| |
13. Kurgul Kıpı
Yöntemin
ikinci kıpısından modern Hegel yorumlarında öylesine sık söz edilmesinin nedeni sonluluk ya da ayrım kıpısı olmasıdır ve daha önce belirttiğimiz
gibi yöntemli bir çıkarsama sonucunda kavranmaktan çok yalnızca çelişki kavramının
usun özbilinçsiz süreçlerinde önündeki iki ayrı terime uygulanmasından
oluşur. Ama bu yaklaşım hiçbir biçimde felsefi değildir. Çelişkinin, ayrım kıpısının ötesine gelince, modern felsefeciler sözcüğün tam anlamıyla bu noktanın
değil en küçük bir bilincini göstermek, böyle bir sorunun varlığının bile bilincini
göstermezler, belki de salt bir kuraldışıyla — Gadamer. Gadamer Hegels Dialektik (1971) başlıklı çalışmasında kendini ‘‘Hegel’in kendi eytişiminde felsefi
tanıtlama düşüncesinin yerine getirildiği savıyla karşılaşan birinin duyduğu
çaresizlikle canı sıkılmış’’ bulduğunu bildirerek, ‘‘Böylece onyıllarca süren
düşünme ve yazma çabalarıma karşın başarım ılımlı kalıyor’’ der. Hiç kuşkusuz
Sokratik bir ılımlılık havası taşıyan bu sözleri felsefeyi bir sözlükte, bir
ABCde vb. anlamadan anlatan ya da yargılayan tüm yüzeysel bilgiçliklerden ayırmak
gerekir. Gerçekten de yalnızca Hegel’in felsefesi karşısında değil ama bir Aristoteles,
bir Platon ve bir Spinoza’nın kurgul söylemleri karşısında da aynı yenilgi duygusu
her içten felsefe öğrencisinin ilk deneyimidir. Ama gene de bu geçici başarısızlığı
bu felsefecilerin kendilerini anlamada değil, tersine incelediklerini incelemede
yatan güçlük olarak görmek gerekir. Hiç kuşkusuz tüm büyük tarihsel felsefecilerin
felsefeye katkıları paha biçilmez ve vazgeçilmez değerler olarak görülmelidir.
Ama modern felsefecilik bir kural olarak Hegel’i, Spinoza’yı, Aristoteles’i
vb. bireysellikler olarak öğrenmeye çalışır, onları tarihsel birer antika
gibi ele alır; onlarda bütünüyle açıkta yatan eytişimi seçemez, ve onların kavrayış
derinlikleri ve düşünsel erdemleri karşısında konu dışı kalmanın önüne geçemez.
Kısaca onlarla birlikte ve onların çalışmalarından yararlanarak işin Gerçeğini öğrenmeye çalışmaz.
Gadamer
Hegel’in Mantık Bilimi’nin başlangıç kavramları konusunda şunları yazar:
‘‘Varlığın
mantığın belirlenimsiz, dolaysız başlangıcı olduğunu varsayalım. Gerçi böylesine
soyut bir Varlığın ‘Yokluk’ olduğu dolaysızca açık olsa da, bu Varlık ve
Yokluktan Oluşa bir devimin geliştiği nasıl açık kılınacaktır? İlk olarak, nasıldır
ki eytişimin devimi Varlıktan başlatılır? Varlık ve Yokluğun eşzamanlı olarak
düşünülmesi olmaksızın Oluşun düşünülemeyeceği inandırıcı olsa da, tersi, Varlık
ve Yokluk düşünüldüğü zaman Oluşun düşünülmesi gerektiği hiç de inandırıcı değildir.
Bir geçiş yapılmıştır, der Hegel, ama açıktır ki eytişimsel olarak zorunlu olarak
kabul edilmesine olanak verecek açıklıktan yoksundur. Karşıt olarak, örneğin
Oluş düşüncesinden belirli-Varlık düşüncesine ilerlemek gerektiğini görmek çok kolaydır.
Tüm oluş olmuş olmanın sonucu olarak varolan birşeyin oluşudur’’ (italikler sonradan). Özetlersek:
a) Varlık mantığın belirlenimsiz, dolaysız başlangıcıdır.
b) Bu soyut Varlığın Yokluk olduğu dolaysızca açıktır.
c) Ama Varlık ve Yokluktan Oluşa geçiş açık değildir.
d) Varlıktan devim nasıl başlar? (‘b’ şimdi sorgulanıyor.)
e) Oluş çözümsel olarak Varlık ve Yokluğu içerir.
f) Varlık ve Yokluktan Oluşa bireşimli geçiş açık
değildir.
g) Oluştan belirli-Varlığa geçişi görmek ise kolaydır.
Burada
gördüğümüz tablo anlağın (doğal mantığın) eytişimsel düşünce üzerine yorumunun
bir örneğidir. Hiç kuşkusuz ‘‘varlık ve yokluk düşünüldüğü zaman oluşun düşünülmesi’’
ya da çelişki düşünüldüğü zaman birliğin düşünülmesi ana sorundur. Ama yöntemin
ilkesi bir ve aynı olduğu için gerçekte sorun daha baştan başlar: ‘‘Nasıldır
ki eytişimin devimi varlıktan başlatılır?’’ Varlığın yokluk olduğu ‘‘kabul edilse’’
de, devimin nasıl başladığı, geçişin nasıl gerçekleştiği, varlığın
nasıl yokluk olduğu anlaşılır gibi değildir, çünkü analitik anlakta analitik
kıpıya devim verecek hiçbir güç, hiçbir olanak yoktur. Aslında vermemesi gerekir,
eğer anlak olacaksa, eğer anlak olarak kalacaksa. Anlağın soyutlama düzlemi
düşünce yetisinin eytişimsel devimi anlamama (eş deyişle, doğrulamama) özelliğidir.
Anlak eytişimsel geçişlerin nasıl olduğunu bilemez, ama yalnızca varsayar
(b), ama gene de devimi sorgular (d). Birinci kıpının ikinci ile
birliği (b) ‘‘özdeşlik’’ kavramının yardımıyla, dışsal bir ‘‘benzerlik
/ andırım’’ yaratılarak kabul edilir, ve kavramın olumsuzluğu görülmediği
için ilk kıpının devimi çok daha yüksek ve henüz belirtik olarak koyulmamış
ya da çıkarsanmamış ‘‘özdeşlik’’ kavramı kullanılarak yapılır. Ama bu dışsal araç bir yana atıldığında varlık ve yokluk kavramlarını birleştirecek hiçbirşey
kalmaz (f) ve doğal mantık burada yalnızca bu kavramların birbirlerini
saltık olarak dışladıklarını, yalnızca çelişkiyi onaylar (e). Belirlemenin
olumsuzlama olduğunun bilinci yöntemin bilincidir, ve eytişimselin bu formülasyonu
modern felsefe evresinde tüm duruluğu içinde ilkin Spinoza’dan gelir. Bu kavrayış
olmaksızın çağdaş eytişim salt sözde kalır ve böylece ‘‘varlık yokluktur’’ bildirimi
ancak belirlenimsizliğin her iki kavrama ortak öğe olması, ikisini benzeştiren
ya da özdeşleştiren dışsal bir bağ olması işlevinde olanaklı olur. Daha sonra
Oluş kavramından belirli-Varlık kavramına geçiş (g) için de aynı dışsal devimi
bir ‘‘kendini ortadan kaldırma’’ olarak değil ama salt herhangi bir başka kategorinin
işlevinde görmek yeterli olur. Ama dışsallık tüm gücünde kullanılsa bile çelişkinin ötesine nasıl geçileceğini, üçüncü kıpının nasıl kavranabileceğini ya da çıkarsanabileceğini
gösteremez.
Burada
yöntemsiz metafizik tüm felsefe tarihinde olduğu gibi bir kez daha bir sona,
bir tükenişe ulaşır. Çözümsel olarak düşünerek oluştaki varlık ve yokluk
kavramlarını çıkarmak olanaklıdır, çünkü oluş yokluktan varlığa doğrudur (ama
yine bu düşünce yokluktan varlık gelmeyeceğini söylemekte duraksamaz, çünkü
mantığın salt biçimsel alanında olduğunu unutarak bu ilkenin görgül özdeğin sakınımı yasasını çiğnediğini düşünür); ama us bu çözümleme yöntemiyle
doyum bulamaz ve bireşimi de arar, oluş kavramına nasıl ulaşıldığını görmeyi
ister, çünkü usun görüşü mantıksal olandır ve ancak mantıksal olarak kavranan
bilinendir. Gadamer ilk iki kıpının ‘‘eşzamanlı’’ olduklarını söyleyerek ‘‘soyut’’
çelişkiyi doğrular, ama kavramın ileriye doğru devimini, bu çelişkiden nasıl
kurtulacağını göremediği için çelişkiyi olumlu birşey olarak almasının kendisi
usdışı olur. Gerçekte bu tür yorumlarda mantıksal yapının özsel bir kavrayışı
yoktur ve eytişim salt sonlu düşüncenin bir oyunu gibi ele alınır. Böylece bu
noktada gündelik bilinç olağan mantıksal işlemleriyle sayısal bir — iki — üç
— ... devimini bekler: sırayla Varlık — Yokluk — Oluş — , ve bu anlayışta Yokluktan
Oluşa geçiş yapılması gerekir. İlk iki kıpıdan üçüncüye geçiş olanaksız görülürken,
‘‘tersine, Oluş düşüncesinden belirli-Varlık düşüncesine ilerlemek gerektiğini görmek
çok kolaydır.’’ Gerçekten de kolaydır, ama ilkin usun içgüdüsel devimi bir oluş sürecinden saltık olarak birşeyin çıkacağını kolayca gördüğü için, ve
ikincisi bu tür geçişleri doğrusal bir ilerleme modeline, bir tür düzeneksel
nedenselliğe andırımlı olarak düşünebildiği için. Ama bu gündelik düşüncenin
yoludur ve felsefecilik ne zaman böyle bir zincirleme tepkimeye girse bir kural
olarak ipin ucunu bulamaz, kötü bir sonsuza sürüklenir. Ama kurgul felsefenin
Oluş kavramına ulaşması gibi onun ötesine geçişi de geçiş eğretilemesinin düşündürdüğünden
bütünüyle başka bir yoldadır, ve bu bağlamda kavramsal düşüncenin kurgul kıpı
olarak belirtilebilecek yanının doğasını anlamak yanlış anlaşılmış eytişimin
gerçeğini anlamayı da sağlayacaktır. Batı Hegelciliğinin Mantık Bilimi’ni
kavramada ulaştığı en yüksek düzey budur — yalancı bir varlık / yokluk eytişimi,
ve kurgul kıpının oluşunun bile anlaşılmaması. Gerçekte mantıkta herhangi
bir ilerleme yapmak bir yana, burada mantık biliminin eşiğinden içeri tek bir
adım bile atılmadığı ortadadır.
Varlık
belirlenimi varlık olabilmek için saltık olarak o denli de varlık-olmayan olmak,
kendi olumsuzu olmak zorundadır. Ve bu olumsuzlama dışsal bir etmen değil, tersine
birincinin özsel doğası ya da somutluğu, kendi öz karşıtlığıdır. Böylece ilk soyut kıpının gerçeği tam tersine bütünüyle somut olduğu, kendisi
ve o denli de karşıtı olduğudur. Eğer bu kavram (ki bu noktada somutluk, ayrım,
karşıtlık, çelişki, birlik, bütünlük vb. gibi pek çok dışsal anlatımla belirtilebilir) kendinde ve kendi için düşünülecek olursa, bunun daha şimdiden
yeni bir ilerleme olduğunu kolayca görülebilir, çünkü düşünceden kaçan şey tam
anlamıyla düşüncenin önünde olandır, yalnızca varlıkla bir olduğu
söylenen yokluğun ve yoklukla bir olduğu söylenen varlığın kendisi, salt
bu iki kavramın birliğidir. Bu birliği görmek için uğraşan soyutlamacı düşünce
burada yalnızca karşıtları ve böylece birlik yerine tam tersine bir çelişkiyi
görecektir. Ama bu çelişki birliğin kendisidir. Bu birlik herhangi bir dışsal öğe, her hangi bir dışsal üçüncü değil, ama tam bu aşamada yeni olan, ortaya çıkması gereken şeyin kendisidir. Düşüncenin
yapması gereken tek şey ilk iki kıpının daha şimdiden birinciden olduğu gibi
ikinciden de ayrı bir kendilik oluşturduklarını, ve bir üçüncü olarak
bu birliğin o denli de ilk iki terimin kendileri olduğunu görmektir.
Açıktır
ki burada da mantıksal yöntem başından sonuna dek izlediği aynı saltık zorunluğu
izler, ve dışsallığın kendisi saltık olarak dışlanır, çünkü bu dışsallık bilincin
tasarımsal devimini ıralandıran öğenin kendisidir. Belki de burada yatan güçlüğün yalın olanın güçlüğü olduğu, saltık yöntemin özsel olarak o denli de
yalınlığın kendisi olduğu bir kez daha anımsatılabilir. Soyutlamayı yaratan
anlaktı ve bu saltık soyutlamanın kendisinin gerçekte hiç de sanıldığı gibi
soyut olmadığı açığa çıkmıştı. İlerleme ya da geçiş bu yüzden salt sanısaldır,
çünkü İlk kendinde ancak eşit ölçüde Son olmasıyla ilktir vb.
Ayrımı, dolaylılığı ya da sonluluğu imleyen ikinci kıpıda yine olgunun doğası
üzerinde yoğunlaşmak, tüm dışsal düşünce edimini saltık olarak uzaklaştırmak
ve ilerlemenin salt bu verili durumdan nasıl doğduğunu görmeye çalışmak gerekiyordu.
‘‘Burada aynı anlamda bir eytişimsel geçiş var mıdır?’’ diye sorulduğunda, herşeyden
önce eytişimin ‘‘doğrusal geçişler’’ üreten bir yöntem olmadığını, ve bir kavramın
kendinde kendi olumsuzu olduğunu, kendisi olduğu denli de kendi başkası olduğunu
görmek gerekir. Bir kavramın özsel olarak kendi olumsuzu ya da başkası olması
kendi ile olumsuz bir ilişkidir ve geçişte kavram o denli de kendisinde kalır,
çünkü başkası yalnızca onun kendi somutluğunun bir kıpısıdır. Mantık Biliminin
ilk iki kavramı durumunda varlığın yokluğa geçişi somut olarak yalnızca birbirlerini
imleyen bu kavramların anlak süreçlerinde yalıtılmalarına bir son veriştir.
Ama ‘‘ikiden’’ ‘‘üçe,’’ yokluktan oluşa geçme isteği ancak aritmetiksel bir
dizide ilerleme isteğini ele verir ve bu ise mantık bilimi durumunda saltık
olarak ilgisiz olandır. İlk iki kavramın soyut ayrımlarının bir yanılsama olduğu
görülür görülmez gerçekte somut bir birlik oluşturdukları da görülür, ve salt
bu birlik üçüncü kıpıyı oluşturur. Birinci durumda eytişim kavramda örtük olarak
bulunan olumsuzluk kıpısının belirtik olarak koyulmasıyken, ikinci durumda
ise eytişim ayrım durumunda kapsanan birliğin belirtik olarak koyulmasıdır.
Ya da ilk durumda birlikte örtük olarak bulunan ayrım belirtik kılınır,
ikinci durumda ise ayrımda örtük olarak bulunan birlik kıpısı belirtik
kılınır. Ve hiç kuşkusuz burada her iki birlik kıpısının içeriklerinin ayrı
olduğunu söylemenin gereği bile yoktur. Gadamer yukarıda Hegel’in kendisinin
bu son durumu ‘‘özel bir durum’’ olarak ayırdığını söylediği zaman bu açıktır
ki yönteme dışsal bir tutuma yönelmekten başka birşeyi imlemez. Ve bu dışsallığı
bulamadığı içindir ki Hegel’in ilk iki kıpının ortaya koyulduğu bir durumdan
öteye ilerlemesini inandırıcı bulmadığını söyler — ki düzmece bulduğunu söylemekle
birdir (felsefeyi inandırıcı olup olmama düzleminde almanın kendisi tanıtlama
olmaksızın bir inanç yaratmanın beklendiğini anlatır: Ama İnanç Usa ilgisiz
olduğu için, ona ve başka birşeye gereksinmediği için inançtır). Ya da inandırıcı
bulamamak anlayışsızlığın söz konusu olabileceği olasılığını da imler. Eğer
sayısal olarak konuşursak, ‘‘iki’’ kıpının bulunuşundan söz etmek hiçbir biçimde
özel bir durumu imlemez, çünkü ilk kıpının (söz gelimi varlığın) kendisi de
dolaylılığı ortadan kaldırılmış olarak kapsayan dolaysızlık olması ölçüsünde
‘‘iki’’ kıpı olarak düşünülebilir. Ya da yine varlığın kendi olumsuzlanmasından
soyutlanması durumunda ‘‘bir’’ olmasının onun kendine her zaman ‘‘ikili’’ bir
doğasının olduğunu imlediği söylenebilir. Gerçekte ilk iki kıpı durumunda bir
üçüncüye geçiş daha şimdiden olmuştur ve burada yine sayıları kullanmayı
sürdürürsek ikiden sonra üçün geldiğini söylemek yerine ikinin üç olduğunu söylemek
daha doğru olacak ve sayısal ilişkilerin dışsallığı, zamansal ardışıklığın mantığa
ilgisizliği daha kolayca görülecektir. Hiç kuşkusuz binlerce kez vurgulamak
gerek ki bu sıralama yalnızca soyut anlak yetisinin, analitik düşünmenin
işini kolaylaştırmak içindir ve sıralamanın ya da saymanın kendisi arı mantıksallık
söz konusu olduğunda en ilgisiz işlemlerden biridir (hiç kuşkusuz analitik anlak
herşeye karşın aritmetiği mantığa, üstelik kendi deyimleriyle ‘‘arı mantığa’’
indirger). Ama anlama soyutlamayla birlikte gittiği ölçüde somut olanı ayrıştırmak,
dilin tekilliklerinden yararlanmak zorunludur — ve gene de mantıksal süreç bir
kez gerçek işlemleri içinde kavrandıktan sonra bu iş bütünüyle gereksizleşir.
Bir üçüncüye geçiş önümüzdeki durumun kendisinde, karşıtlığın birliğinde yatar,
ya da bu durumun kendisidir. Eytişimin yalnızca olumsuz bir sonuç getirmediği,
söz gelimi varlığın gerçeğinin yokluk olmasının onu hiçe indirgemediği Hegel’in
usanmadan vurguladığı noktadır. İlk kıpı (ister dolaysız, varlık ya da evrensel
diyelim, isterse yalın olarak başlangıç) ikincinin bağımsızlığında ya da dolaysızlığında
yitmiştir. Ve burada sonucun iki karşıtın birbirini söndürmesi olarak tam bir
yokluk, tam bir yitiş olduğunu düşünmek mantıksal olmak bir yana saltık
olarak saçma olandır, çünkü ikinci terim başka herhangi birinin değil ama ilk
olanın başkasıdır, dolaysızın olumsuzudur, ya da dolaylı olandır ve kendisini
dolaylı kılanı kapsar. Ama tam bu kapsama nedeniyle ne kendisi yalnızca kendisidir,
ne de onda birincisi salt bağımsızlığı ya da tekilliği içinde olduğu gibidir.
Birincisi ortadan kalkmış ya da bir kıpı olmuştur ve ikincisi ise eşit ölçüde
dolaylılığını yitirmiş çünkü kendisini dolaylı kılanı kendi içinde ortadan kaldırmıştır.
Bu birlik ise yeni bir kıpıdır.
Herşeyden
önce kurgul kıpı sıradan bilincin çelişki ile anladığından bütünüyle başka birşeydir
ve ayrım kıpısının ya da ikinci kıpının karşıtı olan birinciyi kendisinde kapsadığını
düşünmek bile doğal bilincin analitik işlemleri ile başarılamayacak bir bilme
kipidir. İki karşıt belirlenimin birbirlerini karşılıklı olarak yoketmeleri
bir yana, tersine karşıtlar olarak birbirlerine borçlu oldukları ve salt bu
birliktelikte bir üçüncüyü oluşturdukları düşüncenin en yalın devimi olarak,
giderek salt bir geneleme olarak görülmelidir.
4. Kıpı, ya da 1. Kıpıya dönüş
Anlak
iki karşıt kıpı arasındaki çelişkiyi çözümsel olarak düşünebilir ama bireşimli
birliği düşünemez, çünkü çelişki iki tekil kavram arasındaki karşıtlık ilişkisi
olarak uçları yalıtılmışlıkları içinde bırakırken ve böylece dolaysızca sonlu
/ soyut düşüncenin toprağında dururken, karşıtların birliği ise bu uçların yalıtılmışlığını
ve böylece birliği oluşturan uçların kendilerini ortadan kaldırır. Ama gene
de çelişki ancak birlik olarak mantıksal ya da ussaldır, ve bu ise birliğin
ancak çelişkinin kendini ortadan kaldırması olarak kavranabilir olduğunu söylemektir.
Ama çelişkinin sönmesi birliğin de yitişini getirir ve bütün bir eytişimsel
süreç kendini ortadan kaldırır. Ortada salt bir yitmişlik kalır: Ama gene de yitmiş olma olgusu, vardır ve birer kıpı olarak ortadan kalkanların ortadan
kalkmış olmaları ortada kalır. Böylece gerçekte bu noktada süreç yokluğa
dönerek yoksullaşmamış, ama tersine yeni bir varlık biçimi ile bir kez daha
varsıllaşmıştır. Kavranması gereken yalnızca olan bitendir, yalnızca kategorilerin
eytişimleri ya da devimleridir. Ama tüm tasarımı, tüm dışsallığı uzaklaştırarak
yalnızca kavramın varolan devimini izlemek düşünce için başlangıçta,
ama yalnızca başlangıçta, sözcüğün tam anlamıyla yorucu, tüketici bir çabayı
gerektirir.
Birinci
kıpı yalın olandır, ikincisi ayrım ve olumsuzlama kıpısı. Üçüncüsü ilk ikisinin,
dolaysız ve dolaylının birliği ya da olumsuzluk kıpısının olumsuzlanmasıdır.
Böyleyken çelişkinin kendini ortadan kaldırması, ama bir kez daha tam bir yitiş
ya da yokluk değil yalın olana geri dönüştür. Ya da, sayı kavramını bütünüyle
bir yana bırakırsak, olumlu kendinde olumsuzdur ve olumluluğu bir kıpı olarak
kendinde kapsayan bu olumsuzluk bir çelişkidir; ama çelişkinin doğası kendini
ortadan kaldırmaktır. Bu ise çelişkiyi de ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde
saklayan yeni bir dolaysızlığa ya da kendi ile yalın ilişkiye geri dönmektir.
Ama bu dolaysızlık başlangıçtaki bütünüyle belirsiz dolaysızlık değil, tersine
arkasında arı bir mantıksal gelişim süreci yatan, sözcüğün tam anlamıyla çıkarsanmış,
tanıtlanmış belirli ya da içerikli dolaysızlıktır. Yöntemin devimi bu noktada
bir kez daha başa döner ve kavram aynı yalın devim yoluyla, salt kendi olanakları
içindeki zorunlu bağıntılar yoluyla, kendini bir dizgeye genleştirir. Eğer dizgenin kapalı olduğunu, sonlu bir bütün olduğunu düşünürsek, bu analitik
bir dizgedir, anlağın bu konuda yetenekli olduğu biricik yorumdur. Ama Eytişim
bu saçmalığı bir yana atar. Tersine, mantıksal dizge bir gelişimdir ki nesnelliğin
kendisi denli sonsuzdur, çünkü yalnızca onun eytişimini izler. Ama sonsuzluk
yine analitik nicel sonsuzluk olarak anlaşılırsa, bu çocuk oyunu da bir
yana atılacak, ve sonsuzun gerçek kavramına dönülmesi istenecektir. Mantık Bilimin
başında elimizde olan yalnızca ilkedir — başlangıç, bütünüyle soyut bir evrensel,
ya da varlık. Bütünün kendisi ilkenin ötesinde yattığına ve ilke ile ilgisiz
değil tersine onun eytişimsel açınımı olduğuna göre bu bağlantıyı kendinde terimiyle anlatırsak, ilke salt kendinde dizgenin bütünüdür; ya da, dizgeyi
önceleyerek düşünürsek, ilke tekilliği içinde saltık olarak soyut olandır. Eğer
bütünü Kavram olarak ve başlangıcı Varlık olarak alırsak, ilke kendi olumsuzuyla
bağıntılıdır, ya da Varlık salt kendinde Kavramdır. |
|