İdeoloji (Kavramlar)
Aziz Yardımlı
2008/9 — İdea Yayınevi
 
 
  _İdeoloji
 
 
 

iDEOLOJİ SUÇSUZ BİR DÜŞÜNCE OYUNU DEĞİLDİR. SAYISIZ İNSANIN YAŞAMLARININ YOK OLMASI İLE İLGİLİDİR. İDEOLOJİ ÖZGÜRLÜK KORKUSUNDAN DOĞAN BİR NEFRET YOĞUNLAŞMASIDIR.

İdeoloji iki yüzyıl boyunca Batıyı ve Doğuyu tutsak aldı -- duyuncunda, istencinde, özgürlüğünde --, ve değişim adına değişimin kendisine önledi. Batıda feodal kökenli despotizmin modern topluma bir sarkması olarak göreli olarak sonuçsuz kalırken, ve ancak duyunç özgürlüğünü bilmeyen Katolik ve Ortodoks tinin baskın olduğu düzeye dek bir varolma zemini bulurken, Doğuda, Rusya ve Çin'in feodal despotizmin Özgürlüksüz toprağında kendini kolayca politik güce dönüştürdü. İdeoloji felsefesiz, bilgisiz ideoloğun, felsefesiz entellektüelin sorunudur. İdeoloji Kurtarıcı olduğu düzeye dek Yurttaş Toplumunu önceleyen Bilinç alanına aittir. Modern Toplumun türdeş İstencinde yeri yoktur. Sözde İdea ile ilgilenmesine karşın, İdeolojinin güdüsü duygu, özsel olarak Nefret duygusudur, Yoketme dürtüsünün denetimindedir. Giderek Herbert Marcuse gibi Felsefe Tarihi ile bir ölçüde tanışık bireylerde bile Tutkunun Düşünceyi körelttiğini görürüz. Entellektüel nesnel değildir, "bilgisi" keyfidir, düşüncesi duygusunun hizmetindedir, kolayca düşman yaratabilir ve yargılarını haklı çıkaracak olguları ve uslamlamaları ve alıntıları bulup çıkarmada yetkindir, karalayamayacağı kişi, kötüleyemeyeceği düşünce yoktur. Yargısı saltık, neredeyse kutsaldır, çünkü kurtarcıdır ve böylece sınırsız bir moral üstünlük duygusu içindedir. Kendini Başkasının büyüğü görmekle, ideoloğ despottur ve Toplum üzerinde diktatörlüğünü, Tarih üzerinde yargıda bulunma İstencini sonsuz bir hakla ileri sürer.

İdeoloji kurtarıcıdır. Buna göre onun için yalnızca Karşıtlık değil, ama Yansızlık da hainlik olmalıdır.

'İdeoloji'nin ne olduğunu ve ne olmadığını anlamayı doğal bilinç için ilkin sözcüğün kendisi güçleştirir. 'İdea' ve 'Logos' kavramları doğal bilinçte 'ideanın bilimi' gibi bir tasarımı çağrıştırır. 'İdeanın bilimi' bu bilimin en iyisinden 'genel olarak ideanın' bilimi olduğunu anlatır. Bu 'idea'nın hangi 'tikel' idea olduğunu bulmak gerekir. İdeolojik 'idea' Platonik İdea değil, ama sıradan 'idea,' herhangi bir düşünce, herhangi bir tasarımdır: Örneğin toplum, ulus, ırk, halk, kapital, giderek devletin kendisi gibi 'düşünceler.' Bu tasarımlar ilke yapılarak onların temelinde İstenç kendini tikel ideolojiler olarak belirler: Toplumculuk, ulusalcılık, ırkçılık, halkçılık, devletçilik vb. Buna göre, bütün bir törel varoluş bu tek ilkeye altgüdümlü kılınır, bilim, sanat, felsefe, ahlak, din, istenç, duyunç vb. nesnel Tinin bütünsel alanındaki dizgesel konumlarını yitirir, despotik ilke tarafından yeniden değerlendirilirler. Saltık Tin alanındaki değerler, sanat, din ve felsefe soyut anlak ilkesinin yorumuna uyarlanırlar.

İdeoloji Düşünceyi de soyut bir anlak ilkesine altgüdümlü kılar.

İdeoloji tikel bir istençtir, genel-ussal İstenç değil. Kendini belirlemesi özgür değil, ama dürtüseldir. İdeoloji kendini ussal Yasanın üzerine koyan ve onu yargılayan Özençtir. Duyunç içseldir, özneldir, ve şöyle ya da böyle olabilir. İyinin ve Doğrunun ve aynı zamanda karşıtlarının yargıcıdır. Ama Duyuncun olgunlaşması, ussallaşması gerekir. Bunun yargıcı yine ussal Duyuncun kendisinden başkası değildir. İdeoloji Duyuncun olgunluğunun anlatımı olan genel İstencin karşısında Duyuncun toyluğu ve olumsallığı olarak durur.

Us İdeoloiinin keyfi olarak seçebildiği bu tikel tasarımlardan (toplum, ırk, kapital, vb.) herhangi biri değil, ama tümünü de birer moment olarak kapsayan bütündür. Her birinin tekil Kavramı bu ussal bütündeki konumu tarafından belirlenir. Bütünün içerisinde hiç biri İlke düzeyine yükselemez, çünkü her biri geri kalanlar ile bağıntılıdır ve onları koşullandırdığı denli de kendisi onlar tarafından koşullandırılır.

Genel İstenç olarak Devlet ussal İstençtir, ve ussallığı İstencin Yasa olarak belirli, tikel, reel olmasıdır. Devlet olarak ussal İstenç Kavramın ve Realitesinin biliğidir. Usun Kavramı kendini Realite olarak bilmektir.

İdeoloji Devlet değildir. Devletin üstünde ve ona egemen olmayı isteyen tikel bir İstençtir. Ve Devlete egemen olur olmaz Devlet genel/evrensel İstenç olarak ortadan kalkar, tikel bir İstenç olur. İdeolojinin genel-ussal İstenci tanımamasında Özgürlüğü tanımaması imlenir. İdeoloji bu yanıyla henüz Özgürlük Kavramının bilinçsizi olan ön-modern despotik tine aittir.

Modern Devlet ya da Genel İstenç özsel olarak Demokrasidir, çünkü tekil bir İstencin, örneğin bir Padişahın, İmparatorun vb. İstenci değil, ama Toplumun, Yurttaş Toplumunun İstencidir. "Halkın İstenci" anlatımı Demokrasinin kuşkuyla karşılanmasına yol açan yandır, çünkü Halk henüz Yurttaş olmayan, henüz özgür İstençlerinin bilincinde olmayan, henüz bilinçleri özsel olarak despotik olan bireylerin Yığını ya da Kitlesi denilen şeydir. Yığınlar, Kitleler, Halklar -- bunlar henüz Yurttaş Toplumu olmayan bir gelişme evresini, ön-modern politik bilinçsizlik biçimlerini anlatan terimlerdir.

İdeoloji Yurttaş Toplumunu hedef alamaz, onu hiçbir biçimde etkilemez. Özgürlük ideolojiye saltık olarak bağışık olmaktır. İdeolojilerin beslenme ve büyüme alanı olan Volk/Halk, Yığın, Kitle kendini yönetmeye, kendi yasasını yapmaya ya da Demokrasiye yeteneksizdir ve kaçınılmaz olarak ancak despotik devlet biçimleri altına düşer, kendi istenci olmayan istenç biçimlerinin egemenliğini kabul eder.

İdeoloji kendini Duyunç olarak, moral bir tutum olarak. dünyayı değiştirme Eylemi olarak gösterir. Çarlık Rusyası, İmparatorluk Çini, Weimar Almanyası Duyuncun doğrulayamayacağı ve açıkça değişimi gerektiren kötü, Kavrama uygun olmayan ve bu nedenle realiteleri zayıf lamış devletlerdi. İdeolojinin ortaya sürdüğü "Kurtuluş" yanılsaması bu bilinçlere kolayca aşılanabilirdi. İdeoloji Yurttaş Toplumunda etkisiz ve önemsizdir, çünkü Yurttaş Toplumu kurtarılma gerekisiminde olmayan özgür bireylerin toplumudur. İdeolojinin despotik bir bilinç alanında hangi tikel ilkeyi saltıklaştıracağı o kültürün kendi yapısına bağlıdır.

 
 
 

İdeoloji için ussal düşünce ikincildir, ya da reelleşmesinin olanağı Nefretin Düşünceyi öncelemesidir.

Yurttaş Toplumunun yabanıl, ilkel bir ırk istencine yenik düşmesinin olanaksız olması ölçüsünde, Nazizmin utkusu Almanya'nın tüm görünüşe karşın henüz bir Yurttaş Toplumu olamamış olduğunun kanıtıdır. İdeoloji henüz kentlileşmemiş, henüz özgürlüğe, uygarlığa ve barışa yabancı despotik bilincin politik varoluşu, kentlilik varoluşunu Eleştirisidir. (Eleştiri kendi öznelliğinden başka bir ölçüte gereksinmez. Görelidir. Başka bir deyişle, kendisi Eleştirildiği düzeye dek Eleştiridir.)

Berlin Üniversitesinde Düşünceyi Yakma Eylemleri, Mayıs 1933. — Tüm Sevgili Önderler çok geçmeden Düşüncenin Silahtan daha güçlü olduğunu anlarlar, ve hiç olmazsa Kağıt ve Mürekkebi denetlemeye ve yoketmeye yönelirler. Özgürlük en tehlikeli düşmanlarıdır. Hitler yalnızca gazetelere katı bir sansür uygulamakla kalmadı, ama tehlikeli gördüğü tüm kitapları yaktırdı. Sovyet rejimi daha dayanıklı çıktı, çünkü onda kitaplar daha bilinçlerde iken yakıldılar.

   
 
 
 

Tin özgür olmaya hazır olmadıkça, moral olarak kendi içindeki despotizmi algılayacak denli büyümedikçe özgür olamaz.
Özgürlük İstencin Hakkıdır.
İstenç Hakkın Özgürlüğüdür.
Hak Özgürlük İstencidir.

Ama açıktır ki Özgürlüğü istemek için onu bilmek, yalnızca adını değil ama gerçeğini, Kavramını bilmek gerekir, tıpkı Hak, Duyunç, Türe, Erdem için de olduğu gibi.
Kuram olmaksızın Kılgı olanaksızdır — tıpkı Kuram olduğunda Kılgının olmamasının olanaksız olması gibi.
İstenç a priori İyi olanı ister. Kötü olanı bilmesi ve gene de istemesi Kavramın doğasına aykırıdır. İstemek her durumda İyiyi hedefler. İstenç ve İstek arasındaki başlıca ayrım İstencin duyunç kipindeki düşünce tarafından belirlenirken, isteğin doğal-dürtüsel olarak, birincinin bilinçli, ikincinin bilinçsiz olarak belirlenmesidir. İstenç kılgıya, eyleme, İstek davranışa götürür. Ve bir Eylem varsa, zorunlu olarak İstenç de vardır — kılgı ve kuram birdir. Ve evrik olarak.

Dünya Tarihinde bireyler Uluslar ya da daha tam olarak Devletlerdir — Tinin henüz özsel gerilikleri ve gelişmemişlikleri içinde birbirlerine Düşman görüngüleri. Dünya Tarihinde İstenç bireylerin, kümelerin, sınıfların vb. değil, ama Ulusların İstencidir. Özgürlük bilinci sorunu Ulusların sorunudur. Özgürlüğün bilinçsizliği Despotizmin de bilinçsizliğidir. Özgürlüksüz bilince yetkeye boyun eğme işlerin normal durumu olarak görünür. Halk kendi gelişmemiş dinginliği içinde kendinden hoşnuttur. Daha da kötüsü, Özgürlük entellektüel Despotizme onu Kapitalizme götürecek ahlaksızlık olarak, ve kendi bilinçsiz Despotizmi ise onu Kapitalizmden, Emperyalizmden vb. kurtaracak erdem olarak görünür. Gerçekten de tam olarak moral olarak gelişmemiş bu bilincin kendisi Özgürlüğü ilk olarak doğal İstencinin, Hırsının bir anlatımı olarak sergilemek zorundadır — ve buna göre aldatır, çalar, sömürür. Moral olarak gelişmemiş bir bireyin, halkın vb. Özgürlüğü anlamasının ve dolayısıyla uygulamasının ilk biçimi kaçınılmaz olarak haksızlık ve ahlaksızlıktır. Oysa henüz var olmayan Duyunç ancak bu kendi Yokluğunun, bu duyunçsuzluğun bilincinden doğabilir, ve o zaman, ama ancak o zaman Törellik kendi Kavramına uygun olarak, ussal, özgür, güzel Törellik olarak şekillenme sürecine girer.

İdeoloji Duyunç Özgürlüğünü ve İstenç Özgürlüğünü yadsır. Türeyi, Erdemi, bütününde Hakkı yadsır. Bütün bunlar açıkça bilgisizlikten kaynaklanır.

İnsanlık Tarihte kendini henüz bilmediği şeylerden ötürü yargılayamazdı. Kölelik bir kurum olarak vardı, çünkü doğal sayılıyor, İnsan Doğasına aykırı olduğu bilinmiyordu. Ama, ön-modern dönemin tersine, bugün, modern dönemde, bütün bu Kavramlar İnsan Hakları olarak bilinmektedir. Bu bilinç İdeolojiyi Tarihe karşı bir Suç yapar — bilgisizliğine karşın. Çünkü artık bilmemek geçersizdir.

 
 
 

İdeoloji politik olarak, e.d. Devlet ile ilişki içinde anlaşıldığında, yaşamı bir ilke temelinde örgütlemek için Güç İstencidir. Bir moral ilke olduğu için, kendi için iyi ve doğru ve haklı olduğu için, kendini bağımsız bireysel İstenç üzerinde saltık yetke olarak görür ve saltık boyuneğme ister. İdeoloji bir İstençtir, ama evrensel-ussal istenç değil, tersine İstencin Özgürlüğünün kendisini tanımayan, onu kendi sonsuz ussallığı içinde büyümeye ve gelişmeye bırakmayan geçici tarihsel bir istençtir. Özgürlüğü olumsuzlayan Özgürlük, böylece kendi içinde çelişki, kendi ile bitimsiz kavgadır. İdeoloji Duyunç Özgürlüğünü de tanımaz, çünkü kendisi saltık İyi ve Doğrudur. İdeoloji böylece dinsel İnancın da yerini alır ve genel olarak Din ile de bağdaşmaz. İster Nazizm ister Bolşevizm biçiminde olsun, her durumda ateizmdir. Tüm ütopyasına karşın, Duyuncu, İstenci, Özgürlüğü yadsıdığı için, İdeoloji moral kibrinde moral nitelikten yoksundur. Usun, İstencin, Duyuncun özgür gelişimine karşı savaşmak zorunda olması onu kesintisiz Terör yapar.

İdeoloji ussal Yasa İstenci olarak Devleti yokeder. Giderek Partinin İstenci bile ideoloji için fazla geniştir ve İstencin odaklanması, tek bir noktada yeğinleşmesi mantıksaldır, çünkü ideoloji bir savaşımdır ve o zaman bir istençler çoğulluğu istençsizlik demektir. İdeolojinin Önder kültüne götürmesi Sevgili Önderin yüksek erdemine değil, Devletsiz ve Yasasız kalan halkın erdemsizliğine ve çaresizliğine bağlıdır.

 
 
 
 
İdeoloji Niçin Çekicidir?
 
Hitler partililerle.
İdeoloji anlamsız, amaçsız modern varoluşun idealist bir almaşığı olarak ortaya çıkar. Kendini moral yükseklik olarak, insanın sıradan amaçlarını aşan değerlerin anlatımı olarak, bütününde Kurtuluş olarak sunar. Bir amaç birliği olarak o yalnızlaştırıcı, yabancılaştırıcı bireyciliği yener ve bir topluluk duygusu yaratır. Bu — kendini Birde yoketmek — despotik Tin için herşeydir. Avrupa'nın, özellikle Almanya'nın despotik kalıntıdan arınmış olduğunu düşünmemeliyiz. Modern insan henüz Özgürlüğün yolundadır, ona gerçekliği içinde erişmiş değildir, ve kendi içinde henüz despotik kabile tininin artıklarını barındırmayı sürdürür. İdeoloji öylesine sonsuz bir amaç yüceliğidir ki, kendini ona kaptıran birey tüm erdemsizliğini, insan olarak tüm yetersizliğini, kötülüklerini unutur, bir arı kibir tini olur — ve bir bebek gibi suçsuz, salt kötülüğü yadsıdığı için saltık olarak, ama salt olumsuz olarak iyinin kendisidir. Bu yüceliğin karşısında olan herşey kötüdür, haindir, düşmandır, ve ideolojik bilincin insanlık için duyduğu Sevginin yeğinliği onun düşmanları olarak gördükleri için duyduğu Nefretin yeğinliğini belirler — ve Şiddet daha şimdiden eğitilmemiş dürtüsel yanında, üst-beninde sorgusuzca doğrulanır. İdeoloji anlamsız ve değersiz bir modern çağın anlamsızlığının ve değersizliğinin özeti olarak görünen Kapitalizme a priori karşıttır, ve bu nedenle Faşizmin ve Nazizmin de Sosyalist olduklarını, işçi sınıfının da politik sözcülüğünü üstlendiklerini görürüz. Nasyonal Sosyalizm Sınıfı ve Ulusu özdeşleştirerek iç bölünmeyi gizler ve Birlik duygusunu pekiştirir. İdeoloji kendi yarattığı bir idealitede varolur ve onu realiteye çevirmeyi, dünyayı değiştirmeyi ister. Ve İstenci ve Usu henüz büyümemiş entellektüel — ki her durumda analitik Anlaktan daha iyi değildir — bu idealitenin usdışı doğasını kavrayacak düşünce gücünden yoksundur. Realiteye uyumsuzluğu ile orantılı olarak köktencidir. Onda olumsuz varoluşunun olumluya dönüverdiğini görür.
 
 
     
 
 
 

Berlin Sportspalast'ta geniş bir kalabalığa ve bütün dünyada onu radyodan işiten milyonlara seslenen Adolf Hitler
Çekoslovakya'yı işgal etme gözdağını yineliyor. Nazi İdeolojisinin utkusunun bedeli Avrupa'da beş yıl boyunca
her gün 30.000 insanın yokolmasına neden olan bir yabanıllık ile eşitti.

 
 
  İdeoloji Bir İdeanın Despotizmidir
İdeoloji bir ilkeye, tekil bir ideaya, bir Bire yoğunlaşmış bir İstencin kendini Zor ve Şiddet yoluyla evrenselleştirme İstencidir. Tine dışsal bir şekil verme, ona dışsal olanı, onun doğasına yabancı olanı onun doğası kılma, onun Özünü — İstencini ve Duyuncunu.— olumsuzlama istencidir. Dünya Tarihinin kendisi olmayı amaçlar. Bir İstenç patlamasıdır — usu körelten bir tutku salınışı. İdeoloji bir ideanın, düşüncenin, entellektüelin İstencidir, hiçbir zaman Sınıfın, Toplumun, Ulusun, Devletin değil. Bunlar yalnızca kendi sonlu istençlerini izlerler. İdeolojinin İstenci bu kategorilerin üzerindedir. Değişim uğruna vardır. Evrensel İstenç üzerinde Güç olabilmek için, bir tür özel Kastı, Partiyi gerektirir. Köylüler, İşçiler ve başka sınıflar için — genel olarak Halk ya da Volk için — ancak ideolojiye boyun eğme ya da baş kaldırma seçeneği vardır. İdeoloji için İstençleri geçerli değildir. Kendi İstençleri ile Yurttaş olmadıkları düzeye dek, kendi istençleri olmadığı düzeye dek, ancak boyun eğebilir ya da — yine olumsuz olarak aynı şey — ancak baş kaldırabilirler. İdeoloji Halkın istençsizliğini koşulu olarak gerektirdiği düzeye dek Yurttaş Toplumunda olanaksızdır. İdeolojiyi İdeoloji yapan etmenlerden biri başka hiçbir İstenci tanımaması, kendini Devletin dışında tutması, gerçekte Devleti ortadan kaldırmasıdır. İdeoloji demokrasi değildir. Bir Güç İstenci olarak, Şiddeti ve Terörü varoluşunun koşulları olarak gerektirir.
 
  Despotizmin kavranması Despotizmin reddedilmesidir
Despotizm Özgürlük bilincinin yoksunluğudur. Homo sapiens Özgürlük yetisi ile doğar, Özgürlük bilinci ile değil. Bu bilinci üretmeli, Özgürlük Kavramını gerçekliği içinde kavramalıdır. Bütün bir İnsanlık Tarihinin ereği, anlamı, içeriği bu Ereğe ulaşma kavgasından başka birşey değildir. Özgürlük Kavramının realitesi Doğuda olduğu gibi tek bir bireyin, Batıda olduğu gibi birkaç bireyin değil, ama evrensel bireyselliğin Özgürlüğün bilincini kazanmasıdır. Afrika'nın, Asya'nın, Amerika'nın, Orta Doğunun milyarları bugün henüz bu kavrayıştan çok uzaktır. Tüm bireylerin birer İstenç olduklarının bilincini kazanmaları dünyanın baştan sona yeniden kurulmasıdır, çünkü yalnızca teori pratiktir.
 
 
  İdeoloji ve Realite; Yöntem Sorunu
İdeoloji hiç kuşkusuz kendini realitede kavramsal arılığı ve yalınlığı içinde sunmaz. Nazizm kendi kavramı gereği Hıristiyanlığa, aslında tüm dinsel inanca karşıdır, ve Duyunç Özgürlüğü ile bağdaşmaz. Ama Hitler'i Kiliseden çıkarken gösteren fotoğraflar vardır ve Katolik ve Protestan dinadamlarını Nazi selamı verirken görürüz. Bolşevizm sovyetlerin desteğini toplumcu olarak gördüğü sloganlarla değil, ama "Barış, Ekmek ve Toprak" sloganlarıyla kazanır, komünist programına karşın kapitalist olduğunu kabul ettiği uygulamalara (NEP) başvurur. Bu tür tutarsızlıklarda ve çelişkilerde çözümlemenin temeli olarak pozitivist yöntem alınacak olursa, olguların ilkeleri belirlediği sanılırsa, o zaman Bolşeviklerin Kapitalist, Nazilerin Hıristiyan oldukları gibi vargılara ulaşmak gerekir.
 
  Teori ve Pratik
İnsan Kötüyü İyi olduğunu düşündüğü için ister, çünkü İstenç saltık olarak İyiyi amaçlar. İstencin onun için kötü olanı istemesi olanaksızdır. İstenç eğer gerçekten isten ise kendini eyleme çevirir. Eyleme dönüşmeyen istenç gerçek istenç değildir. Eylemin İstençsiz olamayacağı düzeye dek, eğer bir insan İyi olduğunu bildiğini düşündüğü şeyi yapamıyorsa, onun İyi olduğunu yalnızca sanmaktadır. İyinin bilgisi ve kılgısı ayrılamazdır.
 
 
  Süperego, Nefret, İdeoloji
Sıradan bilinçte ideolojik ton kendini nasıl olursa olsun herhangi bir yolda var olana karşı hoşnutsuzluk olarak, hırçınlık olarak ve en sonunda çirkin kavgacılık olarak gösterir. Süperegonun nefreti eğer kendi içine dönmeyecekse kendine hedefler bularak, dışsal düşmanlar yaratarak belirli anlatım vermek zorundadır. Bu bilinç, en eklemli biçimlerinde, giderek sanatsal biçimlerinde bile bu soyut diyalektiğin, yalnızca olumsuzlamanın ötesine, olumlu olana geçemez, çünkü hedefe vuramaz, ortadan kaldırmayı istediği şey onun sandığı yerde değlidir. Düşmanına onun gerçekten olduğu yerde vuramaz. Hedef kendi içindedir, dışında değil, ve dışındaki kötülük herşeyden önce kendi iç kötülüğünün bir izdüşümüdür. Bu Eleştiri bu düzeye dek öznel bir özençtir, ussal bir istenç değil, ve kendi içinde sönmekten başka bir çözümü yoktur. Süperego dünyayı olduğu gibi algılayamaz çünkü süperegodur. Dünyayı kaçınılmaz olarak bir nefret örtüsü altında görür, onun gerçek Anlamını kaçırır. Değiştirmek istediği nesne onun kendi içinin rengini taşır, ve kötülük onunla çelişen herşeyin üzerine yayılır. İdeolojinin Kötülük algısı gerçek Kötülükten daha geniş bir alanı kaplar.
 
 
 
İdeolojinin Ruhbilimi
Süper-ego herşeyin yargıcıdır. Kötünün olduğu gibi İyinin de. Yetersiz de olsa, giderek kendisi bir hiç de olsa, yargılamaksızın yapamaz, çünkü kendinde Yargıdır. Bireylerin davranışlarını, duruşlarını, sevdikleri ya da sevmediklerini, beğendikleri ya da beğenmediklerini yargılar. Bu onu bir futbol çılgını olmaktan çok ideolojik militan olmaya uygun kılan yanıdır.  
İdeolojinin Ruhbilim ile ilişkisinin kurulması bile doğrudan doğruya onda bilinçsiz bir yanın olduğunu imler. Ama bu bilinçsiz yan hiç kuşkusuz içgüdüsel değildir, çünkü insan içgüdüsünde bile hiçbir zaman salt doğal bir varlık değildir. İdeolojide bilinçsiz yan "bilinçsiz" kavramının kendisinin bir anlatımı olan bilinçsiz Saldırganlık ve Nefret duygusu ile bağlıdır.

Haksızlık Duygusu — Hakkın çiğnenmiş olması Duygusu — aynı zamanda en büyük Nefretin, gerçekte saltık Nefretin kendisidir. Hak Tinin Varlığı ile birdir, öyle ki Hak olmaksızın Tin yoktur. Ve Haksızlık kavramının İstenç ile ilgili bir belirlenim olması ölçüsünde, Haksızlık dolaysız, doğal, ilk biçiminde Mülkiyete, Benin olana, Benin kendisine yapılan Haksızlıktır. Mülkiyet, salt kavramında düşünüldüğünde, İstencin ilkin duyunçsuz bir belirlenimidir ve bu istenç biçimi için moral nitelik ilgisizdir, henüz bir moral yargı konusu değildir. Mülkiyet Ahlakı önceler, ya da genel olarak ahlaksız ya da duyunçsuz olandır. Ama buna karşın Duyuncun İstencin temeli olması ölçüsünde Mülkiyet de en sonunda Duyuncun, ussal İstencin denetimi altındadır ve bu edimsel olarak böyledir. Moral karakter gelişir gelişmez Mülkiyet dolaysız istenç olarak birincil olmaya son verir. Adam Smith ve benzer olarak Karl Marx insanı bu sınırsız, denetimsiz, birincil Mülkiyet kategorisinin terimlerinde görürler; "altyapı," "görünmez el" vb. gibi kavramsız eğretilemeler altında Mülkiyet ilişkileri alanının bütün bir insan varoluşu için belirleyici olduğunu kabul ederler. Gene de Mülkiyet bütün bir tarihsel insan varoluşunda hiçbir zaman birincil belirleyici olmamıştır — ne bir kabilede, ne de herhangi bir imparatorlukta. Marxizm (ya da Tarihsel Materyalizm) Mülkiyeti tıpkı bir ideoloji olarak Anamalcılık gibi birincil belirleyici olarak kabul eder. Böylece onu tüm kötülüğün kaynağı ve öyleyse tüm kötülüğün çözümü olarak kabul eder. Bu öncül Marxizmi bütününde İstencin ve Duyuncun ortadan kaldırılması gerektiği çıkarsamasına götüren şeydir.

İdeolojinin yokedici Şiddet gereksinimi İstenç ile bu özsel ilişkisine bağlıdır. Mülkiyet dışsal Şey değil ama dışsal Şeye yatırılmış ve onda tanınan istenç, bir insan ilişkisi biçimi, bir İstenç belirlenimidir, ve ancak bir İstenç değişimi yoluyla ortadan kaldırılabilir. Mülkiyetin hedef alınması genel olarak İstencin hedef alınmasıdır. Yokedilmesi zorunlu olan şey dışsal Şey değil ama genel olarak İstençtir.

IL PORTIERE DI NOTTE. İdeoloji yüceltmedir, libidonun hedefinden saptırılmasıdır. İdeoloji için erotizm onun Realitesinin İdaliteye yaklaşması ile ters orantılıdır.  

Süper-ego ya da ego-ideali bu yüksek ve üstün ölçünlerinden ötürü kendisi tüm Duyuncun ve İstencin üstündedir, çünkü bunlar, Karl Marx'ın yargıladığı gibi, burjuva önyargılardır. Üst-ben böylece varoluşun saltık yargıcıdır: Ondan başka kim bütün bir Tarih hakkında plan yapabilecektir? Ve ondan başka kim tek tek her bir Birey, her bir Ulus, her bir Devlet hakkında, giderek bütün bir Dünyanın yazgısı konusunda dönüp kendi tekil bilincinin derinliklerine bakarak saltık hükümler verebilecektir?— öyle ki bu ideal amaçtan ve onun araçlarından en küçük bir uzaklaşma bile ihanet olarak görülür ve gerektiği olarak cezalandırılır. İdeolog aşağı yukarı tanrısal bir kişiliktir. Varoluşun moral yargıcıdır. Ütopya ondan sorulur. Bu ideoloğun idealitesidir. Ama realitede en çoğundan ancak ona çeşitli derecelerde yaklaşan durumlar vardır. İdealiteye hangi ölçüde karşılık düşüyor olursa olsun, ideolog moral olarak öylesine yüksektir ki, bu onu kendi erdemsizliklerinin de üzerine yükseltir ve yeryüzünde onun yargısından kaçabilecek hiçbirşey yoktur. Onun egosu karşısında, Varoluşun kendisi bir Suçtur. Giderek Ahlak, Yasa ve Dinin kendileri — yine Karl Marx'ın dediği gibi — burjuvazinin egemen düşünceleridir. Amu tablonun evrik evreni de vardır ve bu narsissizmin gerçeği paranoyadır, çünkü korktuğu şey, ona düşman gördüğü şey kendi noktasal üst-Beninin Başkası, herşeydir. Bunda kendisi saltık suçludur.

Bilinçsiz Suçluluk (ya da Saldırganlık ya da Nefret) duygusu kendini yöneltecek başka hedefler bulamadığı düzeye dek ideolojinin hizmetine girebilir. Bunda ideolojinin kendisi tüm sözde moral değerinin gerçekte tam tersine Duyunç ile, bilinçli, ussal moral yargı ile bir çatışma olduğunu gösterir, tıpkı süper-egonun sözde moral ve törel idealinin ve yüksekliğinin özsel olarak bilinçsiz ve dürtüsel olmasının o süper-egonun kendisinin Duyunç ile, İyi ve Doğru olanla çatışma içinde olduğunu göstermesi gibi. Süper-ego yalnızca bir ego-ideali olduğu düzeye dek moral yargı görünüşünü taşır. Gerçekte yalnızca yokedici, bilinçsiz bir dürtüdür. İdeolojinin hedeflerinde ussal olmadığı düzeye dek, ussal bir İstencin desteğinden yoksun olduğu düzeye dek, aslında özgür İstencin kendisini ortadan kaldırmayı hedeflediği düzeye dek, ideoloji bu amacına ancak bilinçsiz saldırganlığın anlatımı olan Zor ve Şiddet yoluyla ulaşabilir. İdeolojiye özünlü Zor etmeni saltık olarak irrasyonel, ölçüsüz bir yoketme çılgınlığıdır.

Şiddet insanı Doğaya bağlar, doğallaştırır. Ama insanın Şiddeti Doğanın, içgüdünün Şiddeti değildir. İnsanda Şiddet bilinçsiz saldırganlık dürtüsünden doğar ve İstenci belirler. Bu nedenle, Usu yenen Dürtü olduğu içindir ki Şiddet moral imlem kazanır.  
Politik düzlemde, İdeolojinin özsel bileşenlerinden biri bu bilinçsiz saldırganlık etmenine bağlı sürekli Düşman gereksinimidir. İdeoloji kavramı gereği saltık Nefret içerir, çünkü moral aşırılığından ötürü en yüksek dereceye yeğinleşmiş İstenç karşıtlığıdır. ideoloji kendi için moral olarak en yüksek, giderek yücedir ve din bile onun için bir afyondan daha öte anlam taşımaz, ve felsefe boşinancın hizmetindedir. (Din hiç kuşkusuz afyon olarak kullanılabilir, ve felsefe de. Ama böyle kötüye kullanılan din Din değildir, ne de felsefe Felsefedir.) Yine, İdeoloji bir Kurtuluş programı olduğu için, bu yanından da zorunlu olarak Kavga yoluyla bir Düşmandan özgürleşmeyi hedefler. Ama Kurtuluşun kendinde olmaması ölçüsünde, İdeoloji için Düşman da kendinde değil ama onun içindir; yani yaratılır, ve bu zorunludur; Düşmanın gerçekten Düşman olup olmadığı, var olup olmadığı önemsizdir — Yahudi, Slav, Burjuva, Revizyonist, ya da Troçki, Kamanev, Zinoviev ve başkaları olabilir. Ortadan kaldırılacak bir Düşman olmaksızın ideoloji anlamsız, heyecansızdır, uyuşur ve silinir. Duygusal olarak, Nefret olmaksızın, bir yoketme itkisi olmaksızın ideoloji güdüsüzdür, enerjisizdir. Nefret — sürekli Nefret — kendini ruhsal olarak bilinçaltına, bir üst-egoya, süper-egoya bağlar. Bu üst-ben, bu üstünlük ideali aynı zamanda genel olarak bilinçsiz bir suçluluk, böylece cezalandırma ve saldırganlık duygusudur — hedefi dışarıda ya da içeride olabilir, kişinin kendisine yönelebilir. Onun için "genel olarak suçlu," ne olduğunu bilmediği bir Düşman vardır, ve politik boyuta aktarıldığında, bu patoloji için aslında onun normlarına uygun düşmeyen düzenin kendisi bir suç olarak görünür. İdeolojinin despotik artık olma karakteri üst-benin kendisinin yine yetkeci-despotik kültürlerin evrensel bir ego bileşeni olması olgusuyla birlikte gider. İdeolojinin bu bilinçsiz bileşeni bilinçli olarak kendini Güç İstenci olarak sergileyen şeydir. Güç İstenci ussal değil, dürtüseldir. Ve İdeolojinin İnsanlığı kurtarıcı değil ama tam tersine yokedici olduğunu göstermiş olması yalnızca eylemin beklenmedik ve sorumluluğu reddedilebilecek bir sonucu değildir. İdeoloji özsel olarak yokedicilik üzerine dayanır — yokedilecek olanın Sınıflar mı yoksa Irklar mı olduğu ikincil bir sorundur, ideolojik megalomanya için bu terimler geçişlidir.
 
 
 
 

 

 
 
 

Kapitalizm Bir Toplum Biçimi Değil, Bir Tarihsel Evre Değil, Bir İdeoloji Biçimidir.
Aynı zamanda bir moral yetersizliğin kendini ekonomik düzlemde anlatış yollarından biridir. Geçici olandır.
Kapitalizm bir ideolojidir, ve bir ideoloji olarak Devleti ussal genel-İstenç ile karşıtlık içinde usdışı tikel bir İstenç biçimi ile uyum içinde örgütleme programıdır. Kapitale karışılmamalı, kendi çıplak mantığını engelsizce ve sınırsızca izlemesine izin verilmelidir. O zaman herşey iyi olacaktır, çünkü Görülmez El vardır. Bu görüşün Adam Smith ve David Hume gibi İngiliz düşünürlerinde başat olduğunu görürüz. (Bu adlar burada görgücülüğün hangi politik eğilime yönelik olduğunu göstermelerinde anlamlıdırlar. Ayrıca İngiliz Deizminin bu program için gereken özel Duyunç eksikliğini sağladığını çıkarsamak güç değildir). Kapital ilke olduğu zaman, İstencin birincil güdüsü yapıldığı zaman, Duyunç silinir. Ama gene de bunun olanaksız olması, insanlığın ne olursa olsun duyunçsuz olmasının olanaksız olması ölçüsünde, Kapitalizm de tüm başka ideolojiler gibi bir Ütopya ya da bir Distopyadır.

Yurttaş Toplumu Duyuncun Toplumudur — ama, bildiğimiz gibi, Duyunç gelişen, büyüyen bir yetidir, tıpkı estetik ve entellektüel yetilerimiz gibi. Gelişmekte olmak gelişmemiş olmaktır. Ve Özgürlük, Ussallık, Törellik insan varoluşunun büyüme dinamikleridir, onun Doğadan Tine, Hayvandan İnsana ulaşma sürecinin saltık olarak gelişme isteyen gizillikleridir. Yurttaş Toplumu tam olarak bu ereksel değişimin kendisidir, bir Süreçtir. Bu düzeye dek onun henüz kendini öyle gösterdiği gibi bir benciller, yabancılar, giderek düşmanlar kitlesi olarak kalacağı görüşü sözde liberalizm ama gerçekte materyalizm olan bir ideolojinin ön-yargısı, aslında varolma koşuludur. Kapitalizm Kapitalin İstencidir. Bu kör dürtünün karşısında kendinde her insanda bulunan Duyunç vardır. Ama yalnızca Yurttaş, yalnızca özgür Birey bu yetisinin bilincinde olan, onu uykusundan uyandırmış olan insandır. Ve Yurttaş kavramı Duyunç Özgürlüğüne yetenekli biricik politik kavramdır.

(Kapitalizmin konu üzerine tutarlı görüşü bkz. Milton Friedman's Defense of Child Labor.)

Amerikan Düşünün kör noktasında yaşayan küçük bir kız; 9 Şubat 1910; 12 (ya da 10) yaşındaki Addie Laird (Card); Vermont'ta bir dokuma fabrikasında eğirici. (è) Bir demokratik Yurttaş Toplumunun henüz büyümemiş Duyuncu onun kendi realitesinde Evrensel İnsan Haklarının olduğunu ve bunların çiğnendiğini bilmiyor, duymuyordu. Amerikalı insandı, ve her insanın Duyuncu vardı. Toplum Lewis Hine'ın fotoğraflarının (è) da yardımıyla durumun gerçeğini algıladığı zaman "Çocuk Emeği Yasası"nı çıkardı, ve Adam Smith'in "Görünmez El" ve Karl Marx'ın "Altyapı" dediği şeye karşın daha da iyilerini çıkarmayı sürdürdü. (ADDIE CARD)

 
 
 
  "Because of a Lewis Hine photograph, Addie Card became the poster child of child labor. ... To keep her hair from the frame's hungry grasp, it is pulled tight and pinned in a style befitting a grown woman. A few wispy strays float around her head like a halo. The elements of her face seem perfectly proportioned: the delicate nose, the small ears tucked back, the curve of her lips, the puff of her cheeks. She is a painter's dream. Or a photographer's." è  
 
 
Yurttaş Toplumunun Duyuncunu Uyandırmak
Addie Laird 2 yaşında annesini yitirdi ve 8 yaşında fabrikaya işe gönderildi. (Bobinlere ulaşabilmesi için bir sabun kutusunun üzerine çıkması gerekiyordu.) Addie'nin izi ancak 1990'larda bulundu. Sonradan Pat adını aldığı ve iki kez evlendiği ve iki kez mutsuz olduğu, 94 yaşında öldüğü öğrenildi. Laird'ın fotoğrafını da çeken Lewis Hine 1908'den 1918'e dek "National Child Labor Committee" için Amerika'da Çocuk Emeğinin durumunu yansıtan sayısız belge üretti. Hine'ın sanatı insanı hiçbir zaman küçük düşürmez; onu en dayanılmaz durumlarında bile aşağılamaz; tersine, kültürün en altına düşmüş olsa bile insanın ruhunda parlamayı sürdüren Güzelliği yakalar, dışsal dünyanın dayanılmazlığı ortasında bile yitmeyen soyluluğu bulur ve yüceltir. Hine'ın yapıtları Estetikten ve Ahlaka ulaşır, Güzel Sanatın insan Duyuncu üzerinde nasıl etkili olabileceğini, o iç duyguyu nasıl güzelleştirebileceğini gösterir. (Bkz. Timeline of children's rights in the United States.)
Addie Laird'ın bir çift ayakkabısı vardı ve onları Kiliseye giderken giyiyordu. Kirlenmesinler diye fabrikaya onlarla gitmiyordu (è). Kuzeyde, Vermont'ta havalar yılın ancak birkaç ayı sıcaktı. Büyük olasılıkla kazandığı çok az parayla şekerleme almasına izin yoktu. Ama milyonlarca Amerikalının duyunçlarının uyanmasına yardım eden bakışları yaşamın yalnızca şekerleme olduğunu düşünen yetişkinlerin bakışlarından daha büyüktü.  
 
 
  Lewis Hein'ın yaptıkları Karl Marx'ın öğütlerini dinleyen Bolşeviklerin Rusya'da aldıkları sonuç ile hiçbir karşılaştırmayı kabul etmez. İki durum birbirinin karşıtıdır. Tahminlere göre, Bolşevik rejimi altında Lenin'in ölümüne dek geçen dört yıl boyunca Rusya'da iç-savaştan ve büyük ölçüde ona bağlı olan açlıktan ve hastalıktan yokolan insanların sayısı dört milyon kadardı. Bu Özgürlük ve Despotizm arasındaki ayrımdır.  
 
  İdeoloji Devlet Değil, Devletin Yokluğudur
Kısa tarihinde kıtlıktan kırılan ve düşmanı ABD'nin buğdayı ile beslenen SSCB'de üretici güçler sınırsızca gelişmek yerine sınırsızca gerilediler — hırsın terbiye edilmesi yerine İstencin kırılmasını öğreten Marxist doktrin gereği. İdeoloji kendini üretici değil ama yokedici Nefret anlatımlarında tanıtladı. SSCB bir polis, bir korku, bir erdemsizlik örgütüydü — bir Mafyadan daha iyi ya da daha kötü olmamak üzere. Tıpkı Nazizm durumunda olduğu gibi, istenci bir Terör istenciydi. Dış politikası da Detant üzerine, bir Terör dengesi üzerine kuruluydu. Ve gene de despotik entellektüel tarafından övüldü, yüceltildi, uğruna ölündü. Ve gene de nihilizmi aklamak için neden değildi.
Ekim Devriminin 50'inci yıldönümünde ideolojinin gerçek başarısı sergileniyor: Nefret. — Öz kendini gizlemez, gösterir. Görüngünün gerçek değerinde anlaşılmamasının nedeni Özün kendini gizlemesi değil, ama hermeneutiğin yalnızca yorum yapması, kategorileri gerçek bağıntıları içinde kavrayamamasıdır. — Yasasız despotik rejimin birincil güdüsü bir yoketme dürtüsü olan Nefrettir. Birincil olması güdülerin güdüsü olması demektir. Bu Tinde barış, güvenlik, huzur, mutluluk yoktur. Bir evrensel panik havası içinde "iyi" güdüler yalnızca yitip giderler. İdeolojik devlet ancak bir Partiye devlet denebileceği düzeye dek devlettir.  
 
 
 
İdeoloji ussal İstenç değil, ama usdışı İstenç ya da Dürtüdür. İstenç Özgürlüktür; İdeoloji ise Despotizm. İdeolojinin Devlete karşı bir savaşım olması ölçüsünde, İdeoloji ancak daha şimdiden Devlet olmaya son vermiş Devletleri devirebilir. İdeoloji Yasayı çiğner. Bu Yasanın olmaması demektir. İdeoloji İstenci çiğner. Bu İstencin olmaması demektir. İdeoloji ancak ve ancak kendisi Yasa bilinci olmadığı için ve Özgürlük bilinci olmadığı için Yasayı ve İstenci çiğneyebilir. İdeoloji ancak ve ancak Yurttaş Toplumunun oluş sürecinde, Yasa İstencinin henüz güçlü olmadığı, henüz Devletin sağlamlaşmadığı bir politik çözülüş döneminde ortaya çıkabilirdi. Aynı zamanda İdeoloji tek bir İdea çevresinde yoğunlaşmış bir despotik entellektüeller kastını gerektirir. Bu düzeye dek İdeoloji modern bir fenomendir. Ama aynı zamanda ön-modern kültüre, henüz Özgürlük İstencinin uzağında duran despotik bir halka gereksinir — modern İşçi Sınıfına değil, ama despotizmin başlıca alanı olan Köylülüğe.
 
Yurttaş Toplumu kendi kavramı gereği hiçbir zaman ideolojiye gereksindiği desteği vermez. Bu nedenle ideolojinin yalancı da olsa bir varoluş bulabileceği biricik bilinç alanı İstençsiz, Özgürlüksüz Doğu tinleridir. Rusya ve Çin ve bunların uydularında yer alan şey gerçekte ideolojik rejimlerden çok eğitimsiz halkların desteğinde olan aşırı ölçüde kaba saba tiranlıklardır. Öte yandan Almanya'nın İdeolojiye yenik düşmesinin zemini I. Dünya Savaşından sonra müttefikler tarafından Almanya'ya dayatılan koşulların dayanılmazlığının yanısıra, toplumun henüz Yurttaş Toplumu karakterini kazanmamış olmasıdır. Aynı zeminde, Güney Avrupa ülkelerinde de ideolojiler Protestan Kuzeyin tersine her zaman Devleti yıkma noktasının çok yakınında olmuşlar, İtalya'da ve küçük ölçüde de olsa başka yerlerde amaçlarına ulaşmışlardır. (Bu nokta Katolik ve Ortodoks Hıristiyan kültürlerin Devlet ile ilişkileri bağlamında daha sonra çözümlenecek.)
 
 
 
Değişimin yolunda olan bilinç henüz değişmiş değildir. Modern toplumu modern yapan, yeni yapan şey sürekli olarak eskimesi ve sürekli olarak bu eskiliği ortadan kaldırması, sürekli olarak yenilenmesidir. İstenç ancak bu süreçte özgür, ama henüz yalnızca özgür olabilmek için özgürdür. İdeoloji yanlış Özgürlüktür, ırk, sınıf, ulus vb. gibi sonlu, kendileri geçici kategorilere göre belirlenen İstençtir. İnsanlık edimsel olarak bu sonluluklara göre bölünmüştür, ve bu düzeye dek Dünya Tarihi devletler, uluslar, halklar vb. olan sonlu bireyselliklerin Savaş alanlarıdır.
 
Bu dağılmışlık zemininde, dünyanın politikasının temel kategorisi Korku, ona bağlı yabanıl Nefret ve en sonunda Nükleer yokoluş riskidir. Dünya Tini henüz bir Topluluk değildir, henüz Gerçek değildir. Bir ulusun, bir sınıfın, giderek bir ırkın vb. tikel sonlu belirlenimi üzerinde Birlik istemek — ki İdeoloji tam olarak böyle şeyleri ister — insanlığın gerçek evrenselini, sınırsız, sonsuz Topluluğunu reddetmektir. İdeolojinin gerçeği tam olarak bu Ereğe karşı kavga içinde olmak, Tarihi Tinin herhangi bir sonlu şekli içinde dondurmaktır — bunun ilkesi ne olursa olsun. Nazizmin Irk İlkesi tinsel bile değil, doğaldır, hayvansaldır. Marxizmin ilkesi özdekseldir. Doğanın da altıdır. Her ikisinin kendi ilkeleri tarafından belirlenen sözde törel programları vardır. Ama ikisi de insan-altıdır. Hangisinin daha kötü olduğu gibi bir karşılaştırma Usun değil, yalnızca dışsal olanla ilgilenen, Özgürlüğü Kapitalizm olarak, Liberalizm olarak ve bunu Tarihin sonu olarak gören Anlağın sorunudur.
 
 
 
     
 
 
  İdeoloji ve Devlet
İdeoloji modern Devletin, Yurttaş Toplumunun Oluş sürecine özgü bir olgudur. İdeoloji despotik niteliği gereği Yurttaş Toplumunda, özgür bireylerin İstencinin egemen olduğu toplum biçiminde olanaksızdır. Bu Toplum Biçiminin gelişmişlik düzeyi ile orantılı olarak, ideolojik despotizm kendini önemsizliğe ve etkisizliğe indirger. İdeoloji henüz Yasa bilincinin egemen olmadığı, bireylerin henüz Yurttaşlık bilincini kazanmadıkları, Devletin henüz ussal genel İstenç olmadığı bir geçiş evresinde zemin bulur.
 
 

Bu gelişim sürecinde bireysel ve toplumsal bilinç bir yandan Özgürlük kavramına uygun olarak yeniden biçimlenirken ve tüm törel realite bu biçimi kazanmanın yolundayken, öte yandan henüz büyük ölçüde despotik bir politik ve kültürel artık bilinçlerde varolmayı ve despotik bilinçte kendini yeniden üretmeyi sürdürür. Geçiş eskinin ve yeninin savaşım içinde birarada varoluşudur.

 
 
 
 
Alman Yargıçlar Berlin'de Devlet Opera Evi'nde ayakta durarak ve Nazi selamı vererek Hitler'e ve Almanya'ya bağlılık Andı içiyorlar (1 Ekim 1936). Nazi Almanyasında Özel Tüze yürürlükteydi. Ama bunun dışında Yasanın yeri Partinin keyfi istenci tarafından alındı. Yargıçlara "sağlıklı halk duygusu"na ("gesundes Volksempfinden") başvurmaları salık verildi; 1934'te ihanetlere ve özel "politik davalara" bakmak üzere "Halk Mahkemeleri" ("Volksgerichtshof") kuruldu. Polis gücü Tüzenin denetiminden çıkarıldı. Eğer Yasa ve Devlet arasında bir bağ, bir Logos varsa, Nazi Almanyası görünürde bile bir Devlet değildi.
Yasanın gerçeği evrensel İstenç olmasıdır, ve bu soyut biçimi ile ilkin bireyin ve halkın alışmış oldukları algı biçiminin dışındadır ve kişisel Egemenden ve onun buyruklarından bütünüyle başka bir tinselliktir. Despotik bilinç biçimi tinsel Evrenseli değil ama fiziksel Bireyseli tanır, böylece yalnızca despotun Buyruklarına boyun eğmeyi bilir ve bu eğitimsiz doğal bilinç için Genel İstenç gibi, Evrensel İnsan Hakları gibi tüm bireysel olumsallığın ve özencin üzerinde duran ussal ilkeler henüz kavranabilir değildirler. Onun için fazla metafizikseldirler. Despotik bilinç için Devletin İstenci yalnızca bir dayatmadır, ve dayatma ancak Zor ve Şiddet yoluyla olduğu için, dayatmayı yenmek ancak daha büyük Zor ve Şiddet yoluyla olanaklıdır. İdeoloji için Devlete karşı şiddetin gerekçesi yalnızca kötü devletlerin, henüz Kavramlarına karşılık düşmeyen yarı-devletlerin türesizliğinde değil, ama genel olarak Devletin bir baskı aracı olarak görülmesinde yatar. Ussal Yasa olarak Devlet Yurttaşın eşit ölçüde ussal İstencidir. Bu düzeye dek Devlet onun için yabancı birşey olmak bir yana, tam tersine onun Özgürlüğüdür. Bu kavrayışı Devlet kuramını olgulardan, ve hiç kuşkusuz kötü olgulardan türeten pozitivist bilinçten henüz uzaktır. İdeoloji ve onun entellektüel Partisi bu kavrayış geriliğinde buluşurlar.
     
 
 
  İdeoloji Devleti reddedişinde aynı duyusal, giderek materyal bilinç düzleminde durur ve Devlet Kavramını pozitif devletten, varolan devletlerden ayırdetmeyi bilmez. Tarihsel Materyalizm Devleti bir tinsellik olarak, bir İstenç anlatımı olarak değil, ama özdeksel birşey olarak, en azından özdeksel sandığı Altyapının bir türevi olarak görmek zorundadır. Ve gerçekten de öyle görür. İstenç ve Özgürlük Kavramları, ve bu Kavramların saltık Birliği tarihsel materyalizmin materyalist düşünce alanının dışında yatar.  
  Modern Devlete geçiş Avrupa'da yüzyıllara yayılan bir Şiddet süreci olarak yaşandı. Devletin gerçek ussal biçimi için hazır belirlenimler yoktur ve despotik toplumların ve despotik devletlerin kendilerinin Devletin yeni şeklini Tarihin kendisi olan bir süreçlerde yaşayarak belirlemeleri gerekir. Arkadan gelenlerin işleri göreli olarak daha kolaydır, çünkü Evrensel İnsan Hakları, Demokrasi gibi kavramları yeniden üretmeyecek ama yalnızca ödünç alacaklardır.  
 
     
 
 

Çar II. Nikolas, Çariçe II. Alexandra Feodoravna ve çocukları, 1914. Rusya 1905 Devriminden sonra ilk kez bir Duma, bir Meclis kazandı ve Çarlık istenci Devlet olmada tekelini yitirdi. Toplum Yasama sürecine en azından ortak olmanın yoluna girdi. Çarlık İstenci Devleti gönüllü olarak Toplumun İstencine bırakmadı ve 1917 Şubat Devriminde zor yoluyla ortadan kaldırıldı. Ama Rus İstenci bir Devlet olmayı başaramadı ve bir Partinin terörüne teslim oldu. Parti altında varoluşun, bu saçmalığın barbarlığının gerçek ölçüsünü ancak Çarlık Rusyasının bu rejimin yanında uygar görünmesi verebilir.
 
Bolşevizm: İstenci Ezen İstenç;
Nazizm: Doğa Durumuna İstenç

İdeoloji ancak kendi özgürlüğünden vazgeçecek bilinci — daha doğrusu böyle bir şey usdışı olduğu için, Özgürlük saltık olarak vazgeçilemez olduğu için —, ancak despotik bilinci yakalayabilir. İdeoloji ancak İstençsizlik böylece ancak Devletsizlik durumunda Devletin yerini ele geçirebilir. İdeolojinin Yurttaş Toplumunda olanaksız olması, ancak kıyısal bir ayaktakımı davranışı olmaya indirgenmesinin nedeni bu Toplumun bundan böyle salt İstençsiz bir Halk olmanın ötesinde modern ussal İstencin bir belirlenimi olmasıdır.

Nazizmin ulusal bir enerjikleşmeye, ve Bolşevizmin evrensel bir çöküntüye götürmesinin zemini birincinin bölümsel olarak özgürleşmiş bir nüfus üzerine, ikincinin büyük ölçüde Çarlık-Serflik kültürünün kalıntıları üzerine dayanmasıdır. Nazi İdeolojisi modern kültürdeki despotik artığa, henüz özgürlük bilincine yabancı kitle bilincine anlatım verdi. ve Germanik İstenci ırk idealizmi ekseni çevresinde yoğunlaştırdı. Bolşevizm bir serflik okyanusunun ortasında özgürleşmenin, modernleşmenin yoluna henüz girmeye çabalayan zayıf bir İstencin ve Duyuncun kendi kendisini ezmesiydi. Nazizm doğal İstencin, ırk İdealizminin anlatımıydı. Bolşevizm İstencin kendisini reddeden İstenç, Özgürlüğü ortadan kaldırmaya yönelmiş negatif bir İstençti. Özgürlük anlatımları olarak Mülkiyet, Aile ve giderek Yasa ve Devlet bile bu despotizmin evrik evreninde kölelik belirlenimleri olarak göründü. Duyunç Özgürlüğü, inanç özgürlüğü materyalist ilkenin kendisi gereği a priori yanlıştı. Birinciyi, Nazizmi yenebilmek için derme çatma da olsa insanlığın üretebildiği tüm erdemi seferber etmek zorunlu oldu. İkincisi, Bolşevizm ya da Ortaklaşacılık kendi ile çelişki olarak kendi içinde çöktü, kendini yoketti. Gerçekte Bolşevizm daha şimdiden istençsiz bir tini bir kez daha felç edilmesi, Çarlık ruhunun da gerisine düşülmesiydi. Sınıfların değil, kitlelerin kendilerinin yok edilmesinde sonuçlandı. Nazizm ateistik olduğu, Hıristiyan olmadığı için, anti-Semitizmi yalnızca Volkun dinsel önyargılarını kendi için duygudaşlığa dönüştürmede kullandı. Nazizm Hakkın yerine Gücü, Yasa İstencinin yerine Dürtüyü geçirdi ve doğal ırk ilkesi ile uyum içinde Almanya'yı bir tür Doğa Durumu içine soktu. Nazizmin ırk ilkesinin hedefi yalnızca tikel inanç ve kültür kümeleri değil, ama Aryan olmayan, üstün Irka ait olmayan bütün bir insanlıktı (Batı bütün bir anti-Semitizmini Nazizmin üstüne atarak hiç kuşkusuz sanal ve bu yüzden geçici bir rahatlama dönemine girdi.). Nazizm Irk ilkesine uyarladığı programı zemininde, Değişime modernliğin bütün bir kazanımları ile, ve kör tutkunun bütün bir enerjisi ile girdi — V2leri ile, nükleer bomba projeleri ile, modern çağın bütün bir teknolojisi kendini gönüllü olarak ideolojinin hizmetine sundu. Teknoloji Martin Heidegger'in inanmayı istediği gibi özerk değildi. İdeoloji ilkenin istencidir, keyfi bir tiranın eğitimsiz, kültürsüz geri bir halk desteğindeki despotizminden bütünüyle ayrı birşeydir. Rusların, ve daha sonra Çinlilerin yaptıkları şeyin giderek ideolojinin kendisine bile uygun düşmemesinin nedeni budur. Bu gelenekçi gerilik tinleri modern ideolojiye a priori yeteneksizdir. Gereken despotik bileşen olsa da, ideolojik bir programı gönüllü olarak yerine getirecek bireysel istenç etmeni eksiktir.

 
 
 
Nazizm saf tarihçiliğin sandığı gibi tek bir kötü insanın, Hitlerin şeytanca dehasının yaratısı değildir. Sevecen Baba imgesindeki Führerin yanısıra dişil ilke olarak Volk ve sadistik oğul olarak NSDAP (Ulusal Toplumcu Alman İşçi Partisi) Nazizm olgusunun özsel kıpılarıdır. Nazizm ona yenik düşenlerin sanmayı istedikleri gibi birkaç çapulcunun komplosu olmanın tersine, Germanik Tinin tüm kültürel boyutlara yayılan öylesine hırslı ve tutkulu bir atılımıydı ki, daha sonra kendileri Süper Güçler olacak olan SSCB ve ABD'nin ve geri kalan bağlaşık kuvvetlerin ortak güçlerini karşısına aldı. Gerçekte bir klan Tininden daha ötesinin anlatımı olmayan bir gücün bütün bir dünyayı hafife alması ve ülkeleri birer birer ve göz açıp kapayıncaya dek ele geçirmesi yenilenlerin gururunu okşayacak olandan daha soğukkanlı bir açıklamayı gerektirir. Nazizmi Alman halkının bütünü ile eşitleme ve böylece kültürü doğal-ırksal etmene bağlama tutumu (Goldhagen, Hitler's Willing Executioners) ironik olarak kendisi ırkçılığa, genetik bir bakış açısına, kalıtsal bir karakter, bir tür doğuştan despotizm varsayımına dayanmak zorundadır. Tam tersine, Nazizm hormonal birşey değil, ama baştan sona Tarihin belirli koşullarının zorunlu vargısıydı, Dünya-Tininin kendisinin zamanı gelmiş bir çıkarsamasıydı ve ona katılanların kendileri neye belirlendiklerini anladıklarında çok geç kalmış olacaklardı. Nazizm bireysel istenci kendi özel-doğal ilkesi doğrultusunda sonsuz ölçüde özgür bıraktı, Ulusun karakterinin kendini tüm boyutlarında ve tüm çıplaklığı ile sergilemesini sağladı: Üstünlük ve yükseklik edimsel olarak elde edildi. Üretimde, Ekonomide, Teknolojide, Sporda, Askeri Güçte.

Ama doğallığın ve dürtüselliğin bu dizginsiz salıverilişi Germanik Volkun tüm başka halklara Düşmanlığının da derinden duyumsanmasıydı. Narsissizm her zaman Paranoyanın öteki adıdır. Ulusun tüm başka Uluslarla ilişkisi kendinde Düşmanlık ilişkisidir. Dostluk yalnızca Düşmanlığın öteki yüzüdür. Nazi despotizmi Almanlar için öz-dayatımlıydı ve böylece onlar için dışsal bir baskı olarak görünmedi. Almanya'nın sınırları 1941 yılına, Savaşın ortalarına dek iki yönde de açıktı. Üstün ırk, üstün ulus ilkesinin doğal bilinç tarafından kabul edilmesi ne zor yoluyla olanaklıdır, ne de zoru gerektirir, çünkü ulusal karakterin bir bileşenidir. Komünistlerin Nazi despotizmine karşı çıkışları yalnızca onun kendi despotizmleri olmamasına bağlıydı ve Sosyal Demokrat Parti güçlü Nazi militanlığı karşısında çok zayıftı. Onu doğru yola çevireceklerin yokluğunda, Volk tarihte olmanın, önemli olmanın, tanınmanın heyecanı içindeydi. Gurur duygusu evrensel olmuş olmalıdır. Bu her doğal bilinçte bulunan ulusalcı eğilimin İlkeye, en önemli olana yükseltilmesi için Almanya'ya Birinci Dünya Savaşından sonra dayatılan koşulların ağırlığını düşünmek yeterlidir (tıpkı Osmanlı İmparatorluğuna dayatılan koşulların kabul edilemezliği ve edilmemiş olması gibi). Bunun dışında, yine kalıtsal değil ama kültürel olarak, Almanlarda ideolojinin gerektirdiği tüm etmenler hazırdı: Boyuneğme, disiplin, ödev duygusu, titizlik. Protestan törellik ideoloji için başka her törellikten çok daha uygundu. Nazi Kültü tüm bireysel çekişmeyi ve türlülüğü bastırarak bir tür boşinanç özdeşliği ve uyumu yarattı. Weimar Cumhuriyetinin uyuşturduğu sanatçılar, bilim adamları, felsefeciler — tümü de özlemleri olan sonsuzluğu bulmuş gibi yeniden dirildiler. Nazi Almanyası yalnızca V-2, U-Boot, Autobahn, Volkswagen gibi yeniliklerin yaratıcısı olmakla kalmadı, ama işsizliği ve enflasyonu da bütünüyle ortadan kaldırdı. Herbert von Karayan, Karl Jung, Werner Heisenberg, Martin Heidegger ve daha başkaları gibi yükseklerde yaşayan insanlar bu çılgın Volk Tininin yazgısını coşkuyla paylaştılar.
 
 
 

İdeoloji ve Yabancılaşma
İnsanlık barbarlıktan uygarlığa doğru özgürlük yolunda çabalarken, kimileri yabancılaşmaktadır. İnsanlık tarihsel, olumsal Kendisinden gerçek Kendisine doğru gelişirken, kimileri kendi kötü Kendilerinden de olmakta, gereksizleşmektedir. İdeolojinin a priori paranoyası onu Yabancılaşma olarak yaşanan duygu ile bağlar. Yabancılaşma kendini ilkin doğrudan Yokedicilik ve Nefret anlatımlarında göstermez, çünkü ilkin bir İstenç boşluğu olarak, bir tür isteksizlik olarak yaşanır, nihilistik bir çökmüşlük olarak, yaşama ilgisizlik olarak, Anlamın kaçışı olarak görünür. Bu bilinç için yaşamın ekseni, Anlamın kaynağı olarak gördüğü Tanrı ölmüştür. Ve Usunu da yitirmiş, çünkü onu Reden, Söylem, Metin, Simge vb. yapmıştır. Us Yitimi bir duygu yitimini getirir ve bundan böyle Başkaları sevilecek değil nefret edilecek kişilerdir, çünkü yabancılaşma ilkin budur. Yabancı, Başkası gerçekten de bir Sınırdır, Olumsuzlamadır, Özgürlüğün bittiği yerdir. Sartre'ın anlatımıyla, "Cehennem başka insanlardır." Başkası ayrıca İstenci tanınmayan, çünkü bilinmeyendir. Yabancının Özgürlüğü giderek tehlikedir. Kendine Yabancılaşma ise Ustan uzaklaşmada, Duygudan uzaklaşmada, moral çözülmede kalmaz, ama dürtüsel-içgüdüsel olana yaklaşmaya geçer. Nihilizm bir moral çöküş olarak insanı bir doğa-varlığı olmanın yakınına getirir. Varoluşçu-nihilist düşünürlerin (Heidegger, Sartre, Foucault ve daha başkalarının) insanlığı kitlesel ölçeklerde yokeden İdeolojilere etkin olarak, giderek coşkulu olarak katılmaları hiçbir biçimde raslantısal birşey ya da olmaması gereken bir yanılgı değildir. Usun reddedilişi, Duyuncun reddedilişi bilinçsiz bir Nefret duygusuna pıhtılaşmış İçgüdünün doğrulanışıdır. Bir Erek olarak, Anlam olarak Usun yitişini Tanrının ölümü olarak formüle eden Nietzsche bir ideoloji formüle etmemiş olmasına karşın, üst-insanın bakış açısından "Alles Gute ist Instinkt" diyordu. Usun yitişi insanı vakumda bırakmaz. Boşluk doldurulmak içindir.

Yabancılaşma bir insan doğasının, bir insan Özünün yokluğu görüşü üzerine doğar. Öz Düşüncedir, Ustur. Aynı Özü, Düşüncelerimizi deneyimden, a priori olanı a posterioriden türeten Görgücülüğün, Özdekçiliğin, Bilinemezciliğin vb. bu aynı nihilistik vargıya ulaşmamış olması yalnızca bir düşünce tembelliğine bağlıdır. Bu sonuncular uslamlamayı gerektiği gibi ussal olarak sürdürmek yerine, dışsal ilkeler getirerek keserler. Örneğin Özdekçiliğin varoluşa, yaşama bir Anlam vermesi, İnsanlığı Kurtarıcı olmayı seçmesi altyapının mantıksal bir sonucu değil (ki Altyapı düşüncesinin kendisi insanı edilgin, köle kalmak zorunda bırakan boş bir metafiziktir), ama dışsaldır ve bu Anlam tutarlı bir düşüncenin mantıksal vargısı değil, tam tersine ruhbilimsel bir dürtünün düşünceyi yönlendirmesinin sonucudur. Hiçbir biçimde bir moral kaygının sonucu olmadığını Karl Marx'ın kendisi doğrudan doğruya bildirir: Ahlak, Din vb."burjuva önyargılardır." Reel Tarih bu duyunçsuzluğu yalnızca doğrulamıştır.



Brecht; Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü
 
Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü; Audra McDonald ve Anthony Dean Griffey
Tarihsel Materyalist ideoloji insan istencini tanımamasını, insanı özgür bir varlık saymamasını onu sorumsuz görmesinde de sergiler. Sorumlu olabilmek moral varlık olmayı gerektirir. İdeoloji için sorumlu olan Metadır, Altyapıdır, Kapitaldir, İnsanın Kendisi değil. İdeoloğun sorumluluğu insanın elinen alması gerçekte ideoloğun kendisinin de özgürlük bilincinden yoksun olmasıyla sağlanır. Brecht için de insan Altyapı tarafından belirlenir; ama Altyapı tarafından belirlenmek özgür olmamak, köle olmaktır. Bu mantık sömürülen ama sömürüldüğünü bile bilmeyen insanlığı bir kurtarıcıya, entellektüele bağımlı ve borçlu kılmanın da mantığıdır. Bu entellektüel kitlenin ahlakı, onun duyuncu olma savındadır. Özbilinçsiz, özgürlüksüz, istençsiz sayılan kitleler ancak bir kurtarıcı yoluyla, dışsal bir ahlak ve sağduyu ve iyilik yoluyla kurtarılabilirler. Brecht'in aşağıdaki dizesi onun Das Kapital'in esini altında türettiği insan ve insanlık görüşünü betimler, çünkü anlatımın nesnesi yalnızca bir sınıf, burjuva sınıfı dediği şey değil, bütün bir Mahagonny kentidir. Mahagonny'de yaşanan şey Metayı bütün bir modern toplumun belirleyicisi sayan Das Kapital'de koşutunu bulur:

Erst kommt das Fressen / İlkin tıkınma gelir
Dann kommt die Moral. / Sonra gelir Ahlak
(Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü / Aufstieg und Fall der Stadt Mahagonny) (Bir 2007 Gösterimi)

O zaman bu 'Ahlak' değildir, çünkü 'Ahlak' hiç olmazsa itkinin, dürtünün yenilmesini anlatır, ve itkinin birincilliği durumunda henüz Ahlak yoktur. Brecht sanatını Ahlakı "bir burjuva önyargı" olarak gören Marx'ın ideolojisi ile bir çizgide kullanır, ve modern toplumu Mahagonny ile özdeşleştirir. Hırs kültürünün herşeye, giderek insan duygusuna bile uzanacağından kuşkusu yoktur. Modern toplum — yani insan hırsının, ya da suçun belirleniminde olan Kapitalist Toplum, ama Yurttaş Toplumu değil — herşeyi Metaya indirgeyecektir, çünkü insan duyunçsuz ve istençsizdir, özgürlüğe yetenekli değildir. İnsan katıksız hırstır. Mahagonny'nin hedonizm dünyasında, emeğin ve çalışmanın olmadığı bir içki, kumar ve seks düzeninde, sonunda giderek Sevgi de metalaştırılır. Brecht'in yapıtının vargısı hiç kimsenin mutluluğu parayla satın alamayacağıdır. Kent yanar, düşük insanlık kendini kaosta yokeder. Brecht'in haklı olması için, gözleminde gerçeklik ve doğruluk olması için insanlıktan vaz geçmemiz gerekir. Eğer insanlar salt dürtüsel haz varlıkları olsalardı, o zaman onları hayvandan ayırmanın anlamı olmazdı. Ama o zaman Brecht'in moral çabaları de gereksiz olurdu. Eğer dünya, ya da daha doğrusu Tarih yanmayacaksa, İnsan Brecht'in görebildiğinden bütünüyle başka bir varlık, moral bir varlık olmalıdır.

 
Bertolt Brecht (1898-1956)
Brecht insanı anlamada kendi içindeki insanlığın sınırlarını aşmamış görünür. Bildiği en iyi Özgürlük kavramı Kapitalizmden öteye geçmez ve insanın dürtüden daha çoğuna yetenekli moral bir varlık olduğunu anlamadığını oyunları doğrudan gösterir. Mahagonny'nin yurttaşları erdemden habersiz olmalıdırlar, ve Brecht'in kurgusunda gerçekten de öyledirler. Brecht'in kente yerleştirdiği karakterler birbirleri ile yalnızca Meta ilişkileri içinde yaşayan fahişeler, yamuk satıcılar, suçlular ve benzerleridir; yasayı yarı-insanlar olan serseriler temsil ederler ve kurdukları düzen kaçınılmaz olarak bir sömürü ve şiddet düzenidir. İnsanlığı bu erdemsizlikten kurtaracak olan güç insanın kendisinin İstenci değil, Duyunç ve Usu değil, ama Altyapı olmalıdır — tam olarak insanı teslim aldığı, onu insanlığından ettiği ileri sürülen şey, ve her nasılsa materyalist entellektüelin, bilinci özdeksel bir altyapının izdüşümü, ekonomik realitenin bir yansıması olması gereken ideoloğun, paradoksal olarak, ondan kurtulmuş ve bağışık olduğunu ileri sürdüğü şey.

Mahagonny'de insanlığı ve insanlığın yazgısını görenler kendilerini, insanı anlama yeteneklerinin sınırını görüyor olmalıdırlar. Mahagonny türesizlik için ayrılmış özel bir bölge değildir. Böyle olsaydı bütün kurgu erdemsiz insanların erdemsiz olduğunu anlatan bir totoloji olurdu. Mahagonny Kapitalizmdir. Böylece Dünyanın kendisidir çünkü Dünya kapitalisttir. Kapitalist Toplum vardır, Yurttaş Toplumu yoktur. "Burjuva" kimliğine bürünmüş insan açgözlülüğü vardır, özgür ve salt özgür olduğu için düzgün olan Yurttaş değil. Dünyada, hiç olmazsa Batıda, Yasaları özgür Yurttaşın istenci, ussal istenç yapmaz, ama Yasa orada da Doğuda olduğu gibi despotun buyruğu, ya da egemen sınıfın, tekellerin istencidir. Dünya Mahagonny'dir. İnsanlık usdışı, erdemsiz, çirkindir. "Niçin yaparız, eğer yok etmenin hazını yaşamak için değilse?" "İstediğini yap. İnsanın doyumu için hiçbirşey yasak olmamalıdır. Eğer bir başkasının parasını, evini ya da karısını almak istiyorsan, yere devir onu ve al; ne dilersen yap." Brecht'in Marxizminin eleştirdiği dünya bu görüşün tanımladığı nihilistik dünyadır. Böyle dünya Picasso'nun tablolarında bulunur. Ama o dünya politikanın konusu olmaktan çok ruhsağaltımın konusu olacaktır.



Çirkin İşler
Brecht'in Mahagonny Kentine yerleştirdiği kişilikler oraya Picasso'nun tablolarından çıkıp gelmişlerdir. Brecht'in sanatı da Güzel Sanat olmaktan bütünüyle başka birşeydir. İçinde yaşadığı Zamanın Tini ("altyapı" dediği şey) onda Güzeli duyumsayabilecek ve anlatabilecek bir estetik duyarlığa izin vermemiştir. Sanatında İçerik tıpkı Picasso durumunda olduğu gibi Sanat Kavramının kendisini bozucudur. Picasso'nun duyusal renklere ve çizgilere yaptığı şeyi Brecht duygusal durumlara ve davranışlara yapar. Duyarlık her ikisi durumunda da bozuktur ve dışsal Biçim yalnızca kendi Özlerinin anlatımıdır. Brecht de Picasso gibi İdea ile, Güzellik Biçimindeki Saltık İdea ile çarpışma içindedir. Anlamsız bir varoluşta Anlam o varoluşun Sanatından da kaçar.

Brecht gibi, Picasso da sözde Proleterya Diktatörlüğünün bir savunucusuydu. Partiliydi. Moral ve Estetik tutumlar arasındaki bağlantı uyumsuz ve tutarsız değildir..

Bu bilinç biçimi aynı zamanda tam olarak kendini nihilizme, varoluşçuluğa, ve son zamanlarda postmodernizme çeviren biçimdir. Hiçliğe, giderek moral olarak yanlış olana, değersiz olanın kendisine değer verebilmek için kendini hiçleştirmiş olmak gerekir. İkisi de, Guernika gibi Mahagonny de nihilistik, daha doğrusu eskatolojiktir.

Picasso. Dryad. 1908. (Sergi)       Picasso. Dora Maar con Gato. $95 Milyon.



Wir sind das Volk! Yurttaş Toplumu Halktan doğar. Ve Kent Köyden. Leipzig'de (DDR) Pazartesi Gösterisi. 1989-90 yıllarında yer alan bu barışçı eylemlerde Almanlar yabancı ülkelere yolculuk etme ve demokratik bir hükümet seçme gibi özgürlük istemlerinde bulunuyorlardı. 16 Ekim 1989'da yalnızca Lepzig'deki gösteriye 120.000 kişi katıldı. Sonraki hafta 500.000 nüfuslu kentte gösteriye katılanların sayısı 320.000'e yükseldi. Askeri bir müdahele kitle kıyımı demek olacaktı. 9 Kasım 1989'da Berlin Duvarı yıkıldı.

Bertolt Brecht’e Karşı Montagsdemonstrationen
Bertolt Brecht İkinci Dünya Savaşından sonra Doğu Belin'e yerleşti ve orada 1949'da uydu bir rejimin desteğiyle ve onu güçlendirme amacıyla Berliner Ensemble adlı tiyatrosunu kurdu. Brecht sulandırılmış bir Marxist değildi. Tam tersine. Almanya'nın geleceğinin Sovyetler Birliği tarafından güvence altına alınmış bir Sosyalizmde yattığına inanıyordu. 1953'te Doğu Almanya'da işçilerin hükümete karşı eylemlerini bastırmak için uygulanan önlemleri ve Sovyet askeri gücünün kullanılmasını destekledi. Çok sayıda insanın öldüğü olaylarda ayrıca 17 Sovyet askeri işçilere ateş açmayı reddettikleri için idam edildi. Daha sonra Brecht hükümete halkı dağıtıp yeniden bir halk seçmesini öneren bir şiir yazdı. Ayaklanma konusunda Parti (SED) Birinci Sekreterine gönderdiği mektup şöyleydi:

"Tarih Almanya Sosyalist Birlik Partisinin devrimci sabrına saygısını gösterecektir. Sosyalist kuruluşun hızı üzerine kitleler ile büyük tartışma Sosyalist başarıların görülmesine ve bekçiliğine götürecektir. Tam bu anda Almanya Sosyalist Birlik Partisine bağlılığım konusunda sizi temin ederim." ("History will pay ... to the Socialist Unity Party of Germany.")

 
 
 

İdeolojinin İlericiliği Bir Sanıdır
İdeoloji programını Gerçek üzerine değil, Propaganda üzerine kurar.

 
Partinin özel Süpermarketlerinde ise Havyar da bulunuyordu.
USSR at the End of 80s

Klişe denilen şey sorgulanmadığı için klişedir — tıpkı gelenek ya da boşinanç gibi. Ama ideolojinin bilinci ele geçirmesi için sloganlardan, propagandadan, bilinçlendirme denilen beyin yıkamadan daha iyi yöntemleri yoktur. Bunun için kullanılan klişelerden biri de İdeolojinin ilerici olduğudur. Klişe, tıpkı boşinanç gibi, sorgulanır sorgulanmaz yiter gider. Toplumculuk ilericilik olarak görülür. Bir yandan Toplum Kavramı irdelenmez; öte yandan yine İlerinin kendisinin Kavramı ve ölçütü üzerine de hiçbirşey düşünülmez. Bir yandan Toplumculuk Toplum kavramını saltıklaştırmaktır — Birey, Aile ve Devlet pahasına, ve Yabancılaşma ve Nihilizm pahasına. Öte yandan ileri olmanın ölçütünün Özgürlük olması gerekir. Oysa Toplumculuk, Toplumun birincilliği öğretisi Bireyi, yani onun İstencini bastırmaktan başka hiçbir içerik taşımaz.

İdeoloji Özgürlüğü ve İstenci yadsımasında doğrudan doğruya İlerlemeyi ve Gelişmeyi yadsır. Bu istençsizlik tininde, gelişmeleri beklenen Üretici Güçler doğrudan doğruya bozulma sürecine girerler. Sovyetler Birliğinin kısa tarihi Kavramın bu çıkarsamanın bir olgu olarak doğrulanışını gösterir.

Birincil yapılan Toplumun kavramına daha yakından bakarsak, Toplum tinsel Topluluk değildir. Toplum bir Gereksinimler Dizgesidir; giderek Yurttaş Toplumu bile ilkin insanların birbirlerini araçlar olarak kullanmalarından daha öte bir anlam ve değer taşımaz ve görüngüsünde bile bir Pazar olmanın ötesine geçmez. Ve Varoluşun anlamını böyle Toplumda arayan bilinç kaçınılmaz olarak Nihilizme, Yabancılaşmaya düşer. Ama bu aynı zamanda eşit ölçüde kaçınılmaz olarak onun özsel olarak materyalist karakteri ile birlikte gider. Yurttaş, hiç kuşkusuz Kavramına karşılık düşen realitesi içindeki Yurttaş — Mülkiyet sahibi de olabilen özgür bireydir, ve Yurttaşların toplumsal ilişkileri Sözleşme ilişkileridir. Orada yalnızca metalarını değiş tokuş ederler, giderek sivil toplum örgütleri, bu Yurttaş Toplumu örgütleri olan toplumsal istençler de özsel olarak çıkar birlikleridir. Toplumsal ilişki dostluk ilişkisi, kardeşlik ilişkisi, sevgi ilişkisi değil, genel olarak İnsan ilişkisi olması gereken özgür ilişki değil, ama çıkar ilişkisi, yarışma ilişkisidir. Ve gene de Ekonomi olan bu zorunluk alanı modern Yurttaşın Duyuncu ve İstenci altında olduğu düzeye dek ussal bir Törellik düzenidir. Bu toplumda, Yurttaş Toplumunda Türenin (Adaletin) düzeyi Yurttaşların erdemleri tarafından, birer moral varlık olarak gelişmişlik düzeyleri tarafından belirlenir.

 
 
 
Tek-Boyutlu İnsan (Ekonomik İnsan) ve Yurttaş
 
Yurttaş Toplumu ve Yurttaş. ABD Başkan adayı Barack Obama Berlin'de 200.000 kişilik bir Topluma sesleniyor, 2008. — Oluş sürecindeki modern "Yurttaş" ve "Yurttaş Toplumu" Kavramları yerine "tek-boyutlu İnsan" ve "tek-boyutlu Toplum" sözcüklerini geçiren Herbert Marcuse 1960'larda bir pozitivist gibi olguların gözlemine dayanarak Proleteryanın bundan böyle devrim yapmaktan vaz geçtiği ve dizge ile uzlaştığı vargısını çıkardı. Bir süre sanki Tarih Marxist terminolojide "Proleterya" denilen bir sınıfın keyfine bağlıymış gibi göründü. Marcuse aynı yöntemle Toplumun da bundan böyle tek-boyutlu Toplum olduğu, çünkü bundan böyle devrimci bir karşıtlık içermediği, modern Batı Toplumunun içindeki düşmanca bölünmenin onarıldığı vargısını çıkardı. Sanki "Proleterya" toplumsal gönençten hakkı olan payı almıyormuş, ama rüşvetle aldatılıyormuş gibiydi. Sanki tüm eşitsizliği ve türesizliği ile sözde Gönenç Toplumu ilerlemenin sonu ve sınırıymış gibiydi. Marxist ideolojinin altyapıdan türetilen bu pozitivist vargısı daha sonraki postmodern türlülüğün ve gelişmeyi yadsımanın bir öncelenmesi oldu.

 
The Revolution Never Came. Herbert Marcuse, San Diego, 1968. Marcuse için Amerikan Özgürlüğü bir yanılsamaydı. Konuşma, seçme, inanç Özgürlükleri anlamsızdı ve bütün bir modern Toplum yalnızca bir yalanı yaşıyordu. Marcuse baskıcı ideolojiyi yanlışlamaktansa modern Özgürlüğün kendisini baskıcı olarak görmeyi yeğledi. Yurttaş Toplumunu "Kapitalist Toplum" kurgusu ile karıştırarak kendisinin de yararlandığı Özgürlüğün gerçekte Kölelik olduğunda diretmek zorunda kaldı. Yalnızca Altyapının baskılanmaya, denetlenmeye ve yönetilmeye belirlenmiş bir türevi saydığı insanlıktan umutsuzdu.
Ernest Renan was to say: ‘Faith has this peculiar quality: even when it disappears, it continues to work.’ :: ‘İnanacın şu tuhaf niteliği vardır: Yittiğinde bile işlemeyi sürdürür.’ (Aktaran: George di Giovanni.)

Marcuse görünüşte haklı çıktı, Batıda Yurttaş Toplumu ideolojik partileri bir yana bıraktı. Ama Marcuse geçersiz olduğunu ileri sürdüğü kuramın gözleriyle bakmayı sürdürdüğü için, gerçekte işlerin niçin böyle olduğunu hiçbir zaman anlayamadı. Bilincini örgütleyen tarihsel materyalizm Ekonominin kendi başına insanın bütün bir varoluşunda belirleyici olmadığını, Ekonominin insanın kendisinin bir ilişkiler alanı, bir törellik alanı olduğunu, insanın kendisinin istencinin belirleniminden başka birşey olmadığını düşünmesine izin vermedi. Ekonomi insanı gerçekten de kısıtlar, ama ancak insan dürtüsel davrandığı ve özgür istencinin bilinçsizi olduğu sürece. O zaman kendisi yalnızca meta mantığının bir eklentisi olur, ve altyapı kuramcılığının zeminini sağlayan köle tutumundadır. — Yurttaş Kavramı İşçi kavramından çok daha yüksektir. İşçi kavramından ancak Ücret, Şirket, Sözleşme, Grev, Sendika vb. kavramları çıkarsanabilir, ama hiçbir zaman Devlet kavramı değil. Devlet Kavramının öncülü Yurttaştır. Çalışan insan politik İstencinde öğretmen, işçi, mühendis, doktor vb. değil, ama eşit ve özgür Yurttaştır. Modern dönemde Yurttaş Yasanın yapıcısı, belirleyicisidir, imparator, kral, ya da praetor, konsül vb. ya da despotun atadığı bir meclis ya da Bolşevik partisi değil; çünkü modern dönemde Özgürlük egemen Düşüncedir. Buna göre Tarihin bütün bir daha ileri süreci Yurttaşın Özgürlüğü gerçek Kavramı içinde kavramasının yolları tarafından belirlenir. Ekonominin, altyapının, görünmez elin vb. egemenliği düşüncesi eğer bu sözde özerk etmenin insan bilincinin ve istencinin biçimlendiricisi olması olarak anlaşılırsa, bundan insan için hiçbir biçimde Özgürlük, Türe, İnsan Hakları gibi kavramlar ve dolayısıyla realiteler çıkmaz. Yalnızca kölelik çıkar. Marcuse'yi tek-boyutlu Toplum vb. gibi kurgulara teslim olmaya götüren neden Tarihsel Materyalizmin insanı altyapının türevi ve kölesi olarak gören ideolojisine sonuna dek savunmada diretmesi olmuştur — bir tür irrasyonel bağlılık tutumu. Tek-boyutlu olan, yalnızca aşağıdan yukarıyı çıkarsamaya izin veren bu materyalistik ideolojidir. Bu ideolojide Üstyapı denilen boyut — Marcuse'nin sildiği boyut — edilgindir, daha doğrusu yoktur, çünkü materyalizm tinselliği kabul etmez ve onun için Ahlak, Törellik, Yasa vb. "çeşitli burjuva önyargılardır" (ayrıntı aşağıda). Materyalizm diyalektik değil, ama analitiktir. Monisttir. Bu despotik BİR nedeniyledir ki Frankfurt Okulunun insanlığın entellektüel gelişim sürecindeki konumu modern döneme değil, ama Barack Obama'nın temsil ettiği İstencin de çok çok gerilerine, ön-modern despotik döneme bakar. Marcuse bu materyalistik monizmini hiç kuşkusuz mantıksal bir çıkarsama sonucunda bulmadı. Onu düşüncesine dışarıdan aldı. Özgürlüğü, İstenci tanımamasının, despotik ideolojik İstenci dayatmada diretmesinin bu dışsal nedeni tıpkı örneğin Karl Marx (Özdek) ve Spinoza (Töz) durumunda da olduğu gibi Yahudi kültürel eğitiminde yatıyor olmalıdır. Tümü de monistti, ve tümü de bu nedenle özgür İstenç kavramını, bireyselliği yadsımak zorunda kaldılar, üstelik Spinoza'nın Etika'sının bütün bir temasının Usun tutkulara üstünlüğünün, Us yoluyla Özgürlüğün ve Erdemin çıkarsanması çabası olmasına karşın.

Marcuse çok haklıydı. Toplum gerçekten de tek-boyutludur, çünkü varoluş nedeni ekonomiktir. İşçi Sınıfı da salt ekonomik boyutlu bir kategoridir, politik değil, ve ekonomik bir sınıf olarak istemleri yalnızca ekonomiktir. Amacına ulaşır ulaşmaz, istediği özdeksel koşulları elde eder etmez eyleminin sonuna gelmiştir. Bu yüzdendi ki ona bilincinin dışarıdan götürülmesi gerektiği düşünülüyordu. Ama Yurttaş olarak, özgür istenç olarak istemleri ekonominin ötesindedir. Türedir — eksiksiz olarak, Haktır, benzer olarak. Barış, Gönenç, Mutluluk, Uygarlıktır. Hiç kimsenin başka hiç kimsenin gerisinde, aşağısında, arkasında vb. olmamasıdır. Tam olarak.

Marcuse İşçi Sınıfının tek-boyutlu karakterini gördü. Ama Yurttaşın özsel olarak sınırsız boyutta olan İstencini görmedi. Sonuna dek bağlı kaldığı materyalist bakış açısı gereği İstenci, Duyuncu metafizik olarak görmek zorundaydı. Aslında bunda bütünüyle haklıydı, çünkü İstenç, Duyunç, Özgürlük sözcüğün en gerçek anlamında metafiziksel olandır. Hiç kimse onların fiziksel, yani doğal, yani özdeksel olduklarını söylemeyecektir. İstenç, Duyunç, Us sözcüğün en gerçek anlamında tinsel olandır. Ve insan salt doğal değil, ama özsel olarak tinsel varlıktır, Doğanın ve Tinin birliğidir.

 
 
 
 
Ekonomi kaotik pazar ilişkileri demek değildir; İstençten bağımsız bir kendiliğindenlik alanı, sözde bilinçten özerk Altyapı ya da Görünmeyen El değil, ama baştan sona öz-bilinçli İstencin kendisinin belirlenimidir. Yurttaş Toplumunda Ekonomiyi ussallaştırmanın, bütünüyle Duyuncun ve İstencin belirlenimi altına getirmenin önünde duracak hiçbir etmen yoktur. Ekonomi Yurttaş Toplumunun Duyuncunun göstergesidir.
Ekonomi denetimsiz pazar ilişkisi demek değildir, İstençten bağımsız bir kendiliğindenlik alanı, sözde bilinçten özerk Altyapı ya da Görünmeyen El değil, ama baştan sona öz-bilinçli İstencin kendisinin belirlenimidir. Ekonomi bilinçsiz, içgüdüsel bir hayvan davranışı değildir. İnsanın ussal, istençli etkinliğidir.

Ekonomi saltık olarak Genel İstencin denetimi altındadır, onun sorumluluk alanıdır; gizemsel bir fetişler alanı değildir, giderek iyi kötü bir bilimin bile konusudur. Bir kendinde-Şey değil, ama göreli olarak bilinebilir insan etkinliğidir. Ekonomi hiç kuşkusuz içgüdüsel bir davranış alanı değildir; dürtüseldir, bireylerin çıkar dürtüsü, giderek Hırsı tarafından devindirilir. Ama bütününde insanın İyiyi ve Kötüyü yargılama yetisinin denetimi altındadır ve bu düzeye dek herşeyin çevresinde döndüğü nokta Genel-Ussal İstencin moral büyümüşlüğüdür. Bu düzeye dek, Sömürü, Türesizlik, Haksızlık yalnızca sömürenin değil, yalnızca haksızlığın ve türesizliğin öznesinin değil, ama sömürülenin, haksızlığa uğrayanın da sorumluluğuna düşer, ve bu nedenledir ki sömürünün sona ermesini başkasının dışsal bir kurtarıcı eyleminden beklemek duyunçsuzluk, yani köleliktir. Dahası, Ussal İstencin anlatımı olarak Devletin istenci modern Yurttaş Toplumunun kendisi üzerinde saltık güçtür çünkü o Toplumun kendisinin İstencidir. Toplumsal olarak üretilen tüm özdeksel değerin, tüm artı değerin dağılımını belirleyecek biricik ölçüt Yurttaşlarının Duyuncu, ve onu uygulayacak biricik Güç Yurttaşın İstencidir. Bir Sınıfın üyesi olmak ve bir Yurttaş olmak aynı şey değildir. Eğer bir Sınıf İstenci, Sınıf bilinci diye birşey varsa, bu ekonomiktir, bir çıkar İstencidir, ve amacı o istencin yetenekli olabildiği gereksinimin karşılanmasıdır. Sınıfının üyesi olarak davranan birey gereksinimi karşılandığı zaman karşıtçılığından, devrimden, başkaldırıdan vb. vaz geçer, tek-boyutlu insan olur. Ama Yurttaş tek-boyutlu insan, ve Yurttaş Toplumu tek-boyutlu toplum değildir, çünkü özü İstençtir, ve İstenç Özgürlüktür. Bu düzeye dek Yurttaş Toplumunda Türenin önüne böyle tek-boyutlu bir edilginlik engelinin, Türesizlik ile uzlaşmanın çıkması söz konusu değildir. Onda İstencin kendini tam ussallığına geliştirmesinin önünde hiçbir engel yoktur.

Sınıf eylemi ekonomiktir, ve ekonomik eylem, sözde altyapının eylemi gerçekten de saltık olarak ussal ve özgür eylem değil, ama koşullu, sınırlı bir amaç güden eylemdir. Ancak Yurttaşın eylemi Devlet üzerinde etkili olan politik eylemdir. Sınıf istenci olumsaldır. Herşey olabilir. Bu düzeye dek gerçekte Sınıf Bilinci yoktur demek gerekir. Sınıf bilinci denilen şey en azından Sınıfın kendisinde bulunmaz. Sınıfın kendisinden başka koşullara bağlıdır, ve bu istencin ve bilincin kendi Hakları ve Çıkarları açısından bile yetersizliği nedeniyledir ki ona bilincin dışarıdan, Parti entellektüeli tarafından götürülmesi gerektiğinden söz edilir — gerçi İdeolojinin bunda göz önünde tuttuğu şey hiç bilmediği Gerçeğin bilinci değil, ama yalnızca Propaganda olsa da, örneğin Bolşeviklerin kitle istencine "Barış ve Ekmek" sözcüklerini yüklemeleri gibi. Ve bu nedenle bu bilincin girmediği kılık kalmamıştır. Sınıf Bilinci herşey olabilir. Başka bir deyişle, hiçbirşey olamaz.

İnsan ekonomik insandan daha çoğudur. Ekonominin Politikayı belirlemesi iyi bilinen bir olgudur. Ama bu insanın onuruna değildir. Onun moral varlık olmaya son vermesidir. Salt öz-Çıkar uğruna, salt Hırs uğruna davranış Duyuncun, Özgürlüğün, Ussal olanın bir yana atılmasıdır.

 
 
  İdeolojinin İstenci Yurttaş Toplumunun İstenci karşısında, Devlet karşısında hiçbirşeydir ve biricik silahı Yurttaşların erdemsizliğinden başka birşeye dayanamayan bir Demagoji türü olarak Propagandadır. Bu yüzdendir ki İdeoloji ancak modern Topluma geçiş sürecinde, henüz Özgürlük bilincinden yoksun toplumlarda bir zemin bulabilir. Bir ideoloji olarak Toplumculuk tarafından İstencinde güdülen Toplum, kendi İstencinden yoksun bırakılan Toplum bir Toplum olarak ortadan kalkar. Kölelerin bir Toplum oluşturmaları düşüncesi saçmadır. Ve İdeoloji Yurttaşları sözcüğün en gerçek anlamında kendi İstençlerinden yoksun bırakılmış Kölelere indirger — Nazi rejiminde olduğu gibi Sovyet rejiminde de. Orada istençsiz, dürtüsel, itkisel kitleler, halk, Volk vardır, Yurttaş Toplumu değil.  
 
 
   
 
 
 

Adam Smith ve Anamalcılığın İlkesi
Adam Smith (1723-1790) İskoç Aydınlanmacısı olarak ve bir ahlak felsefecisi olarak kabul edilir. Wealth of Nations'da şunları yazar (Book I, Chapter II; 1776):

‘‘Yemeğimizi kasabın, biracının ya da fırıncının iyilikseverliğinden değil, ama kendi öz-çıkarları için kaygılarından bekleriz. Onların insanlıklarına değil ama öz-sevgilerine sesleniriz, ve onlara hiçbir zaman kendi gereksinimlerimizden değil ama kazançlarından söz ederiz’’
‘‘It is not from the benevolence of the butcher, the brewer, or the baker, that we expect our dinner, but from their regard for their own self-interest. We address ourselves not to their humanity but to their self-love, and never talk to them of our own necessities, but of their advantages.’’

Yarışmacı pazarlarda kişisel hırsın ve kamu iyiliğinin mutlu yakınsaşması?
"The happy convergence of private greed and public good in competitive markets."


Siemens Yasanın üstünde durmaz. Yasanın altında durur. Yasayı çiğner. Ama bunu korkarak yapar. Ve yakalanırsa cezalandırılır.
Kapitalizm Kapitalin Yasanın üstünde durmasıdır. Ve böyle bir Kapital yoktur.

"For the time period between 1999 and 2006, bribes on the order of 1.3 billion euros ($1.8 billion) were uncovered. It turns out that Siemens workers and representatives around the globe had felt free to use money from secret accounts if it seemed useful for garnering contracts. ... In Germany, the Munich prosecutor's office imposed a fine of 395 million euros, which Siemens accepted. That -- along with the payment to the US and setting up the monitoring system that Theo Waigel will oversee -- is the end of the state's lawsuit against Siemens over the bribery of public officials." (DEUTSCHE WELLE)

New Pressure for Former Siemens Executive
Part 2: Bribes in Argentina? (DER SPIEGEL)
 
 
  Yurttaş Toplumu Ekonomi üzerindeki güçtür, çünkü Yurttaş Toplumudur. Ekonomi İstencin denetimi altındadır, İstenç Ekonominin değil, çünkü Ekonomi insanın İstencinden başka birşey değildir. Eğer olsaydı, eğer Ekonomi özerk olsaydı, o zaman insanı bile yönetebilen bir Fetiş olurdu. İnsanı altyapı, ekonomi, üretim ilişkileri vb. tarafından belirleniyor olarak görmek ondaki Usu kavrayamamak, onu Köle olarak görmektir. Her insan realitesini ancak yetenekli olduğu Kavramlar yoluyla belirler, tanımlar. İnsana Özgürlük belirlenimini, kavramını yükleyebilmek için herşeyden önce o kavramı kendi bilincinde kavramış, onu belirsiz bir tasarımın üzerine, bir Kavram düzeyine yükseltmiş olmak gerekir. Köleler Özgürlüğü kavrayamadıkları için köledirler.  
 
  Adam Smith bir olgucu olarak, olgulardan vargılar türeten bir görgücü düşünür olarak haklıdır. Modern Toplum — salt Ekonomi olarak görüldüğünde — doğrudan doğruya Adam Smith'in biraz uzun uzadıya belirlediği o soyut "çıkar" ya da "hırs" ilkesi üzerine kuruludur. Orada insan ilişkisi öz-çıkar temelinde yarışmacılıktır. Bu ilke hiç kuşkusuz Mülkiyet kavramının çıplak, dolaysız, böylece soyut mantığını da betimler, çünkü henüz Duyuncun moral yargısından saltık olarak bağışıktır. Adam Smith açıkça "Duyunçsuz bir insan" varsayar ve onun çıplak Hırsını modern Toplumun ilkesi olarak alır. (Bir Ahlak Felsefecisi için dikkate değer bir düşünme yolu.) Duyunç gereksizdir, çünkü onun işlevini üstelenecek Görünmeyen El gibi bir etmen vardır. (Bundan daha başka işlevleri de olan Görünmeyen El Einstein'ın K katsayısı gibidir ve dizgeye dışarıdan getirilir).  
  Adam Smith’in laisses faire kurgusunda direnilmez bir öz-çıkar mantığı işler, çünkü direnecek hiçbir etmen içeri alınmaz, ve tıpkı Kant'ın tüm Kavram belirlenimlerden soyutlanmış kendinde-Şeyinin kaçınılmaz olarak belirli bilgiye karşı bağışık olması gibi, Adam Smith'in tüm Duyunç belirlenimlerinden soyutlanmış ilkesi de duyuncun belirlemesine, onun yargısına karşı eşit ölçüde bağışıktır. Liberalizm Mülkiyetin eksiksiz bir soyutlaması üzerine dayanır. Ve Liberalizmi böylesine büyük bir nefretin hedefi yapan şey hiç kuşkusuz Duyuncun kendisine izin vermemesidir.  
 
  Adam Smith Anamalcılık İlkesi olarak Duyunçsuzluğun zorunluğunu bildirir. İyilikseverlik, sevgi, insanlık — bu duygular arı çıkar ilkesi ile bağdaşmazlar. Daha sonra tam olarak aynı Duyunç yadsımasını Karl Marx'ta buluruz: "Ahlak bir burjuva ön-yargısıdır." Karl Marx'ın Adam Smith'ten nede ayrıldığını saptamak ilk bakışta kolay değildir. Ama onun ideolojisinde bir üstyapı kurumu olarak Devleti devirecek Altyapı olarak da işlev gören şey yine aynı "Görülmez El" kurgusudur.  
  Anamalcılık ilkesi Tecim ilişkisi ile, değiş-tokuş ilişkisi ile aynı şey değildir. Tecim Hırstan özgür olabilir. Anamalcılık ilkesi Anamalın çıplak mantığının izlenmesini, onun biricik değer olmasını, ve başka herşeyin onunla uyum içinde belirlenmesini anlatır: Bütünün her belirlenimi ona uyarlanmalı, onunla çelişkili hiçbirşey olmamalıdır. Bu sözcüğün tam anlamıyla Altyapının belirleyiciliği denilen şeydir.  
 
 

David Hume ve Anamalcılık İlkesi

 

Adam Smith’in Ulusların Gönenci üzerine çalışması yayımlandığında, onu yürekten kutlayanların başında David Hume geliyordu:

‘‘Euge! belle! dear Mr. Smith, I am much pleased with your performance.’’

David kendi İnceleme’sinde modern anamalcı toplumun ‘altyapı’ ilkesi üzerine Adam Smith ile aynı duygulara anlatım verir (İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme, 3.2.5):


 

‘‘Bugün senin mısırın olgundur; yarın benimki olgunlaşacaktır. Bugün seninki için benim emek harcamam, ve yarın senin bana yardım etmen ikimiz için de kârlıdır. Senin için bir sevecenlik duygum yoktur, ve senin de benim için olmadığını bilirim; bu yüzden senin hesabına herhangi bir sıkıntıya girmem; ve eğer bir karşılık beklentisi içinde kendi hesabıma senin için emek harcarsam düşkırıklığına uğrayacağımı ve iyilikbilirliğine boşuna bağımlı olacağımı bilirim. Burada o zaman seni emeğinle başbaşa bırakıyorum: Sen de bana aynı yolda davranıyorsun. Mevsimler değişir; ve her ikimiz de karşılıklı güven ve güvenlik yokluğundan hasatlarımızı yitiririz.

Tüm bunlar insan doğasının doğal ve özünlü ilkelerinin ve tutkularının sonucudur; ve bu tutkular ve ilkeler değiştirilemez olduğu için, onlara bağımlı olan davranışımızın da öyle olması gerektiği ve ahlakçıların ya da politikacıların kamu çıkarını göz önüne alarak işimize karışmalarının ya da eylemlerimizin olağan geçeğini değiştirmeye çalışmalarının boşuna olacağı düşünülebilir.

‘‘Your corn is ripe today; mine will be so tomorrow. ’Tis profitable for us both, that I shou’d labour with you to-day, and that you shou’d aid me to-morrow. I have no kindness for you, and know you have as little for me, I will not, therefore, take any pains upon your account; and should I labour with you upon my own account, in expectation of a return, I know I shou’d be disappointed, and that I shou'd in vain depend upon your gratitude. Here then I leave you to labour alone: You treat me in the same manner. The seasons change; and both of us lose our harvests for want of mutual confidence and security.

All this is the effect of the natural and inherent principles and passions of human nature; and as these passions and principles are inalterable, it may be thought, that our conduct, which depends on them, must be so too, and that ’twou'd be in vain, either for moralists or politicians, to tamper with us, or attempt to change the usual course of our actions, with a view to public interest.

 
 
 

 

 

 
 
 


MUHAMMED YUNUS (NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ)

‘Kapitalizm Gazinoya Yozlaştı
Ama gene de kapitalizmin yozlaşmayacağını, çünkü kapitalizmin a priori yozlaşmışlık olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Kapitalizm bir ideolojidir, ve Kapitali, yani 'paranın büyüme mantığını' ilke alır ki, herşeyi, saltık olarak her belirlenimi kendi altına alan böyle bir ilkenin moral ya da daha doğrusu a-moral anlatımı Hırs dediğimiz şeydir. Hırs usdışıdır. Ve topluma Hırsın egemen olduğunu söylemek dünyada ahlaksızlığın egemen olduğunu söylemektir. Bunu söylemek hiç kuşkusuz olanaklıdır. Ama o zaman ahlaksız bir insanlığın Hak, Türe, Özgürlük, Gönenç gibi şeyleri hak ettiğini söylemek anlamsızlaşır. Yurttaş Toplumu kavramı Hırs üzerinde Duyuncun egemenliğini içerir. Adam Smith'in görülmez elinden daha güçlüdür. Çünkü görülürdür, Usun kendisidir.

Kapitalizm Yurttaş Toplumunun yokluğudur. Yurttaş Toplumu serflerin ya da kölelerin değil ama İstençleri kendilerinin olan, varoluş biçimlerinden, Törelliklerinden kendileri sorumlu olan özgür bireylerin Toplumudur. Ekonomiye, sözde Kapitalist Ekonomiye Hırsın, Görülmez Elin, Altyapının vb. egemen olduğu söylendiğinde bunun anlamı yürürlükteki dizgenin insan İstencinden özgür olduğudur. Olguları bu yorumlama yolu insanı Hırsının bir uzantısı yapar, onu moral bir varlık olarak yadsır, İstenci, Duyuncu, genel olarak Özgürlüğü yoksayar. Yurttaş Toplumu kavramı bu sayıltıların, aslında tümünü özetleyen ve insanı Özgürlükten yoksun bir varlık olarak kabul eden tek bir kölelik sayıltısının çürütülmesidir.

 
 
Özgürlük kavramının doğması Kavramın içeriğinin dolaysızca realiteye dönüşmesi, dolaysızca tüm insanlığın bilincine ve eksiksiz olarak yerleşmesi demek değildir. Ahlak Özgürlük içinde gelişir. Eğer bu "gelişme" olgusu olmasaydı, eğer insan yetenekli olduğu tüm kavramları — Türe, Hak, Özgürlük — dolaysızca edimselleştirecek olsaydı, Dünya Tarihi diye bir sorunumuz olmazdı. Eğer Tarih Dünya-Tininin kendini tam gerçekleşmeye doğru eğitme süreci ise, modern dönemi ön-modern dönemden ayıran başlıca belirlenim Dünya-Tininin uyuşukluk dönemlerini çoktandır arkada bırakmış olmasıdır. Modern dönem Tarihte ilk kez ulusların kendilerinin eylemlerinin dönemidir, çünkü bundan böyle uluslar özgür uluslardır, eylemde bulunabilirler, ve yazgıları kendi eylemleridir. Biricik sorun Özgürleşmeye başlayan ulusların Törelliklerinin de gelişmeye başlamış olmasıdır: Gelişmekte olmak gelişmemiş olmaktır. Hırs hiç kuşkusuz insana özgü bir karakter bileşeni, ama gerektiğinde Duyunca boyun eğmesi gereken karakter bir bileşenidir. Hırsın yola getirilemez olması ancak ve ancak insanın moral bir varlık olmaması ile olanaklıdır.
 
 
 
Özgür İstenç — birey olarak ya da toplum olarak — erdemsiz ya da erdemli olabilir. Hangisini seçeceği konusunda soru yoktur. Her zaman ikinciyi seçer. Birinciyi seçtiği zaman onu iyi ve doğru ve haklı olduğunu düşündüğü için seçer. Her zaman iyi olanı ister çünkü İstenç ve İyi kavramları ayrılmazdır. Sorun İyinin kendinde de İyi iyi olup olmadığıdır.Özgürlük ya da İstenç büyümeye gereksinir. Bu düzeye dek İstenç, Ahlak, Törellik ancak özgür kültürlerde gelişebilir. Despotik kültürde Ahlak, Erdem, Törellik olanaksızdır.
 
Hırs "Görülmez El"i görememenin yıkımın yaşar. Onu görememesinin nedeni onu dışında aramasıdır. — Hırs üzerine odaklanmış bir varoluş nihilistiktir. Ve nihilistik varoluş anlamını yitiren değil ama henüz onu kazanamamış, henüz ona dek büyüyememiş olan varoluştur. Kapitalist mutluluğu özdeksel olanda arar, tinsel olanda değil.
Yurttaş Toplumu özgür toplumdur — erdemsiz olmak için de. Erdemsiz olabilir, çünkü özgürlük ilkin dolaysız, yani düşüncesiz, yani duyunçsuzdur. Ahlak kendi İstencini düşünmek, onu yargılamak, onu özgür Duyunç altına getirmektir. Yurttaş Toplumunun erdemi onun doğasına özünlü olan Hırsa karşı Özgürlük İstencini kazanmış olmasında yatar. Yurttaş Toplumu daha önceki toplum biçimleri ile karşıtlık içinde moral yeteneği olan biricik Toplumdur. Bir köleler toplumunda, giderek bir serfler toplumunda moral yetenek, erdem yoktur, çünkü bu toplumların kendilerinin İstençleri yoktur, Özgürlüğe yabancıdırlar. Despotizm yalnızca despotlardan oluşmaz. Aynı despotizmi paylaşan, aslında Despotizmi Despotizm yapan köleleri, istençsizleri de gerektirir. Köleler yalnızca kendilerinde despotlardır. Yurttaş Toplumunun Özgürlüğü ona sorumluluk yeteneğini taşıma üstünlüğünü verir ve bu düzeye dek erdemsizliğe, dolayısıyla erdemsizliği erdeme yükseltmeye yeteneklidir. Erdemsizlik zorunlu olarak Erdem karşısında yenik düşer, çünkü insan doğası ussaldır, İyi, Doğru ve Haklı olandan yana eğilimlidir. İyi, Doğru ve Haklı olmaması böyle olduğunu bilmemesi ile olanaklıdır.

Another huge Dow loss

 
"Görülmez El" duyunçsuzluğun kendisidir ve Ekonomi bir yana, ne olursa olsun hiçbirşeyi düzenlemez, çünkü insanın içgüdü diyemesek de pekala dürtü diyebileceğimiz bir yanına karşılık düşer. Aynı terminoloji ile, Duyunca "Görülür El" dememiz gerekir. Modern Yurttaş Toplumu Ekonomisini nasıl denetleyeceğini ancak ve ancak yıkımı yaşadıktan sonra, ancak Deneyim yoluyla öğrenir.
Pazar mekanizmasının pazarın sorunlarını çözebileceğini düşünmek "Görülmez El" ya da "Ekonomik Altyapı" kurgusunu, insanın köleliğini doğrulamaktır. Bu bakış açısından insan ussal İstenci olan özgür, moral bir varlık değildir.Ahlak altyapının bir türevi olduğu zaman Ahlak olmaya son verir. Buna karşı Yurttaş Toplumunun kendi ürettiği toplumsal gönenci kendi İstenci altına almada sonsuz Hakkı ve Gücü vardır. Ve bu Hak ve Güç bugün henüz salt kâr dürtüsüyle davranan bir azınlığın Hırsına yenik düşüyorsa, bunun sorumlusu bu azınlıktan çok Yurttaş Toplumunun kendi hamlığı olmalıdır. Anamal özsel olarak Yurttaş Toplumunun İstencidir. Onun bireysel İstençlerin mülkiyeti olması henüz Özgürlük bilincinin soyut olmasına, Hegel'in "Soyut Hak" dediği biçimi ortadan kaldırmamış olmasına bağlıdır. Soyut Hak henüz Duyuncun dolaylılığından geçmemiş dolaysız İstençtir. Soyut Hak alanının Duyunç ya da Ahlak alanına geçmesi birincinin kendi diyalektiği ile, kendini olumsuzlaması ile, Haksızlık kavramından geçerek yer alır. Soyut Hakkın ya da dolaysız Mülkiyet İstencinin Duyunç tarafından sorgulanmaması, Mülkiyetin Duyuncun ussal yargısı altına alınması — bu dinamik Yurttaş Toplumunun kavramında yatar. Toplum kendini birkaç bireyin özencine, keyfi istencine bırakamaz.
 
 
 

Banka Kavramı
İşleyim firmalarının mülkiyetine iye olmak Banka kavramına ait değildir. Bankalar müşterilerinin parasal işlemlerini yerine getirirler, ama asıl işlevleri borç almak ve borç vermektir. Bankanın özü borçlarına ve alacaklarına bağlı faiz oranlarının ilişkisinden kâr elde etmektir. Bu iki uç Banka için sorun yaratabilecek biricik etmenlerdir.

Kâr a priori sömürü müdür? Kâr — bir başkasının mülkiyetini kendi mülkiyetine geçirmek — saltık olarak düşüklük müdür? Açıktır ki insanlığın bugünkü moral hamlığı verildiğinde, insanın duyunçsuzluğunu sergilemesinin ve kanıtlamasının biricik aracı kâr değildir. Kâr kavramının özgünlüğü ve böylece moral niteliği saptanmasında yatan olumsallıklara ve böylece belirsizliğe bağlıdır. Bkz. Emek.

[Beş Alman Bankasının Döviz Karteli: The Guardian (Wednesday December 12 2001): "Commerzbank, Dresdner Bank and Bayerische Hypo und Vereinsbank were fined £17.5m each, while Deutsche Verkehrsbank was fined £8.75m and Vereins und Westbank £1.75m."
Aynı konu üzerine: Institute for Global Ethics]

Bu Alman Bankaları Avronun getirilmesi sonucunda yalnızca çeşitli para birimleri arasında değiş tokuş yapma işinden başka birşey olmayan döviz işlemlerinin ortadan kalkması nedeniyle uğrayacakları kâr yitimine karşı bir önlem olarak döviz işlemlerine uygulanan fiat üzerine bir kartel kurmuşlar, 1997'de Avroyu kabul edecek tüm ülkelerden gelen kağıt paraların değişimi için üç yıl süreyle minimum %3 komisyon alma konusunda anlaşmışlardır. Yasalara göre Bankalar döviz değiştirme ücretlerini saptamada özgürken, buna karşı o ücretleri saptamada anlaşma yapamazlar. AB komisyonu bu dolandırıcılığı 100 banka hakkında bir yıl süren geniş bir araştırma sonucunda ortaya çıkardı.










Banka Yurttaş Toplumunun İstencinin kendisinin bir momentidir, böylece onun egemenliği ve denetimi altında durur. Yasa Yurttaş Toplumunun İstencidir, ve başka her istenç gibi Bankalar Devlet olan bu en yüksek İstence altgüdümlüdür.  
 
 
 
Kapital değil, Kapitalist a priori ahlaksızdır
Campbell Brown anchors CNN's "Campbell Brown: No Bias, No Bull" at 8 p.m. ET Mondays through Fridays. She delivered this commentary during the "Cutting through the Bull" segment of Friday night's broadcast.
 
Campbell Brown says Wall Street's bigwigs should realize that real Americans are bailing them out.
How tone-deaf are the titans of Wall Street? It is amazing to me that many of these companies that the federal government (and that means we, the taxpayers) are bailing out right now. I still just don't get it.

I was shocked this week to hear about the big insurance company AIG sending its top executives on a $90,000 English hunting trip at the exact time that Americans are forking over $123 billion to keep that company afloat. How does this happen?

Well, AIG explained it this way: This was an annual event to thank its customers, planned long before the government bailout. So what? You couldn't cancel? The deposit was non-refundable?

What makes this so ridiculous is that AIG is a repeat offender. A couple of weeks earlier, AIG spent a small fortune, more than $440,000, on a lavish California retreat that included spa treatments and golf outings. The White House called it despicable.

What does it take for these guys to get it? Apparently in AIG's case, it took New York Attorney General Andrew Cuomo threatening to file charges against the company and its executives. Only then did AIG see the light.

The company now says it regrets that that hunting trip wasn't canceled, and they've opted to put all their future lavish getaways on hold until the financial crisis sorts itself out.

Note to the tone-deaf Wall Street titans: This is not about you losing your vacation home or you having to give up your private jet and fly commercial. This is about real life and real people. And it's real people who are saving your skin right now. You should be so grateful.

The opinions expressed in this commentary are solely those of Campbell Brown.
 
 
 
Materyalist Tarih Görüşü

Bill Gates

Materyalist Tarih görüşü politik, dinsel ve törel düşünceleri ekonomik altyapı denilen belirleyici etmenin yan-ürünü olarak kabul eder. Marx "egemen sınıfın düşünceleri her evrede egemen düşüncelerdir" der. Onun için özgür düşünce bir yanılsamadır. Hak, Özgürlük, Yasa düşünceleri birer masaldan daha iyi değildir. Bunu kendisi olanaklı en açık yolda belirtir. Komünist Manifesto’da (Manifest der Kommunistischen Partei) Ahlak, Yasa ve Dinden "çeşitli burjuva önyargılar" olarak söz edilir ki, "arkalarında pusuda çeşitli burjuva çıkarları yatar." Karl Marx için Etik bir metafizikten de kötüdür. Bir komplodur.

Kapitalizmin bir Hırs ideolojisi olarak kendini gizleyecek hiçbir maskesi yoktur, ve bu düzeye dek istenebilir ve savunulabilir değildir (belki de Bill Gates dışında?) ve Devlete egemen olması saltık olarak olanaksızdır, çünkü en kötü devlet bile eğer henüz Devlet ise Yasadır, çok büyük ölçüde aptal da olsa bir Genel İstençtir. Ama Diktatörlüğü açıkça saltık koşulu olarak almak zorunda olan Ortaklaşacılık İdeolojisinin maskeleri vardır ve kendini sosyalizm, sınıfsız toplum, kollektivizm, solculuk vb. gibi ussal, türeli bir ton taşıyan ama bütünüyle bulanık olan tasarımların arkasında kolayca gizler (Toplumculuk Bireye karşı, gerektiğinde hiç duraksamadan Birey pahasına Toplumu yükseltmektir, ama ne ölçüde, nasıl, saltık olarak mı? vb.). Her zaman şu ya da bu ölçüde Duyuncun denetiminde olan Özelcilik (ya da Bireycilik) ile karşıtlık içinde, Ortaklaşacılık bir devlet politikası olarak bireysel İstenci ve Duyuncu saltık olarak yoketmek zorundadır. Ama en duyunçsuz kültürlerde bile bir parça Duyunç ve İstenç vardır, ve bunu ortadan kaldırmak için Şiddet zorunludur. Ve İstencin, Özgürlüğün yokedilmesinin olanaksız olması ölçüsünde, Şiddet süreklidir. Ortaklaşacılık rejimi ancak sürekli Terörü normal kabul edebilen ya da ona yenik düşebilecek denli bilinçsiz ve özgürlüksüz olan kültürlerde uygulanabilirdi. Despotizm her bilincin Özgürlük öncesi doğal durumudur. Özgürlük başkasının Özgürlüğünü de tanımayı içerir.

Bill Gates. Creative Capitalism.    

 

 

Doğal Bilincin Revizyonizmi
Modern Dönemi tüm ön-modern dönemden ayırdeden düşünce, egemen düşünce Özgürlük düşüncesidir. Ve Karl Marx için bu Düşünce pazar ekonomisinin bir türevidir, Sömürü ile anlamdaştır. İdeoloji Özgürlük düşüncesine karşı savaşacaktır. Ama bu düşüncenin düşünce ile çarpışması olmayacaktır, çünkü Özgürlük İstençtir, ve İstenç Eylem. Bu savaşım ideolojinin Kılgı ya da Pratik dediği şey olacaktır. İdeoloji için Pratik kaçınılmaz olarak Şiddet ile anlamdaştır, çünkü Şiddet, Zor, Terör vb. olmaksızın açıktır ki politik Pratik de olamaz, çünkü amaç Devletin devrilmesinden daha azı değildir. İdeoloji egemen Düşünceyi Zor ve Şiddet yoluyla devirecek, çünkü kaçınılmaz bir direnişi kırması gerekecektir. Bildiğimiz gibi Karl Marx bir Diktatörlüğü amaçlamayan tüm başka ideolojileri ya da sosyalizm tasarlarını ütopik olarak damgalamıştı, ve Kurama kendisinin üç bilimsel katkısından birinin Proleterya Diktatörlüğü düşüncesi olduğuna inanıyordu. Eğer İdeoloji henüz Zorun ve Şiddetin zorunluğunu çıkarsayamamışsa, henüz ideoloji değildir. Sınıf savaşımının süreklilik karakteri Şiddetin ve Terörün sürekliliğini imler. Ama doğal bilinç Marxizmin baskıya karşı olduğuna inanır. Bu açıktır ki bir inanç bile değil, bir boşinançtır.

Karl Marx Etiği reddetmelidir, çünkü onu bir üstyapı kurumu olarak, bir metafizik olarak görür. Eğer reddetmiyorsa materyalist değildir. Felsefesiz doğal bilinç anlamadığı başka pekçok kuramı olduğu gibi Marxizmi de düzeltir, normalleştirir, ve bu değişimden sonra anladığı şeyin o olduğunu düşünür, ideolojiyi olmadığı birşey olarak, ve ideolojiye hiç benzemeyen bu kendi bilincini ideoloji olarak görür.

 
 
  Ahlakı ahlaksızlığın kendisinin (= Kapitalizmin) ürünü olarak görebilen bir düşünürün Sömürüden, Türesizlikten, Haksızlıktan söz edebilmesi bir tansıktır. Ya da bir Saçmalık.

 

Lewis Hine. "Elektrik Santrali Makinisti ve Buhar Pompası ," 1920.

Ve bu saçmalık bilinçleri saçmalaştırmayı sürdürmektedir. Karl Marx'ın, aslında genel olarak Marxizm denebilecek öğretiler türlülüğünün bir felsefesinin olmadığı söylenir. Doğrudur. Eğer felsefeyi iyi felsefe, ussal felsefe anlamında alırsak, ideolojinin felsefeden ayırılması ve uzak tutulması bütün bir insan düşüncesi adına onur vericidir. İdeoloji hiç kuşkusuz felsefesizdir. Ama düşünce eksikliği, Us eksikliği ideolojinin biricik sorunu değildir. Duyunç eksikliği de vardır. Özgürlüğün, Duyuncun ve İstencin bu ideolojinin mimarlarının kendi sözlerinde bu kadar kesin reddedilişi karşısında gene de Marxizme moral bir değer yükleyebilmek, ondan sözcüğün naiv anlamında da olsa bir hümanizm olarak söz edebilmek ancak ve ancak aynı Duyunçsuzluğu, İstençsizliği ve Köleliği paylaşma zemininde olanaklı olabilir. Ve ancak bu ideoloji uğruna yokedilen sayısız yaşamın anısını çiğneme pahasına olabilir. Bu açıkça bir us bozulması durumudur ve böyle olarak hiç kuşkusuz son zamanlarda postmodernist denilen mantıksızlığa özgü olabilir (büyük anlatıların sözde yadsındıkları, ama eylemde doğrulandıkları ortadadır). Bu normal olarak bir tutarsızlık anlatımının altına sığdırılamayacak bir duyarsızlık ve düşüncesizliktir.

Marxizm yaşamı bütününde Parti İstenci tarafından örgütlemeyi amaçlayan ve bunu açıkça Zor ve Şiddet yoluyla dayatacağını bildiren bir diktatörlük programıdır. Bu bir iftira değil ama bu öğretinin gururla ileri sürdüğü programdır. Bu bireyin istencinin bütününde silinmesi demektir — bundan böyle birey nerede yaşayacağına, nerede çalışacağına, neye inanacağına, neyi savunacağına, neyi okuyacağına, giderek neyi düşüneceğine bile kendisi karar veremez. İdeoloji totaliterdir. Birey böyle bir rejimde Korku, Boyuneğme, Dehşet, Kölelik, Utanç, Onursuzluk vb. içinde yaşar. Ama ideolog buna hümanizm der. Bu hiç kuşkusuz Duyuncun, bir "burjuva önyargısı" olduğu söylenen moral niteliğin silinmesi demektir. Geriye kalanın insan olduğunu söylemek güçtür.

Bu ideoloji hiç kuşkusuz karşı çıktığını ileri sürdüğü kapitalizmin kendisini aklamanın en etkili yoludur. Ve sözde dayandığı Sınıfın kendisine de düşman olan Parti olarak, eyleminin güdüleri arasında "Sınıfsız Toplum" ile bağdaşacak hiçbirşey bulunmaz.

 

 

 
 
İdeolojinin Ahlakı
İdeoloji kurtarıcıdır. Ama özgür insanların kurtuluşa gereksinimi yoktur. İdeoloji özgür istenç tanımaz, özgür istenci de kurtarabilmek için köle sayar, ve ezildiğine ve sömürüldüğüne inandığı insanlığın durumunu iyileştirmeyi amaçlar. Kendisi ezmez ve sömürmez, en azından böyle olduğu inancı içindedir. Kendisi türesiz değildir, benzer olarak. Haksızlığa karşı saltık özveri, giderek arı İyiliktir, ve bu sonsuz moral aklanmışlık zemininde kendini her erdemsizliğin saltık olarak üzerinde sayar. Herşeyi yargılayabilir, daha doğrusu eleştirebilir, çünkü İdeolojinin Yargı biçimi Eleştiridir. Eleştiri bir tanıtlama olmasa da, bütünüyle öznel, göreli, karşılaştırmalı vb. olsa da, üst-benden, süper-egonun moral arılığından kaynaklandığı için sorgusuzca haklıdır. Eleştirmek bir kurtarıcı olarak a priori aklanan İdeoloğun moral, giderek tüzel ayrıcalığıdır. Politik alanda bu ideolojik eleştiri sık sık kendini arı Terör olarak anlatır. Robespierre Erdem Terörsüz olamaz diyordu. Çünkü ideolojiye karşı çıkmanın biricik anlamı davaya ihanet ve düşmana hizmettir. İdeoloji manikheandır.

İdeolojinin Despotizmi
İdeoloji özgür İstenci, genel olarak Özgürlüğü tanımaz. Kendi İstencini saltık olarak dayatma İstencidir. İdeoloji her bir bireyin Hakkı ile ayrılmamacasına bağlı olan İstencin ussallığından bu uzaklığından ötürü ancak Özgürlük bilincinin henüz gelişmediği kültürlerde, henüz Yurttaş Toplumu olmayan toplumlarda etkili olabilir. İdeoloji bir despotik kalıntıdır. İdeolojinin her Özgürlük belirişine ve anlatımına karşı çıkmasının nedeni ona özünlü bu despotizmidir. İdeoloji bireyselliğe, tekilliğe bu karşıtlığı içinde ortaklık ister, hiçbir kuraldışına izin vermeyen evrensel bir bilinç biçimi, total bir Bir ister. Duyunç Özgürlüğünü silen bu program bireyleri neyi isteyeceklerinde, neyi doğru ve neyi eğri göreceklerinde, giderek neyi beğeneceklerinde ve düşüneceklerinde bile belirler. İdeoloji moral üstünlük sanısı ile yaşamı her kıpısında zorla belirler, boyuneğmeye yetenekli bir kültürü gerektirir, totaliterliğin kendisidir.

Doğal bilinç bir bireye tapabilmek, onu bir kült yapabilmek için onu olduğundan büyük, iyi, erdemli yapma, giderek yüceltme gereksinimini duyar. Bunu hiç kuşkusuz ancak kendi güdük erdemlerinin terimlerinde yapabilir.

Russia under Nazis during WW2.

Stalin'in bir Önderde olmaması gereken herşey vardı . Eğer Terör Devlet olabilirse, Stalin hiç kuşkusuz Devletin kendisiydi. Önderliği yüzyıllar boyunca serflikten tükenmiş bir halkın Özgürlüğe yabancı karakterine uygun düşer.

 
 
 
 

Çin'de Kültür Devrimi; Kızıl Muhafızlar.
— "Başkan Mao okulu yakabileceğimizi söylüyor!!"
— "Ooooo hoooo!!!!"

İdeolojinin Entellektüel Karakteri
İdeoloji modern Tinin görüngülerinden biri, entellektüel bilincin, kavramlarını gerçeklikleri içinde değil ama dışsallıkları içinde rasgele kullanan doğal bilincin bir biçimidir. Bu bilincin hangi Yöne bakacağı, Solu mu yoksa Sağı mı seçeceği belirsizdir, ve Kavram yerine Yön tasarımlarının kullanılması bu bilincin işin gerçeğini ve kendi özünü anlamamasını kolaylaştırır. İdeoloji için İstenç ve Duyunç özgürlüğünün ortadan kaldırılmasının özsel olması ve özsel kalması ölçüsünde, Yön özsel-olmayandır, yokedicilik kendine her ikisinde de eşit ölçüde etkili anlatım verebilir, hangi ilkelerin değerler olarak seçileceği ve buna göre Kurtarılacak olanların ve Düşman olanların belirlenmesi göreli bir sorundur, saltık değil. Eğer süper-egonun doyumu diye birşey varsa, bu doyum saldırganlığın edimselleşmesi ile, yokedicilik ile doğru orantılıdır. Herbert von Karayan, Heidegger, Heisenberg, Jung Marxizmi değil ama Nazizmi seçtiler; Sartre, Brecht, Picasso, Nazım Hikmet Nazizmi değil ama Marxizmi. Her iki yan da kendini kurtarıcı diktatörlük olarak, Zor ve Şiddet kullanmaya, yok etmeye sınırsızca yetkili gördü. İdeolojide nihilizm özseldir. Yanlardan biri ötekinden daha az yokedici değildi, ve yokedicilik müzik ve şiir ve resim ile süslendi, felsefe ile aklandı, bilim ile daha da güçlü kılındı. İdeolojik bilinç sanatta, bilimde, felsefede yükselmiş olabilir. Ama eğer ahlak yasaları estetik yasaları ile bir ise, eğer bilim kılgısal gerçekliğini, Ahlakı da hiçbir koşulda çiğnemeyecek kuramsal Usun etkinliği ise, eğer felsefe hermeneutik dünya-görüşleri değil ama Usun, Gerçekliğin kendisinin bilgisi ise, o zaman burada kaçınılmaz olarak doğan sorunun yanıtı Bilimi, Sanatı, Felsefeyi reddetmede ya da sorgulamada değil, ama bu kavramlar üzerinde hak ileri süren bireyselliklerin o kavramlara ne kadar uygun düştüklerinin saptanmasında yatıyor olmalıdır.
 
 
 
 

Ortaklaşacılık ve Mülkiyet
Mülkiyetin İstenç olduğu düzeye dek Mülkiyetin ortadan kaldırılması İstencin sınırlanması, bastırılıması olarak görünür. Ama İstencin, Özgürlüğün bastırılmasının olanaksız olması ölçüsünde, Mülkiyetin kaldırılması ancak Özgülüğün ve İstencin hiçbir zaman gelişmemiş olduğu tinsel alanlarda olabilir. Mülkiyetin kendisi Özgürlüğün ilk, dolaysız biçimidir, İstencin kendini dışsal dünyanın Şeylerin üzerine yatırmasıdır. Bu sınırsız, dolaysız İstenç için giderek İnsan bedeninin kendisi de bir nesnedir.

Mülkiyetin evrensel olması Özgürlüğün evrensel olması üzerine olanaklıdır ve bu yüzden Mülkiyetin evrenselleşmesi tarihsel olarak ve göreli olarak yeni bir olgudur. Avrupa serflikten ancak 19'uncu yüzyılda kurtulurken, Asya'da evrensel özgürlükten söz etmek bugün de olanaksızdır.

Mülkiyet bilincinin ve böylece Mülkiyetin kendisinin olmaması durumunda bir Ortaklaşacılıktan, bir Komünizmden söz etmek ancak varolan Mülkiyete el koymak anlamına gelir. Ortaklaşacılık Mülkiyeti ortadan kaldırmaz, ama yalnızca Partinin İstenci altına alınır ve bu yalnızca görünürde Devlet adınadır, çünkü Devlet Partidir. Bu durumda İşçi Sınıfının Mülkiyete ortak olması bütünüyle sözeldir ve Parti içinde temsili de sözel olan bu sınıf yine daha önce olduğu gibi emeği ile çalışmayı ve politik olarak boyun eğmeyi sürdürür. Mülkiyet bütününde Partinin İstenci altındadır ve tüm Mülkiyet ilişkilerini yönetmek için muazzam bir bürokratik makine zorunludur. Sovyetler Birliğinde ortaya çıkan Mülkiyet düzeni bütün bir Toplumun, bütün bir çalışan insanlığın İstencinin bastırılması ve bütün bir Mülkiyetin göreli olarak toplumun çok küçük bir azınlığından oluşan Partinin İstenci altında yoğunlaşmasıydı.

 
 
     
 
     
     
 
  Dizin  
 
 
Previous

Aziz Yardımlı / 2008 / İdeoloji / İdea Yayınevi

Previous