli can sıkıcıdır. Bu alışkanlık özdekçi düşünme yolu olarak adlandırılmalıdır — olumsal bir bilinç ki, salt gerece batmıştır ve bu yüzden aynı zamanda özdekten ‘kendi’sini arı olarak çekip çıkarmak ve kendi kendinde olmak ona güç gelir."

 
 

 

 

 

Sıradan uslamlamada Özne kendi başına içerikten ayrı dingin bir özne olarak durur ve içeriği herhangi bir İlinek ve herhangi bir Yüklem olarak kendine bağlar.

Kavramsal düşüncede Kendi Özne ile birdir, Öznenin devimi Kavramın (Kendi) deviminden başka birşey değildir. Öznenin devinmeksizin ilinekleri vb. taşıyan dingin bir özne olması söz konusu değildir. Tersine, mantıksal olarak Özne Yükleme (İçeriğe) geçer, kendini onda ortadan kaldırır.

 
 

Kurgul Önermeyi anlamada yatan güçlüğün nedeni

§ 60. "Ama bu tür düşünme yolunun ister tasarımlardan ya da düşüncelerden isterse ikisinin karışımından olsun bir içerik taşıdığı göz önüne alındığında, onda kavramayı onun için güçleştiren bir başka yanın olduğu görülür. Bu öteki yanın dikkate değer doğası İdeanın kendisinin yukarıda değinilen özü ile sıkı sıkıya bağlıdır, ya da daha doğrusu düşünen ayrımsama olan bir devim olarak göründüğü gibi İdeayı anlatır. — Az önce sözü edilen olumsuz davranışında uslamlamacı düşünmenin kendisi içeriğin ona geri döndüğü ‘kendi’ iken, buna karşı olumlu bilgisinde ‘kendi’ tasarımlanan bir Öznedir ki, içerik İlinek ve Yüklem olarak onunla bağıntıdadır. Bu Özne içeriğin bağlandığı ve üzerinde devimin ileri geri işlediği temeli oluşturur. Kavramsal düşünce başka türlü davranır. Kavram nesnenin asıl ‘kendi’si olduğu için — ki bu ‘kendi’ kendini nesnenin oluş süreci olarak sunar —, Özne devinmeksizin İlinekleri taşıyan dingin bir Özne değildir; tersine, öz-devimli ve belirlenimlerini kendi içine geri alan Kavramdır. Bu devimde o dingin Öznenin kendisi yitip gider; ayrımlara ve içeriğe girer ve belirliliği, e.d. ayrımlaşmış içeriği ve onun devimini oluşturur, onun karşısında durup beklemez. O uslamlamanın dingin Öznedeki sağlam zemini böylece sarsılır, ve salt bu devimin kendisi nesne olur. İçeriğini dolduran Özne bunun ötesine gitmeye son verir, ve daha başka Yüklemleri ya da İlinekleri olamaz. Evrik olarak, içeriğin dağınıklığı böylece ‘kendi’nin altında bağlanır; içerik Özneden özgür olarak başka birçoklarına ait olabilecek evrensel değildir. İçerik böylece gerçekte artık Öznenin Yüklemi değil, ama Tözdür, özdür ve sözünü ettiğimiz şeyin Kavramıdır. Tasarımsal düşünme, doğası İlineklerde ya da Yüklemlerde ilerlemek olduğu için, ve bunlar Yüklemlerden ya da İlineklerden daha çoğu olmadıklarından haklı olarak onların ötesine gittiği için, bir önermede bir Yüklem biçimini taşıyan şeyin Tözün kendisi olmasından ötürü ilerleyişinde durdurulur. Diyebiliriz ki bir karşı itişe uğrar. Sanki sürekli bir zemin imiş gibi Özneden başlar, ve Yüklem gerçekte Töz olduğu için, Öznenin Yükleme geçtiğini ve böylece ortadan kalktığını bulur; ve bu yolda Yüklem olarak görünen şey bütün ve bağımsız bir kütle olmuş olduğu için, düşünce özgürce dolanıp duramaz ve bu ağırlık tarafından durdurulur. — Genellikle, Özne ilkin nesnel, durağan ‘kendi’ olarak temel alınır; buradan belirlenimler ya da Yüklemler çokluğuna doğru zorunlu devim başlar; burada o Öznenin yerine bilen Benin kendisi ortaya çıkar ki Yüklemlerin ve onları tutan Öznenin bağlayıcısıdır. Ama o ilk Özne belirlenimlerin kendilerine girdiği ve onların ruhu olduğu için, ikinci, yani bilen Özne, işini görmüş olduğu ve ondan kendi içine geri dönmeyi istediği şeyin henüz Yüklemde olduğunu görür; ve Yüklemin deviminde etkin öğe — şu ya da bu yüklemin mi ekleneceğini irdeleyen uslamlama — olabilmek yerine, henüz içeriğin ‘kendi’si ile ilgilenir, kendi başına değil ama içerik ile birarada olması gerekir."

Paragrafta önermenin analitik görünüşü onun gerçek diyalektik doğası ile karşılaştırılır. Sıradan uslamlama Özne ve Yüklem ilişkisini bir Özneye belli belirlenimlerin yüklenmesi olarak anlar, örneğin "!Gül bir bitkidir, çiçektir, kokuludur vb." Bu yüklemlerin hiç biri Özneye dokunmaz ve tümü de ona dışsal olarak bağlanır. Ama kurgul önerme kendini bir özdeşlik ve ayrım ilişkisi olarak, en gerçek doğasında bir çelişki olarak gösterir, üstelik bu önermenin analitik biçimi tarafından gizleniyor olsa bile..

Felsefi Önerme Özneyi Yüklem yapar, ya da bu Özne ve Yüklem bağlantısında birinci terim ikincide yiter. Gerçekte tüm kavramsal bağıntı sonucu olarak özdeş olmayanların özdeşleştirilmesini üretir.

Sıradan uslamlamada Özne kendi başına içerikten ayrı dingin bir özne olarak durur ve içeriği herhangi bir İlinek ve herhangi bir Yüklem olarak kendine bağlar. Kavramsal düşüncede Öznenin devinmeksizin ilinekleri vb. taşıyan dingin bir özne olması söz konusu değildir. Tersine, mantıksal olarak Özne Yükleme (İçeriğe) geçer, kendini onda ortadan kaldırır. (DAHA ÖTE AÇINDIRILACAK.)

Gerçekte Öznenin kavramı bu kurgul birliği kapsar, çünkü Özne özne olarak belirlenimini ancak Yüklemde, ve onunla ayrılmaz birliğinde bulur. Özne Yüklemdir; burada Yüklem Özneye dışsal olarak eklenen bir belirlenim değil ama onun özsel içeriğidir. Yine böyle, Kavram kendi olumsuzu ile özsel olarak bağıntılıdır, ama yalnızca dilin, sözcüğün analitik biçimi bu kurgul birliği örter.

Öte yandan, sıradan önermede Özne bir Kavram değil, ama bir tasarım, örneğin bir "ad"dır,

Bu paragraf için Findlay şöyle bir çözümleme sunar:

"Argumentative thinking connects the content it thinks of with its own self as judging Subject. The determination of subject by predicate seems to it to be its own free doing. But the thought which achieves grasp of its subject only does so when its round of predication is complete. It discovers its subject only in being forced to enlarge its predications, and not in its original reference. But picture-thought, concerned only with points of reference and with what is accidental, resents having to revise its content as it goes along. The revision of the logical subject, however, means the emergence of’ the thinking Subject, which finds itself in developing the content of the logical subject through various predications, and not in some arbitrary reference-point of which arbitrary predications are made. (Paragraph very difficult owing to identification-in-distinction of’ the conscious with the logico-grammatical subject.)"

 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
   
 
     
     
Previous Aziz Yardımlı 2007 Tinin Görüngübilimi İdea Yayınevi Previous