İdea Yayınevi / Tarih Felsefesi
   
 
Tarih Felsefesi Kavramının Doğuşu / Frederick Copleston'ın Yorumları
 

Klasik Yunanlılar için Tarih ‘‘döngüsel bir geri-dönüş’’ düşüncesinden öteye, gelişim ve erek kavramına ulaşmaz çünkü onlar için gelişecek birşey yoktur. Klasik Yunan felsefesi henüz evrensel insan doğası kavramını çıkarsamamıştır. Yunan felsefecileri için bir Dünya-Tini kavramı yoktur ve Us insanlık için evrensel bir gizillik, dolayısıyla edimselleşmesi zorunlu bir özsellik değildir. Aynı nedenlerle bir insan eşitliği kavramı da yoktur ve kölelik Platon ve Aristoteles tarafından da doğal olarak görülür.

Öte-dünyasal dinsel düşünce için İnsan Tarihi kavramı yoktur, çünkü Tanrının istencine altgüdümlü olan insan özgür değildir.

Tüm a prioriyi, tüm evrenseli, tüm özselliği yadsıyan Görgücülük için de bir evrensel Dünya-Tarihi kavramı olanaksızdır. Aydınlanma düşünürleri arasında görülen Tarih kavramı Aydınlanmanın görgücü temellerine aykırıdır. Aydın için Tarih despotun istencinin ötesine geçemez, istençsiz halkın bir Yurttaş Toplumunun yapısını kazanması, boyun eğen bireyin özgür Kişi ve Yurttaş olması söz konusu değildir.

 

 

 

 

 

 

Jacques Bénigne Bossuet (1627-1704) Evrensel Tarih Üzerine Söylem’inde (Discours sur l’histoire universelle, 1681) dinin ve imparatorluklarının gelişimi çevresinde tanrıbilimsel bir tarih yorumu açımladı. Onun için Tarih tanrısal istencin denetimindedir, insan özerk ve özgür olmayan bir gereçtir. Bossuet için tarihteki önemli olaylar yaratılış, Tanrının Yahudi halkı ile işleri, Bedenselleşme ve Kilisenin büyümesidir.
Copleston: Bossuet'ye göre, ‘‘Tanrı Asurları ve Babillileri Yahudileri cezalandırmak için, Persleri onları topraklarına yeniden-yerleştirmek için, İskender'i ve ilk ardıllarını onları korumak için, ve Romalıları onların Suriye krallarına karşı bağımsızlıklarını sürdürmek için kullandı. Ve Yahudiler İsa'yı yadsıdıkları zaman, Tanrı aynı Romalıları onları cezalandırmak için kullandı, gerçi Romalılar Kudüs'ün yokedilmesinin imlemini anlamamış olsalar da.’’

 

 

 

 

 

Giambattista Vico (1688-1744) Tanrı yaratısı olarak gördüğü Doğa ve insan yaratısı odlarak gördüğü Tarih arasına kökensel bir ayrım getirir (Ulusların Ortak Doğalarını İlgilendiren Yeni Bir Bilimin İlkeleri (Principi di una scienza nuova d'intorno alla comune natura delle nazioni, 1725). Ama Tarih düşüncesi bir gelişme olmaktan çok bir tür döngüler kuramında anlatım bulur.

Copleston: Vico'ya göre, ‘‘İnsan tarihi insan tarafından yapılır; öyleyse insan tarafından anlaşılabilirdir. Tarih biliminin ilkeleri insan anlığının değişkilerinde, insan doğasında bulunacaktır. Gerçekten de, tarih kendini bilimsel inceleme ve düşünceye fiziksel Doğadan daha kolay sunar. Doğa yalnızca Tanrı tarafından yapılmıştır, insan tarafından değil; bu nedenle yalnızca Tanrı Doğanın tam ve yeterli bir bilgisini taşıyabilir. Ama insan toplumu, insan yasaları, dil ve yazın, tümü de insan tarafından yapılmıştır. Bu nedenle insan onları ve gelişimlerinin ilkelerini gerçekten anlayabilir.’’

 

 

 

 

 

Copleston: Charles-Louis de Secondat, Baron de La Bréde et de Montesquieu (1689-1755) de karşılaştırmalı ve sınıflandırmalı bir tarihsel yöntem geliştirdi. Histoire de la grandeur des Romains et de leur décadence (1734) başlıklı çalışmasında tarihte bireylerin ve olumsallıkların rolünü indirgeyerek süreçte belli eğilimlerin iş başında olduğunu ileri sürdü. İklimin insanı ve toplumunu önemli ölçüde etkilediğini ve Fransa'nın ikliminin ideal olduğunu düşünüyordu.

 
Voltaire Essai sur les moeurs (1740-9, yayımlanışı 1756) başlıklı denemesinin Bossuet'nün çalışmasının bir sürdürülmesi olarak amaçlandığını ileri sürer (Tam başlık: Genel Tarih Üzerine ve Charlemange'dan Günümüze Dek Ulusların Tinleri ve Davranışları Üzerine Bir Deneme). Ayrıca bir Philosophie de l'histoire (1765) yazdı.

Copleston: Voltaire'e göre, ‘‘Tarih insan istenç ve tutkularının karşılıklı oyunlarının alanıdır. İlerleme ancak insan hayvansal koşulun üzerine yükseldiği sürece ve us egemen olduğu, ama bunu özellikle gerçek toplumsal reformu getirebilecek biricik güç olan aydınlanmış despotizm biçimini alarak yaptığı sürece olanaklıdır. Ama tarihi tanrısal bir tasarın yerine getirilmesi olarak ve doğaüstü bir hedefe doğru deviniyor olarak alan görüş yiter. Ve bununla tarihin birliği ve sürekliliği konusunda duyulabilecek herhangi bir güçlü kanı da yiter.’’

Voltaire görgül bir tarih anlayışı geliştirir. Felsefi tarihten anladığı şey efsaneleri ve masalımsı öyküler ya da boşinanç öğeleri kapsamayan bir tarihtir. Özellikle yeni tarih irdelemelerinin okunmasını salık verir ve Nouvelles considérations sur l'histoire'ında eski tarihi irdelemenin bir kaç gerçeği bin yalanla karıştırmak olduğunu belirtir. Remarques sur l'histoire'da ciddi bir tarih incelemesine ‘‘tarihin bizim için gerçekten ilginç olmaya başladığı zaman, benim görüşümde on beşinci yüzyılın sonlarına doğru’’ başlanması isteğini anlatır. Eski zamanlar onun için sanki hiç olmamış gibidir. Tarihi ‘‘bir yurttaş ve felsefeci olarak’’ okumak isteyen insan için ‘‘davranışlarda ve yasalardaki değişimler onun büyük inceleme hedefi olacaktır.’’ Voltaire'de de bir ilerleme olarak tarih anlayışı yoktur. Tarih incelemesi onun önemsediği kimi belirlenimlerin bir betimlemesinden öteye geçmez. Voltair'in tersine, aydınlanmış bir despotizme inancı ya da onun halk için duyduğu küçümsemeyi paylaşmıyordu.

 

Condorcet'nin ussalcılığı görgücü Aydınlanma düşünürleri ile karşıtlık içinde durur. Rousseau durumunda olduğu gibi, salt zamansal etmen nedeniyle yersiz olarak Aydınlanma düşünürleri ile birlikte sayılır.

Copleston: Nicolas de Condorcet (1743-94) Tarihte belirsiz bir ilerlemenin yer aldığı düşüncesini geliştirdi. Bir matematikçi ve felsefeci idi. Politikada coşkulu bir demokrat ve cumhuriyetçi olarak Devrimi coşkuyla karşıladı ve Conventiona vekil seçildi. Esquisse d'un tableau historique des progrës de l'esprit humain (1794) başlıklı çalışmasında genel düşünceleri insanın eksiksizleşebilirliği, karanlıktan aydınlığa, barbarlıktan uygarlığa aşamalı bir ilerleme olarak insanlık tarihi, ve gelecekte sınırsız bir ilerlemedir. Anayasal reformu ve eğitimi ilerlemeyi sağlamanın başlıca araçları olarak görüdü. Süreçte dokuz evre ya da aşama ayırdeder. Bir tür ilerleme ya da insan gelişimi yasası bulunduğu sayıltısını kabul eder. Önceden insan ilerlemesine ve eksiksizleşebilirliğine hiçbir sınır çekilemez. Onuncu evreyi ele alırken sınırsız ilerlemenin olanaklı olduğunda diretir, yalnızca ahlaksal bilimde değil (örneğin öz-çıkarın ortak iyi ile uzlaştırılmasında), ama ayrıca fiziksel bilimde, uygulayımsal bilimde ve giderek matematikte de ilerleme sınırsızdır.

 
Johann Gottfried von Herder Aydınlanma düşünürlerinin tarihe varsayımlar ile yaklaşmalarını ve onu önceden tasarlanmış bir savı tanıtlama amacıyla kullanmalarını eleştirdi. Bir Başka Tarih Felsefesi (1774) Herder'in kendisi tarihi çağlara ya da dönemlere böldü. İnsanlık Tarihinin Felsefesi İçin Düşünceler (Ideen zur Philosophie der Geschichte der Menscheit, 1784-91) dev bir ölçekte tasarlanmıştı. Doğadaki cinslere ve türlere doruğunda insan olan bir tür piramidi oluşturuyor olarak bakar (Doğada ereksellik). İnsan ussal ve özgür bir varlıktır. Ortaya çıkışı ile insan Doğanın, eş deyişle Tanrının amacını yerine getirir. Herder için tarih zaman ve yer tarafından değişkiye uğratılmış olarak insan güç, eylem ve yatkınlıklarının doğal tarihidir.

Copleston: ‘‘İnsan us ve özgürlük için örgütlenmiştir. Dünyaya usu öğrenmek ve özgürlüğü kazanmak için gelmiştir. Böylece Herder insanda gizli olan ve geliştirilmesi gereken birşey olarak insanlıktan (Humanität) söz edebilmektedir. ‘Humanität’ insanın erişebilme yeteneğinde olduğu ideal anlamına gelebilir; ya da bu ideale erişme gizilgücü anlamına gelebilir. İdeal böylece insanda gizli yatar, ve Herder insandan insanlık için örgütlenmiş olarak söz edebilir. Fiziksel bir kendilik olarak hiç kuşkusuz insan daha şimdiden vardır. Ama insanın eksiksizleşmesi için, 'insanlık' için bir gizilgüce iyedir.

Herder tarihin modern Devlete doğru bir ilerleme devimi olarak yorumlanması gerektiği düşüncesine de saldırır. En azından bir modern Devletin gelişiminin us ile pek bir ilgisi olmayan, tersine salt tarihsel etmenlere bağlı olan bir olay olduğunu imler.

Ve Herder'in yetkeci hükümetten duyduğu hoşnutsuzluk yeterince açıktır. İkinci bölümü yayımladığı zaman, en iyi egemen egemenleri gereksiz yapmaya en büyük katkıda bulunan egemendir, ve hükümetler hastalarını sürekli olarak onlara gereksinim içinde olacakları bir yolda sağaltan kötü doktorlar gibidir biçimindeki bildirimleri dışarda bırakmak zorunda kalmıştı. Ama söyledikleri yeterince açıktı. Onun görüşünde, ‘bir efendiye gereksinen insan bir hayvandır; bir insan olur olmaz artık bir efendiye gereksinim duymaz.’ Aydınlanmış despotizm ideali Herder için geçersizdir.’’

Kant insanın bir efendi olmaksızın toplumda yaşamasının olanaksız olduğunu ve buna göre ussal bir devletin bir efendisinin olması gerektiğini düşünüyordu. Herder bu görüşte değildi:

‘‘Tüm bunlarda Herder belli bir düzeyde Kant üzerine dolaylı bir saldırıda bulundu. Kant Düşünceler'in ilk bölümü üzerine düşmanca bir eleştiri yayımlamıştı; ve ikinci bölümde Herder, doğrudan olmasa da, Kant'ın Kozmopolitan Bakış Açısından Genel Bir Tarih Düşüncesi'ne (Idee zu einer allgemeinen Geschichte in weltbürgerlicher Absicht, 1748) saldırma fırsatından yararlandı. Kant ussal Devletin gelişimine katkıda bulunmuyor görülebildikleri sürece toplumsal örgütlenişin tüm evrelerini gözardı etme eğilimindeydi. Ve ussal bir Devletin bir 'efendisi' olmalıdır; çünkü insan öylesine eksiklikle yüklüdür ki bir efendi olmaksızın toplumda yaşaması olanaksızdır. Kant bu noktada pekala haklı olmuş olabilir; ama Herder insanın doğal iyilik ve eksiksizleşebilirliğine inanmayı yeğliyordu. Her ne olursa olsun, tarihi çağdaş Devlete doğru bir ilerleme olarak alan ve tüm başka toplumsal örgütleniş biçimlerinin onun ışığında yargılanmalarını gerekli gören bir yaklaşımdan bir yarar gelebileceğini kesinlikle yadsıyordu.

Her kültürün kendi ağırlık özeği vardır, ve bu ağırlık özeği kültürün dirimli ve etkin güçlerinin bir dengesine ne denli derinden işlemişse, kültür o denli sağlam ve kalıcıdır. Öyleyse diyebiliriz ki, bir kültürün doruğuna onun etkin güçleri en dengeli durumlarında oldukları zaman ulaşılır. Ama bu doruk hiç kuşkusuz bir noktadır; eş deyişle, ağırlık özeği kaçınılmaz olarak devinir, ve denge bozulur. Etkin güçler öyle bir yolda yerleştirilebilirler ki denge geçici olarak yeniden kurulabilir; ama sonsuza dek süremez. Çöküş kaçınılmaz olarak er geç gelecektir.

Herder'in etnik kümeleri, ulusları ve kültürleri vurgulaması ölçüsünde, ve Hıristiyan kültürün doğuşunda Germanik halklar tarafından oynanan rolü vurgulaması ölçüsünde, kimi kafasızlar, örneğin Naziler, onu bir ulusalcı olarak, ve giderek bir ırk-kuramının savunucusu olarak göstermeye çalıştılar. Ama bu yorum işin gerçeğinden bütünüyle uzaktır. Herder hiçbir yerde Almanların başka ulusları yönetmeleri gerektiğini söylemez. Aslında örneğin Tetonik şovalyelerin Almanya'nın doğu komşularına karşı davranışlarını kınar; ve yazılarında sık sık militarizme ve imparatorlukçuluğa saldırır. İdeali ulusal kültürlerin uyumlu bir serpilişlerinden yanaydı. Nasıl ki bireyler özgür ve gene de toplumda birleşmişlerse — ya da bu bir gereklilik ise —, değişik uluslar da bir aile oluşturmalı ve her biri 'insanlığın' gelişiminde kendi payına düşen katkıyı ortaya koymalıdır. Irk-kuramına gelince, Herder etnik kümeleşmelerin Devletler için en doğal temeli oluşturduklarına inanıyordu. Ve onun görüşünde Roma'nın kararsızlığına katkıda bulunan etmenlerden biri de tam anlamıyla başka halkların fetihlerinin onun etnik birliğini yokediş yoluydu. Ama bu düşüncenin, ister geçerli olsun isterse olmasın, ırk-kuramı ile hiçbir ilgisi yoktur, eğer kuram bir ırkın özünlü olarak başka ırklara üstün olduğu ve onları yönetme hakkını taşıdığı anlamında alınıyorsa.

Eğer insanlık idealine ilerleyici yaklaşım olanaklıysa, kaçınılmaz olarak yer alacaktır. Gerçekten de, tüm yokedici güçlerin en sonunda saklayıcı güçlere boyun eğmeleri ve bütünün gelişimi için işlemeleri gerektiğini söyler.

Herder doğallıkla insanın en yüksek gizilliklerinin süreçte karşılaşılan tüm tersliklere karşın en sonunda edimselleşeceği vargısına eğilimli idi.’’

 
Aziz Yardımlı / İdea Yayınevi 2014